15 Ocak 2014 Çarşamba

KONUK YAZARLAR ::: Abdülkadir GÜLER & Osman BAŞ

KONUK YAZAR:
SULTAN ŞAİRE GÜZİDE TARANOĞLU’NUN ARDINDAN
                                                                      Abdülkadir GÜLER
            Kadın şair ve yazarlarımızdan  Güzide Gülpınar Taranoğlu’da ayrıldı aramızdan. Tarih 30 Aralık 2013. 02 Ocak 2014 Perşembe günü  Ankara / Koca Camii’nde kılınan öğle namazının ardından dualarla Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Öyle inanıyorum ki Nisan 2005 yılında  kaybettiği eşi Dr. Bilal Taranoğlu’nun yanında  Aşık Veysel’in“ benim sadık  yarim  kara topraktır “ dediği gerçek dostu kara toprağa kavuştu. Zaten Onun bir başka adı da “Toprak Ana” idi…Güzide Taranoğlu , uzun yıllar Ankara’da kendi kıt imkanlarıyla  Gülpınar dergisini  yaklaşık 30  yıl yaşattı. Gülpınar Dergisinin ilk sayısı Mayıs 1976 yılında  yayın hayatına merhaba demişti..  Değerli eşi Dr. Bilal Taranoğlu’’nun vefatından bir özel sayı çıkardıktan sonra Gülpınar’ı kapatmak zorunda kaldı. ( S: 349  Mayıs 2005-Ankara )
            Gülpınar Dergisi hakkında bir inceleme ve araştırma yapan Dr. Salih Okumuş, Mehmet Nuri Parmaksız  ve Sabit Bayram Gülpınar’ın   çıkışından Mayıs 1976 ve yine  Mayıs 2005, S: 349 kadar devam eden  bütün sayılar hakkında geniş   bir yelpazede şairlerin, yazarların ürünlerini( şiir, öykü, deneme, tarih, çeşitli edebi yazılar ) dergide yer alan yazılarını bilimsel, tematik olarak kalıcı bir kitapta yer vermişlerdir. Bu kitabın ( Zinde Yayınevi İstanbul- 2012)  hazırlaması sırdasında Güzide Taranoğlu ile  yaptıkları bir konuşmada , Güzide Gülpınar  Taranoğlu aynen şunları ifade ediyor:  “ Ben dergi ile ilgili  hesap işlerini bilmiyordum. O  işlere Bilalciğim  ilgilenmişti. Bu konuda çocuklarıma ve başkalarına da yük olmamak için dergiyi kapattım. Tabi her şeyin bir sonu vardır ve perdeyi kapattım. Bilal’siz hiç bir şeyi düşünemiyorum.  Bilal’lin yokluğu inanın beni perişan etti.( Haziran 2011 –Ankara- 1  )
            Güzide Taranoğlu  Dr. Bilal Taranoğlu’nun yardımlarıyla  Gülpınar’ı çıkarıyordu. Zaman zaman  Ankara ‘da ki evlerinde  Ankaralı şairlerle şiir akşamlarını düzenliyordu. Bu toplantılar yemekli yapılıyordu ve tüm masraflar  Bilal baba tarafından   karşılanıyordu. Güzide  Hanımda  Dr. Bilal Bey’e çok sadık ve o denli  aşıktı.  Şiirleninin çoğunu  onun için kaleme almıştır. İşte “ Bir Dalda Bin Çiçek “ şiirler  (28 Ocak 1997 ) adını taşıyan  ( 768 sayfa )  bu kitabında  “SENİNLE YAŞIYORUM”  adını taşıyan şiirinde:
            Gönlümün  gençliğini, gözlerimin ferini
Senden aldığımaşkın  gücüyle taşıyorum
Ömrümün mutlulukla geçen şen günlerini
Ancak senin yanında , seninle yaşıyorum
  
Benden  ayrılmış olsan  bir  gün bile inan ki
Yıkılıyor başıma bu koca dünya sanki
N’olur bir kere daha  şu gerçeği anla ki
Senden uzaklaşınca, sana yaklaşıyorum.( 2 )
Güzide  Tatanoğlu , Toprak Ana, Dr. Bilal Bey’i çok çok seviyordu. Onun ölümünden sonra hergün biraz daha eridi  ve hastalandı. Ancak sekiz yıl dayanabildi… Eşinin vefatından sonra üç dört kitap daha çıkardı ve bunların tüm şiilerinin ana  teması  Dr. Bilal Taranoğlu için yazmıştı…Onun için kaleme aldığı tüm şiirlerinde bir ağlayış, bir sayıklama  ve bir hüzün vardı…Dünyalar tümüyle onun için karanlıktı.. Bezgin ve yorgundu…Hatta yalnızdı.. Bunca varlığa rağmen…Hayatta iken Gülpınar Dergisinin  yayımlandığı günlerde  birçok  manevi evladı vardı,yakın dostları vardı… Son zamanlarda aramayanlardan  şikayetçi, bazı serzenişleri vardı...
            Yarım asırlık değerli eşi Dr. Bilal Bey onun gözlerinin  aydınlık feri ve sıcacık yüreğinin yegane aşkı idi. “Seninle Yaşıyorum”  adını taşıyan şiirinde belirttiği gibi “ ancak senin yanında, seninle yaşıyorum” diyordu. Ve Dr. Bilal Bey ondan uzaklaşınca o da kara toprağa yakalaştı ve kara toprak onu da  bağrına basıverdi… Güzide Taranoğlu  bir çoğumuzun  manevi annesi idi.. Mustafa Ceylan, Muhsin Durucan, Mehmet Cem Yiğit, Unal Şönret Dirlik  ve bendeniz  Abdükadir Güler’in  manevi anneleriydi…Benin onunla ilgili anne  evlat olarak  uzun bir geçmişimiz vardır. Ta 1962’lerden bu yana…Ben onu bir annem olarak bildim ve öylece devam ediyordu. Halen arşivimde birçok  mektupları ve fotoğrafları vardır. Vefatında  cenaze töreninde bulunmayı   çok istiyordum ne yazı ki bu bana kısmet olmadı..Bu ezikliği yaşıyorum. Vefatından  bir iki ay önce telefonda konuşmamız oldu. “ Hakkınızı bana helal ediniz “ diyordu. Benden sağlam bir  adres istediler  şiir kitaplarını gönderecekti. En son bana gönderdiği  “ Duygu Harmanı ( 2009 ) adlı şiir kitabı idi…20 kitap göndermilerdi,  parasız olarak şair arkadaşlarıma   onun adına armağan ettim. Zaten kitaplarını  hiç para ile satmıyordu…Paraya düşkün  bir kadın değildi…
            Güzide Taranoğlu’nun 200 ‘e yakın şiiri tanınmış Türk bestekarları tarafından bestelenmiştir. O daha küçük yaşlarda iken  şiirler yazarak ünlü şairlerle tanışma ve görüşme fırsatını bulmuştur. Örnek olarak  Ziya Osman Saba, Canit Sıtkı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yaşar Nabi ve Yahya Kemal  Beyatlı ile tanışmış ve onların takdirini  daha küçük yaşlarda iken kazanmıştı.. Araştırmacı yazar Abdullah Satoğlu   “Edebiyat Dünyamızdan Hoş Sedamlar “ ( I ) adını taşıyan kitabında şunları  bizimle paylaşıyor. “  Güzide Taranoğlu, ta ilkokul sıralarından  itibaren yazmaya başladığı şiirlerini yayınlamaya cesaretini tanınmış şairlerimizden merhum Ziya Osman Saba,’nın ilgi ve teşviklerinden almıştır. Ziya Osman Saba, Güzide Taranoğlu’nun  şiir yazdığını öğrenince, onunla yakından ilgilenmiş ve özel şiir defterine yazdığı: Bu duygular  inhisar altına  alınamaz.  Muhakkak yayınlanmak lazımdır.   Çok güzel şiirleriniz var. Bu arada şair  Ziya Osman Saba’nın Cahit Sıtkı, Yaşar Nabi ve diğer yakın arkadaşlarıyla tanıştırmıştır.Güzide Taranoğlu’nun basın hayatına  atılması ise  Feyzi Boztepe tarafından Ankara’da yayımlanan “ Medeniyet”  gazetesinin 1954  yılında Samsun muhabirliğini almasıyla başlar.
            Kanımda  kıvılcım, canımda ateş
            Dünyama  sinen ışık verir  gibisin
            O asil  varlığın  meleklere  eş
            Cennetten süzülüp gelir gibisin
            Mısralarının muhatabı olan ve birdönem Ordu Milletvekili olyarak Parlamentoya giren  eşi Dr. Bilal Taranoğlu’nun ,1961 lyılında Sağlık bakanlığı Teftiş kuruluna tayınedilmesi ve Ankara’ya yerleşmesiyle basın  ilişkisi  dahada artmıştır. Şiir ve edebiyatla ilgili yazıları Çaba, Ankara Sanat, Sesimiz, Ajans Türk, Filiz , Eflatun, Kadın, Bahçe, Hisar, ve Yeni Adam gibi seçkin sanat dergilerinde ve sanat sayfasını çıkaran gazetelerde çıkmıştırd.1968 yılında İstanbul’da Divan Otkeli’nde bir toplantıda ünlü şair  Faruk Nafiz Çamlıbel ile tanışmıştır. Kitaplarını ona  takdim etmiştir. Ve Faruk Nafiz Çamlıbel  kendisine “Sultan Şaire” adını vermiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel duygularını  şu şekilde ifade  etmişlerdir: “ Şiirlerinizde  çok güzel  ve üstün duygular var. Serbest de yazdığınızı gördüm. Ama Sultanım heceyi bırnakmayın.Çünkü hem hece’de daha başarılısınız. Hem şiir dili, şiire daha güzel ahenk veren  hece’dir.  ( 2 )  
            Evet Toprak Ana Güzide Taranoğlu için  ne söylenye ve  ne yazılsa yeridir. Şiirlerinin ve Türk edebiyatına  olan katkıları yanı sırası  el emeği  ve göz nuru dökerek bir de etamin üzerine  İstiklal Marşı ve Atartük’e   ait birçok sözleri    iplikle kaneviçe üzerine özenle  yazıp  1972’lerde bir sergi  bile açmış ve bunun tüm gelirini THK ‘na armağan etmişti…Bu alanda emek veren idealist bir Türk kadınıdır.  Samimi  bir  Cumhuriyet ve Atatürk  hayranıdır.28 Ocak 1922 Üsküplü bir babanın kızıdır. Babası asil bir aileden gelen Üsküp’ün Hacı kamberoğulları  ailesinden Tahir Efendi’nin oğlu Rifat Bey’ in kızıdır….
            Her yönüyle örnek bir Türk kadını olan  Güzide Gülpınar Taranoğlu ,sosyal ,toplumsal ve kültürel alanda hizmetleri yadsınamaz.   Onu 92 yaşında iken aramızdan ayrıldı. 28 Ocak doğum gününe kavuşmadan elveda etti…Başta  Sayın  Taranoğylu ailesine    ve sevenlerine, yakınlarına,  dotstlarına ve    sanat dünyasına   başsağlığı diliyorum. Bir manevi annem olarak tanıdığım Güzide Gülpınar Taranoğlu’na  Allah’tan  gani gani  rahmetler diliyor, mekanı cennet olsun diyorum. Işıklar altında uyusun diyiyorum.
            Ne desek  boş,"baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş"....
            KAYNAKLAR:
            1-Bir Dalda Bin Çiçek ‘ şiirler ) Güzide Taranoğlu 28 Ocak 1997- Ankara
2-Edebiyatımızdan Hoş Sedalar ,Abdullah Satoğlu, Akçağ Yayınları Ankara 2004
3-Gülpınar Dergisi ( İnceleme –Araştırma –Dr. Salih Okumuş, M.Nuri Parmaksız, Sabit Bayrüam, Zinde Yayınevi İstanbul 2012   
 *** 
KONUK YAZAR:
SABAH KAHVALTISI…
Osman BAŞ
Oğlum, sabah mahmurluğunda, uykuya teslimiyetin azizliğinde ellerini gözlerine sürmekle meşgulken bir yandan da isteklerini sıralıyor.
            “Baba, ekmek kızartması istiyorum.”
            Hımm.
            Anlaştık evlat.
            Hayatımızın bu güne kadar olan kısmında ne kadar doğalsak bundan sonrakinde de öyle yaşayacağız.
            Rabb’ime söz vermişim.
            Can olmanın ötesinde kontrolsüz bir noktamız olmayacak.
            Gönül dostluğunun her damlasını ve saniyesini sonuna kadar yaşatacak yüreğe sahibim çok şükür.
            Gönül dünyamın derinlikleri beni daima yönlendirecek.
            Yaklaşık bir yıldır acıyı, matemi ölümüne tadmış bir yüreğin bir adım ötesinde duran vuslatında dünya cenneti olması duaların süzgecinden geçmektedir.
            Sabırların kayıp hanesinden, bilgi, birikim ve yarınları aydınlatacak farklı güzelliklere
yol alışın başlangıç noktası olacağını düşünüyorum.
            Sınırsız özgürlüklere daima kem vurmuşum.
            Aralıklarla hücrelerimde gezintiye çıkan sessiz bir akıntının... Sevda çeşmesinde suların serinliğinde bir tas ayran ikramı şerbet olsun... Tat alsın güneşsiz günümde…
            Hüznüm vaktin sultanı olsun…
        Gözyaşları ki nehirlere karışmasın... Kontrolden çıkmasın. Susuz bırakmasın gözlerimi...
            Biraz daha sabır oğlum.
            Görüyorsun tavayı yağla besleyip yanmaya bırakmışım. Yumurtayı kırıp iyice çırpmışım. Bayat ekmek dilimleri de kızarmaya hazır beklemekte.
        Sen şimdi sabah temizliği ve uykuyu dağıtmakla meşgul olmalısın.
        Bu bir aşktır oğul. Tarifinde zorlanılan bir sevdadır.
        Mevla’ya kadar uzanan, görünen ve de görünmeyen ama yaşanan bir aşktır.
Güneş gece ve gündüzümüzden hiç eksik olmasın...
        Biliyorum sen artık "OLDUN" Can...
            Biliyorum ki aşk uzanabildiği yere kendi gidecektir.
        Giderde insan zaman zaman kendi burukluğunda paniğe kapılır.
        Yüreğinin olgunluğu... Yönlendiriyorken, sefere çıkanlar hanesine oturanlar yazılır mı?
        Biliyor ki son nefese kadar gönül mücadelesi devam etmektedir.
        Sevgi pınarına yönleniş bir kalbin ritmini anlayan bilir ki ses aşkıyla güneş gülümsesin...
        Ateşte yanmış tavanın kafası karışmışken ekmekleri kızarmaya bırakmalıyım.
        Artık oluş vaktidir. Yanması gerekli ne varsa yanmalıdır.
        Hayalin sessizce aklı teslim aldığı dakikalar da mutluluk otururken yüreğe...
        Üzer mi... huzur mu verir... Kelimeleri çözmenin mutluluğu bir deryaya mı uzanır.  Geceyi mi mühürler.
        Artık, gönül dünyasının zirvesinde olan dostun yoluna gül sunmak gerek. Yüreğinde kor var...
            O kor seni olman gereken makama ve mekâna ulaştıracak dost…
        Şimdi yüze süzülmüş bir damla gönül teri ben olayım yârin yüzünde...
        Şimdi yanayım... Yanış ki çok yaman olsun... Dumansız yanışın koru gül olsun.
        Evet, oğlum, soframız hazır.
        Ekmekleri ve kendimizi yakmadan kızartma işini tamamladık artık…
        Bir civciv tazeliğinde sevimli ne varsa…
        Sofraya yakışan ne varsa davet edelim.
        Sabırsızlanma civcivim.
        Bak her şey tamam…
        Çayları dolduruyorum…
        Sahi sabah soframızda kim mi var…
        Ben, oğlum ve Can...
        O sevgi dağlar ardından ulaşmıştır sofraya…

YAŞAMAK…
TARHANA ÇORBASINA SOĞAN OLMAKSA…

Yaşamak; dünün derinliğinde yaşanmışların alınlarda bıraktığı izlerle yarınlara akmaktır.
Yaşamak; önde, arkada, sağda ve solda ayağınıza çelme takmak için atacağınız adımı bekleyen, hayatının yüzdeler üstesinde kişiliğini bir türlü kazanamamış, alt kümenin geri dörtlü elemanlarına aldırmadan, muhatap olmadan yarınlara akmak.
Yaşamak; kısa insan ömründe yaşanması gereken en yüksek dozda depremi tüm hücreleriyle tadına bakıp, yıkılmış, viran olmuş dam girdabında selamı sabahı kesenlerin, bir bardak su, bir tas ayran ikramını unutup kendi sessizliğinde hayatına yön vermenin mücadelesinde ayakta kalmaktır.
Dimdik olmak, sağlıklı karar vermek ve yaşanan ne varsa en az hasarla atlatmanın aylar süren mücadelesi sonrasında yarınlara ulaşmaktır.
Yaşamak; kendi dünyasında üçüncü dünya savaşını yaşamaktır. Elde var sıfırla yarınlara akmak.
Yaşamak; yaşananın üçte ikisinin tamam, geriye kalanın üçte bir ya var, ya yok olduğunu bilmek, bildiği ne varsa bir mübarek gün ve gecenin feyz ve bereketiyle aldığı ve okuduğu dua aşkıyla her gün damla damla çoğalan ve büyüyen bir sevginin ilmek ilmek hücrelere vurduğu desenlerle yarınlara doğru yol gitmektir.
Yaşamak; ölümü hiç unutmamaktır.
Yaşamak: sevgiyi hiç yok etmemektir.
Yaşamak; Gülde öz, gül şende öz, korda öz, canda öz, cananda öz, serde öz, serhatta öz velhasıl öz oğlu öz… Sözsüz, sazsız, usul usul, sıcak sıcak, aranmadan, aratmadan, acımadan, acıtmadan bir gül bahçesine girercesine, bin atlı akınlardaki çocukların asra merhaba deyişlerinde, avuçlara uzanışıyla bir kundak beyazlığında bir yaş sonrasına gülümseyiştir.
Yaşamak; kültür seviyesi tartışılır ya da boş ver denecek noktada bir yığın nefes alıp veren nefislerin kem gözlerine aldırmadan, dedikodusuna takılmadan, “yeter artık deyip” isyan etmeden şükür secdesinin basamaklarında bütün imtihanları tamamlayıp gül aşkıyla yanışın dumanları arasında rahatlayıp, bir umre alevinin ortasında daldaki hurmayla tanış olmak ve lezzetine bakmaktır.
Yaşamak; haddini aşmamak, aşanlarla Eyüp sabrıyla muhatap olmamaktır.
Yaşamak; zor elbet, zoru başarmakta zordur bilinciyle Zora talip olmaktır.
Yaşamak; problemle dost olmak,  üretenlerin çizim ve desenlerinin karesini, metreküpünü ve dahi çevresini çapını çok iyi bilmek, tanımak ve bir denklem çözülüşünü kabullenmektir.
            Yaşamak; hiç şüphesiz sadece nefes alıp vermekten ve sıradan canlı varlıkların gösterdikleri davranışlarda bulunmaktan ibaret değildir.
            Yaşamak; her saniye, her saat, her gün, her ay, her yıl yarışmak belki de. Etrafında ne kadar haşarat, kem göz, seviyesiz, kültürsüz, tilki varsa uzaklaşmak için aniden hareketlenmek, hızı artırmak, teleferik üşümüşlüğünde, ocak başı korunun ısınışıyla mevsimle barışık olmaktır.
            Yaşamak; dalgalarla sörf yapmak,  deniz olmayan şehirde Kelkit kadar yüzmektir. Kelkit kadar temiz olmak, dürüst olmak, Kelkit kadar Anadolu olmuşluğun rahatlığıyla akmaktır.
            Yaşamak; bir akşam serinliğinde gül böreği sarılışındaki hassasiyetin, bir yudum çayla bütünleşmesine hamurun şekerle muhabbetine can oluş, yar oluş, uyku öncesi sevgi toplayıştır.
            Yaşamak; benim için, hayırlı işlerde yarışmaktır.
            Yaşamak; sahip olunan inanç, duygu ve düşünceleri millileştirmektir.
            Yaşamak; başarıya ulaşan bütün yolları bilmektir. Yol yürürken güneşe posta koymak,  çiçek toplamak bozkırda, tepe tepe ayaz almak,  yamaçlarda rüzgâra boyun eğmemek, bir dağ köylüsünün akşam sofrasında tarhana çorbasına soğan olmaktır,
            Yaşamak; Karabağ’ın Şuşa şehrinin Cıdır düzünde Har-ı Bülbül olmak.
            Yaşamak; Soy kırım iddialarına karşı Hocalı’yı yüzlerine patlatmaktır.
            Yaşamak;  düşünmek.
            Yaşamak; ölüme hazırlanmaktır.
            Yaşamak; ölümü hiç unutmamaktır.
            Yaşamak; bozkırın yalnız adamı olmaktır.
Yaşamak; kimseye diyet borcu olmamaktır.
            Yaşamak; yaşadığının farkında olmak, zinde olmak, yeniden şiir yazmaktır.  Denemelere akmaktır.  Doludizgin.


KONUK YAZAR:
YÜREĞİMDEKİ ÇİÇEKLER…
Osman BAŞ
Yenilenmek, yeni şeyler öğrenmek, mevcut olan birikimlerimizi beslemek ya da planlı ve programlı olarak öğretime başlamak insan hayatının olmazsa olmazlarındandır.
Açılışların nerede, kiminle veya ne için olduğunun önemi yoktur. Önem söylemlerin iyi niyet ve slogan içerikli olması ve pembe tabloların çocuklarca desteklenerek tatlı gülümseyişidir. Gelişim, değişim ve standartların yükselmesi için gerekli ne varsa dalga dalga her yaşta insanımıza ulaşması için törenler düzenlenir.
Hoş gelişlerin bahçe ve sınıfı süsleyişiyle teknolojiye uzanan bir tuş dokunuşu mesafesinde çocuklar büyüdükçe sıraların küçüldüğü fark edilmez. Ülkenin gelişmişliği ile aynı paralelde yürümesi planlanan kültür seviyesi bir türlü istenilen çizgide birlikte yürümesi sağlanamaz. Yapılan bütün anketlerde okuma alışkanlığımız ve kültür alanındaki çıtamız hiçbir dönemde dünyayı yöneten ülkelerin seviyesine ulaşmamıştır.
İlköğretim haftasının dışında birçok gün ve hafta kutlarız. Kütüphane haftası bunlardan biridir. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık okuma ortalamaları, kişi başına değerlendirildiğinde tablo acıdır. Bilinenlerin, bilme mecburiyeti olanlarca bilinmesi şarttır. Eksiklikler, yanlışlar varsa ihmaller giderilebilir. Ama bilerek, isteyerek ve dahi kasıt varsa gereği derhal yapılmalıdır. Eğitimde asla boşluk olmamalıdır. Yapılan hazırlıklarda büyük devlet ciddiyeti ve insanımıza hizmet aşkı kültürü ön planda olmalıdır. Olumlu ve olumsuzluklar sorumlu olanlarla katkı sağlaması gerekenlerin omuzlarında taşındığında başarı kendiliğinde gelecektir.
Zil istediği zaman, istediğince çalsın bakalım. Sorunsuz bir eğitim nasip olur duasıyla yeni bir ders yılı vaktinin başlangıcında yarınları avuçlarıma alıp, ders kitaplarına salıyorum mevsimin yükünü. Şehir merkezine en uzak köyden en merkezi dersliğe kadar başarı dileklerimi ülkemin huzuru ve mutluluğu öneminde bütünleştiriyorum. Sosyal devlet şuuru ile öğrencilerin gülümseyişine neden olan tüm katkıları da destekliyorum.
İlköğretim çağındaki 7-14 yaş gurubundaki yavrularımızın beslenmesi ile zekâ gelişimlerini uzmanların göz önünde tuttuklarını ve yaptıkları çalışmalarda gerek mevzuat gereği gerekse sağlık alanındaki mecburiyetleri biliyor ve uyguluyorlar diye düşünüyorum.
Gıdaların kontrolü, TSE damgası, gramajı, çalışanların hijyeni, kullanım süreleri ve bir çok olmazsa olmazların olduğu bir sisteminin tartışmasız, düzenli, eksiksiz çalıştığını düşüyorum. Hedefler, misyon ve vizyondan oluşan üçlü takım yönetimin masasında, panosunda ya da kurumun giriş duvarında olma mecburiyeti yoktur.
            Mevcut sistem ve başarının kendini görücüye çıkarıp sloganlaştırmasına ihtiyacın ötesi görünen ne varsa okunmakta ve elle tutulmaktadır. Sistem, temelin neresinde duruyorsa dursun, en çok konuşulan, en çok tenkit ve iftiraya maruz kalan temel taşların başındadır.
Kurum kültürü çok önemlidir. Buradan kuralların artılarla donanımlı sistemleşmesi sağlıklı iletişimi düzenler. Sistemin neresinde isen inandığın kadarsın. Kurumda yer kavgasına asla gerek yoktur. Herkes yerini ve haddini bilecektir. Sistemin temeli müdür ise, eğitim temeli öğretmendir. El öpülesi noktayı yakalamış, yaptığı işi isteyerek ve başarı destekli yürüten öğretmenlerimiz…
Proje üreten, dünyayla yarışan, kendine sahip, güvenen ve sağlıklı yarınlara akan, yol giderken noktalar arasında varsa yabani otları, taşları, çamurları karıştırmadan hedefe kilitli bir sistemle 2023 neslinin bugünden tam teçhizatlı yola çıkması gerek. Kendi içimizde huzurlu mutlu ve geleceğe büyük bakan, güçü gören güzel günlere merhaba demeye hazırlanan asımın nesline merhaba diyorum.
Başlamak ne kadar güzelse, sona ulaşmak da o kadar mutlu olmaktır. Hayati konularda ve köklü değişimlerde son yoktur. Son millî değerlerimizden kopmadan daima değişim, gelişim ve üretimdir. Heyecanlar daima teni titretir, titreşimler vücudu canlı tutar, umut bir başka baharda değil hemen önünüzdeki birkaç gün, hafta hatta ay sonrasındadır.
Onarılan ve kırılan ne varsa hayatın bir parçası olmakla beraber yaşanılan ne ise asla unutulmazdır. Adına hasret de, adına aşk de ne bileyim işte ne deniyorsa onu demek daha doğruysa okula vurgun bir deli yüreğin sabah tazeliğinde servis bekleyişindeki, kahvaltı edişteki tadını, korna sonrasındaki el sallayışın, ön koltukta tatlı bir gülümseyişle süsleyişindeki ayrılık, kendi sessizliğinde yarınların derinliğinde bulduğu yolda ilerliyorken, nefesleri tutmak gerek. Sabrı zorlamak, bilinen ve bilinmeyen ılık bir rüzgârın seyrine dalış yapmanın teslimiyetini yaşamak gerek.
Bu şehirde de servisler sabah seferine vaktinde çıkıyor. Kapananlar ve açılan sayfalar… Yeniler ve yenilenenlerin eskiye dalmadan bulutlara sefere çıkışın beklentilerinde yağmura, kara ve dahi ayaza teslime hazır oluşun bir tutam merhaba makamında yeni bir eğitim öğretim yılına hazırlıksız geçen zamana küsmüş duygular kendi içinde sessizce çareler üretmeye çalışıyor.
Dürüst ve doğru olmak, iyi insan olmak, mensubu olduğunuz tartışmasız değerlerin hadimi olmak. Sorumlulukların büyümüşlüğünde huzur ve mutluluğa teslim olmak.
Mevsimlik çiçekler bulundukları günün ve dahi saatlerin kıymetini bilmeli denmiştir. Geriye dönmenin zamanı teslim almanın, mekâna sarılmanın, ateş olmanın bir adım ötesi yoktur. Hayatının üçte ikisini tamamlandığına inanmış bir nefes için öteler teslimiyettir. Ebedi âlemdir.
Bilinir ki her ömrünü tamamlayan mevsimin yerine devamı başlamakta ve bu döngü ebediyen devam edecektir. Üşüyen her şey ısınacak, donan her şey çözülecek, boşalan her şey dolacaktır.

Vakti geldiğinde kuruyacağını bilsek de balkonda yetiştirdiğimiz çiçekle muhabbetin tadı hiç unutulmayacaklar arasında nefes aldığımız sürece bizimle olacaktır. Aileye katılan ne varsa çiçektir. Evde farklı güzelliktir. Yeri doldurulamayan bir tattır, lezzettir.
Siz bahçenizi ne kadar kurutmamaya çalışırsanız çalışın, sulayın, gübreleyin güzelleştirin faydası yoktur. Vakit olduğunda bahçe kabuk değiştirecektir. İnsanın kendinden uzaklaşması gerektiğini savunan eğitim uzmanları, karşıya geçip kendisine bakmasını tavsiye etmişlerdir.
Öğretmen yürekli olgunluklar, oldum olası beni yormaktadır. Başrol oynadığım ne kadar senaryo varsa okuyucuya veya izleyiciye ulaşamadan ortadan kaybolmaktadır.  Aslında daima uslu çocuk, terbiyeli öğrenci, başarılı delikanlı, üstün düzeyde öğretmen, tartışmasız ve başarılı idareci olmak, taptaze tutmakta ve saatlerime yön vermektedir.
Sevgi denen bir kınalı kuzu ufuk ötesinde ders çalışıyor biliyorum. O büyüdükçe ben küçüleceğim. O başardıkça ben huzura akacağım. Bir şey yüreğime oturuyor. Buruyor, buruyor, buruyor... Burdukça ağrılar damarlarımda kan misali dolaşmaya başlıyor. Devamını hatırlamıyorum. Hayatımın her saatini ve gününü yazmaya karar vermenin zorluğunu kabullenmem gerek.
Eylül çok önemli tabi. Eylüller kâh öldürdü kâh çok mutlu etti. Ama bilinmesinde fayda var ki eylül ölümü hayatımın bütün olumsuzluklarının temeli oldu. Bir türlü yakamı bırakmadı. Ne yaptımsa kendimi toplayamadım.
Şimdi çocuklar sınıflarda, ben sınıflardayım. Başarı sır değil biliyorum. Yarınlarımız bu sıralarda başarılı öğretmenlerin el emeği, göz nuru olarak hazırlanıyor.
İnsan kendi çukurlarını göremez çoğu kez. Gören dostları olmalı, hatırlatmalı, görmesine ve dolgusuna yardımcı olmalıdır. Dost dostun aynası olmalıdır denmiştir. Dünya hayatında şahıs, toplum ve milletler arsında daima rekabet var olmuştur.
Bilgi ve teknoloji ile barışık olan ve üretenler ayakta kalabilmiş, birinci sınıf dünya devletinin mensubiyeti olarak güzel yaşamış, yaşamaya da devam etmektedirler. Ne zaman sıkıntıya düşseler, krize girseler yer altı ve yer üstü zenginleri çok olan garip bir devleti işgal eder ya da liderini değiştirerek hayatlarına devam ederler.
Haram ve helal karışımında kimsenin hesap soramadığı bu eylemler asırlardır devam ede gelmiş bugünde sürmektedir. Öyleyse akıllı olmak gerek. Öyleyse iyi ve kaliteli eğitim gerek. Yarınlarımızın her türlü bilgi donanımlı ve üretim yürekli olmaları gerek.
Mevcut dünya düzenini altüst edecek, doğruyu, adaleti tesis edecek ufuklar gerek.     Akşamın serinliğinde bilgisayarımın tuşlarıyla dans eden ellerimin beynimle olan uyumu ısıtıyor beni. Bu ısınmışlık üşüyen mevsime aldırmadan yazmaya devam ediyor.
Dualarımın sıklaştığına şahit oluyorum son günlerde. Seccademin alnımdan öpüşünü kendi isteğimle uzatıyorum. Zamanımı okuyamaya teslim ediyorum. Bilginin güç olduğunu biliyor, çalışmanın tartışmasız insanımızın hayat felsefesi olması gerektiğini savunuyorum.
Işığın etrafındaki mevcut yıldızların aydınlığa yaptıkları katkıları ay ile birleştiğinde leylaklar dost sohbetini şafağa dek sürdürürlermiş. Şafak yaklaştıkça üzülür, dost yokluğunda geçecek bir günün hasretine dayanamam diye güneşe sitem eder, bulutları göreve çağırırlarmış.
Gelen nur olsun, ellerin semaya uzandığı anlarda kabul olmuş duaların hasat anı oluversin. Minik kalpler büyüdükçe dualar yeryüzü cennetini oluştursunlar ülkemin yarınlarına. Ötelerde bütünlük olsun. Mevcut iki ordumda bir olsun aydınlık yarınlar için.

Bahçeme dönüyorum artık. Dua vakti yaklaşıyor. Ayrıca mesai yapacağım yarın. Görev dönüşümde çiçekler beni bekliyor. Balkondaki, odamdaki ve dahi yüreğimdeki çiçekleri sulayacağım. Biliyorum yarınlarım meyve verecek bir yiğidin hizmetiyle gurur duyacağım. Bir bardak çay içiminde geceye ısınmışlığım, bir şarkı akıntısında makam sesliliğiyle nurlu sabah için geceye teslim oluyorum. Biliyorum, güç ve kudret insanın yüreğindedir.

7 Ocak 2014 Salı

KONUK YAZARLAR: Mustafa Nevruz SINACI & Melâhat ECEVİT

KONUK YAZAR:
ADALETİN MUTFAĞINDA
BİR FAZİLET ABİDESİ
Mustafa Nevruz SINACI

Şeref AYDOĞAN
            Bu gün siyaset yapmayacak ve siyasetten konuşmayacağız...
Ama dönem itibarıyla, siyasi partilerin ve siyasetin hayat bulduğu; Sevk, idare, idame, kontrol ve koordine edildiği adalet, hukuk ve hakikat mutfağına şöyle bir bakacağız.
Hani, merhum İsmet İnönü’ye bir söylem izafe olunur; “Kafasında kırk tilki dolaşır, lâkin hiçbirinin kuyruğu bile, mümkün değil bir diğerine değmezdi…” Demem o ki, bu hafta hayırlısıyla “merhaba” dediğimiz 2014 yılı itibarıyla Türkiye Cumhuriyetinde irili ufaklı tam 78 siyasi parti mevcut. Bunlardan ez az 60 – 65 tanesi usulen, şeklen, muvazaa (tartışmalı, bir başka partinin yedeği, müstakbel ikamesi, stepnesi) cihetiyle ve bilhassa günü gelince (seçim arifelerinde) pazarlık masasına konulmak için vardır. Bir kısmı da, yasal boşluk, ayrıcalık, imtiyaz ve istisnalardan yararlanarak “dokunulmaz tüzel kişilikler üzerinden çıkar sağlamak amaçlıdır. Bazıları da radikal uç ve unsurların at oynattığı, (görünürde ve resmiyette herhangi bir kötü sicili olmayan) De’Facto menfaat örgütlerinin cirit attığı yerlerdir.
Biz, muhtemelen bunların arasında yer alan iyi, namuslu, dürüst, tarafsız, bağımsız, onurlu ve sorumlu; Hukukun üstünlüğüne sahip ve bütün unsurlarıyla saygılı gerçek demokrat kitle partilerini tenzih ederiz. Zira unutulmamalıdır ki “Siyasi Partiler İnsan Hakları, Adalet ahlâkı, Hukuk ve Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.”
İşte bu nedenle ülkemizde 50 yılı mücavir bir süredir adalet yok. Hukuk tartışmalı, “kalkınma-gelişme, ilerleme, özgürlük, güvenlik, bilim, toplumsal mutluluk, şerefli, helâl ve dürüst zenginliğin teminatı demokrasi, külliyen yok hükmündedir.” Kimin sayesinde? Elbette mevcut ve mer-i siyasi parti nam teşekküllerin bir kısmının!.. Şimdi sözün özüne gelelim:
Devlette her sektörün idare, idame, takip, kontrol, kanun ve kurallara göre koordine edildiği bir sorumlu daire vardır. Elbette, bu siyasi partilerin de, takip, kontrol ve koordine edildikleri bir devlet ünitesi var. Kendi özel yasası ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu gereği, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı bünyesinde kurulu “Siyasi Partiler Bürosu”…
Ama yukarıda “mutlak surette namuslu, dürüst, demokrat, adalet ve hukuka hakkıyla vakıf, sahip ve saygılı” olanları istisna ederek tanımlayıp, kısaca durumlarını açıkladığımız; Nevi-i şahsına münhasır Türkiye Cumhuriyeti partilerini hukuki yönden takip, kontrol, idare ve istikrarla (yol kazası, faaliyet arızası, sahtekârlık, yalancılık, idareyi kandırma olmadan ve birbirlerine karşı saygılı, mesafeli konumda) faaliyet göstermelerini sağlamak, gerçekten de dünyanın en zor, en çileli, belâlı, yorucu ve meşakkatli işidir!..
Peki, yozlaşmış bir yapıda bu nasıl mümkün olmakta?.     
Cevap: “adaletin mutfağı”, yani “Siyasi Partiler Bürosu” sayesinde
İfa ve icra ettiği görev, taşıdığı sorumluluk, hayati varlık ve ağırlık bakımından; En az bağlı bulunduğu kurum olan “Yüksek Mahkeme” kadar önemli bir ünite. Yıllar önce basiret, feraset ve beka sahibi nadirden bir “umur-u devlet” eşhasınca keşfedilmiş bir “fazilet abidesi” etrafında ve Atatürk’ün “millet memuru” tarifi muvacehesinde; Fedakâr, vefakâr, hak, hukuk, adalet ve sadakat ilkeleri etrafında halkalanmış, görev şuuru içinde bir grup memur…
İfrat değil, tefrit değil, abartma hiç değil!.. Ben bu daireyi yıllardır bilirim.
Bu görevi özveriyle 30 yıldır yürütmekte olan, sevgili ve değerli Müdürümüz Şeref Aydoğan’ın kurmuş olduğu düzen (sistem) sadece ben değil, her hangi bir siyasi partili olup da, kendisini tanımayan, bilmeyen, takdir etmeyen kimse yoktur. Şeref Aydoğan ve değerli mesai arkadaşları Türk Siyaset hayatının “idame ve idare” makamında çok saygın bir yere sahip olmakla; Burada, izninizle Şeref Aydoğan’ı biraz tanıtmak istiyorum:     
            ŞEREF AYDOĞAN:
1949 Yozgat-Çayıralan, İnönü köyü doğumlu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokul ve Liseyi Ankara’da bitirdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Matematik bölümünü memuriyette tamamladı. Hem çalıştı, hem okudu. Bu arada evlendi, aile geçindirdi. Vatani görevini Yedek Subay olarak Ağrı-Patnos’ta yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır...
            İyi ki varsın Şeref Aydoğan, keşke bütün devlet memurları da senin gibi olsa…               


                                                                             
Konuk Yazar:
Kültür Elçisi İsa Kayacan
                                                                           Melahat ECEVİT
Melâhat ECEVİT
            Prof. Dr. sayın İsa Kayacan’ı, mütevazi, saygın oluşuyla hatırlarım. Her aklıma gelişinde duruşuyla ve hareketleriyle, ağzından çıkanı kulağı işiten kişi olarak takdir ederim.
            İnsan sevgisine önem veren duygulu, düşünceli tavrıyla toplumdaki yeri bir başkadır onun. Bıkmadan, usanmadan yazdığı eserleriyle gelecek kuşaklara bir şeyler bırakma çabası içerisindedir. Alın teri ve göz nuru döktüğü çalışmalarıyla, karşılık beklemeden ölmez eserler yazmaktadır.
            Yazdığı eserler uzun bir çalışmanın sonucu olarak kamu yararına sunulmaktadır. Özverisine, yazarlık ve gazetecilikteki başarısına gıpta etmemek elde değildir.
            Araştırıp yazdığı yayınlanmış eserleriyle sayısız rekor kırarak, kültür elçiliğini başarıyla sürdürmektedir. Gazeteci-Yazar Prof. Dr İsa Kayacan kültür zenginliğimize büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır.
            Kültürel faaliyetleri yerleşim birimleri olarak ele alındığında bazı isimlerin öne çıktığı görülür. Burdur ilinde de faaliyetleriyle İsa Kayacan önde gelenlerdendir.
            Ankara’da olmasına rağmen, Burdur’a olan sevdasını eserlerinde dile getirmektedir. Bunlar şöyle sıralanmaktadır: Burdur’un Saz ve Söz Ustaları 1-2,Burdur Destanı, Şiirlerle Burdur, Burdur’dan Kültür Yağmuru, Burdur Hatırlamaları  vs. gibi eserleriyle Burdur’u tanıtan zengin kültürüne katkıda bulunan Sayın İsa Kayacan daha çok  eserler yazacaktır.

            Kültürümüze, edebiyatımıza örnek gösterilecek yegane kişiliğiyle kendini aşmış, alanında zirveye ulaşmıştır. Mükemmelliğiyle Türk Basınında hakkında çok şeyler yazılmıştır. Hayatını Türk kültür ve edebiyatına adayan Prof. Dr. İsa Kayacan’ın başarılarını kutlar, sağlıklı ve huzurlu bir ömür dilerim efendim.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Nadir Şener HATUNOĞLU, Matematikçi-Bilim Uzmanı & Abdülkadir GÜLER

KONUK YAZAR
TÜRK’E VERMEK
      Nadir Şener HATUNOĞLU
           Matematikçi-Bilim Uzmanı
            Başlıktaki söylemi, tarihsel bir inceleme sırasında öğrendim. Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşını ve kudretini, bu söylemde buldum. Sosyologlar, psikologlar, komutanlar ordusunun işini bir kalemde sunmak, elbet zor.
Benimki, hareket noktasını vurgulamak…
            Türk kavmi, 1071 yılında Malazgirt kapısından Anadolu’ya girdi. Beyliklerde çalkantılar oldu, Osman-oğulları işi toparladı; devletimizi kurdu. Kurulan devleti altı yüz (600) yıl yaşatmak için, kendine ilkeler koymuş. İşte bu ilkelerden biri de “Türk’e Vermek” olgusudur. Bu şu anlama geliyor: Avrupalı soydaşlarımızı, Doğu kapısından akın-akın gelen Türk boylarıyla buluşturup, kaynaştırmak…
            Canı rahmet istedi, analım; Avrupalı soydaşlarımızın simgesi Mehmet AKİF ERSOY, ölümsüz istiklâl marşımızın yazarıdır. Osmanlı döneminden kalma tipik evi, Hacette Üniversitesi yakınındadır. Torunumu her almaya gittiğimde, bahçe kapısının tokmağına saygıyla elimi değdirirdim.
            ‘Erzurum nire, Arnavutluk nire!’ derler ya… İlçemizin doktoru Hasan Baydur da Mehmet Akif Ersoy’un hemşerisi. Büyük oğlu Refik BAYDUR, Tercan (Mama Hatun) doğumludur:1929. İlkokulu ağabeyimle okumuştur. Erzurum lisesinde de akrabalarımla… Lisenin parlak bir öğrencisi olduğunu duyardık. İstanbul-İktisat fakültesini bitirdi. İşverenler Sendikası Genel Başkanı oldu. Yazdığı kitaplar arasında, babasının biyografisi de var. Kardeşi Şefik BAYDUR, sınıf arkadaşımdır. Aileye saygılarımla..
            İlçemizin (Tercan=Mama Hatun) bir köyünde de Boşnak aileler vardı. Saray Bosna’dan, ta Erzurum’a gönderilmişler. Biz onlardan onlar bizden hayatı öğrenmişiz.
            Osmanlı İmparatorluğu’nu, sadece son yılların karmaşasıyla değerlendirmek, doğruya götürmez bizleri. Jakobenizmin rüzgârına kapılan kimileri, karalamayı eleştiri sanıp, açıyor ağzını, yumuyor gözünü…  Denile-bilir ki Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları olmasaydı, devletimiz tümden silinip gidecekti. Krallık, şahlık, padişahlık vb. tek parti yönetimidir. Tek parti her kötülüğü bağrında barındırır. Şu son yirmi yılda yıkılıp giden devletlere bakarsak, demokrasinin önemini daha iyi kavrarız diye düşünüyorum. Şu da söylene-bilir, demokrasiyi amaç değil de kötü emelleri için araç olarak görenler de çıkabilir. Örnek, dünyayı kana bulayan Adolf HİTLER,seçimle başa gelmişti. Dünyaya maliyeti:
 “Elli milyon ölü, iki yüz milyon sakat, beş yüz milyon aç ve konutsuz insan yığınları.”
Ö Z Ü R
            ( Özür dilemek, büyüklüktür.)
            Onlarca yıl önceydi. “ Terörle bir yere varılmaz; ülke bölünmez.” muhabbeti başladığında, ben bu günü gördüm ve –dedelerim adına- Milliyet’te özür dilediydim. Tevazu lüksüm olmadığı için üslûbumu bağışlayınız.
            Sn. Dışişleri bakanımız, türkücü Kürt kardeşimizden özür dileyince, benim özrümü güncelleme zorunluluğu doğdu. Şöyle özür dilemiştim:
            “Dedem müstantik (sorgu yargıcı) Ahmet Beğ, Erzurum İl Kongresi’nde (1919), E.Binbaşı Süleyman HATUNOĞLU da kongrede (Temmuz-1919), şu yemine imza atmışlardı:
            “Vatan bir bütündür, parçalanamaz!”
            Onlarca yıl önce, şu özrü yazmıştım:  
 “Eğer bu söylem hatalı(!) ise dedelerim adına Özür(!) dilerim.”
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK adına kim özür dileyecekse; ben bilmiyorum…
             ***
KONUK YAZAR
4. TÜRK KÜLTÜRÜ KURULTAYI
KİTABI   ÜZERİNE
                                                                    Abdülkadir GÜLER
            Geçenlerde 20- 24 Mart 213 tarihinde Fethiye’de 4.Uluslararası 4.Türk Kurultayı  Fethiye Belediyesi, Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu  ( HKAK ) ile birlikte görkemli bir şekilde gerçeleşmişti. Bu Kurultaya  yerli ve yabancı   bilim adamları, folklora , halk bilimine,  halk  edebiyatına gönül verenler katılmıştı. Aşağı, yukarı 100 ‘ze yakın  yerli ve yabancı bilim adamının hazırladıkları özgün bildirileriyle bu kurultaya   renk katmışlardı, Bu satırların yazarı olarak   ben de  Aydın / Söke’den  bir bildiriyle  bu kurultaya katılmıştım. Adı geçen kurutay tam zamanında Nevruz Bayramında denk gelmişti.Açılışı görkemli oldu. Tabi  İstiklal Marşı, saygı duruşuyla birlikte…Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk kültürüne emek verenler, aramızdan olmayanlar  saygıyla ve rahmetle anıldı. Ben bir katılımcı ve bu kurultaya  gönül verenlerden biri olarak  dönüşümde çeşitli yayın organlarında Söke Ekspres‘te ve Milliyet Blog’ta  izlenimlerimi yazdım.
Bu kurultayın konusu: “Türkü, Türkülerimiz, Türküler ve Türkülerimizin Öyküleri“ idi. Çok yararlı bir konu seçilmişti. Üç gün boyunca Fethiye Kültür salonunda keyifle, dikkatle katılımcıların sunmuş oldukları birbirinden değerli bildirilerini güzel konuşma ve slayt bilgisayar ortamında zevkle dinledik.Salon da katılımcılarla birliikte bir hayli kalabalıktı.
            Şimdi benim en çok hoşuma giden durum: Bu konuşmaların sempozyum bitinminde bir kitapta toplanması oldu. Bazen yapılan sempozyumlarda  binlerce lira harcınayor lakin bunların bir kitapta toplanmasını kimi yerde göremiyornuz.Yapılan konuşmalar buharlaşıp gidiyor. yapılan masraflara  yazık olmuyor mu? Sempozyumların sonunda bunların böyle bir kitapta toplanması asıl amacına ulaştığını düşünüyorum. İşte anılan tarihte IV. Uluslararası Türk Kurultayı Türk Kültürü Kurultayının sonunda  Fethiye Belediye Başkanı Sayın Behçet Saatcı ve HKAK Genel Başkanı Sayın Prof.Dr.İrfan Ünver Nasrattıoğlu tarafından hazırlanan bu kitabının  yayımlanmasını görünce gerçekten sevindim. Hem de  iki cilt halinde yayımlanmıştır. Her cildi  aşağı, yukarı 450 sayfadır. ( toplam 900 sayfalık bir devasa kitap ), hem de birinci hamur kağıda ve tertemiz bir baskıyla Ankara’da ( Eylül 2013 ) Tarihinde kısa bir zamanda titizlikle ortaya  çıkarılmış olup, halk  kültürü ve Türk edebiyatı okurlarına  arzedilmiştir. Bu açıdan tüm emeği geçenleri öncelikle candan kutlamak isterim.
            4. Uluslararası Türk Kültürü Kurultayı kitabında Cilt birde  SUNUŞ bölümüne Prof.Dr. İrfan Ünver Nasrattınoğlu şunları yazıyor:
            “Otuz yılı aşkın süredir, bir yandan güzel ülkemizin çeşitli kentlerinde,öte yandan Türkiye dışındaki çeşitli  ülkelerde peşpeşe etkinliler yapmaktayız. Son yıllarda yaptığımız önemli etkinlilerin başında, Fetihiye’de gerçekleştirilen dört büyük sempozyum ile buhnun yanı sıra bir dizi etkinlikler gelmektedir. Fethiye’de 2008, 2009, 2011 ve 2013 yıllarında düzenlediğimiz etkinikler, kültürümüzün derlenmesi, değerlendirilmesi ve tanıtılmasını amaçlamıştır. Sözün başında  hemen beliertmek isterimki,”Uluslararası Türk Kültürü  Kurultayı”  ana başlığı altında gerçekleştirilen etkinliklerin arzuedilen seviyede vemükemmel bir biçimde gerçekleştirilmesinde en büyük pay, Fethiye’mizin yüreği insan sevgisiyle dolu olan Belediye Başkanı Dr. Bençet Saatçı’nındır. O’nun bir yeşama biçimi dolarak benimselip , her vesileyle belirttiği “ Söz konrusu vatan ise, gerisi teferuattır”…özdeğişi, bizim ona yürekten bağlanmamıza neden olmuştur.” Sayın İ.Ü. NASNATINOLU bunları yazdıktan sonra şunları da eklemeden geçemiyor, önemi bağlamında  aynen alıyorum: “ 24 ülkeden, 100’den fazla konuğun ağırlandığı Fethiye,artık Türk Kültür kurultaeylarının merkezi olmuştur. Kurultay için Fethiye’ye gelen dostlarımızın ülkelerine döndükten sonra bize gönderdikleri mesajlardan aldığımıza göre, Fethiye, aynı zamanda ülkemizin turistik ve tarihi güzelliklerinin de simgesi haline gelmiştir. Ne mutlu Fethiye’lilere ki, Dr.Behçet saatcı gibi bir belediye başkanarı vardır. ve ne mutlu Dr. Saatcı ‘ki, yarattığı yeni Fethiye’yi, dünyaya tanıtabilmektedir. Sözün özü  o dur ki;  Fuat Köprülü’nün  kurduğu Halk Kültürü Araştırmaarı Kurumu’nu yöneten kişiler olarak bizde bir görev yapmış olmanın mutluluğunu duymaktayız. Elinizdeki bu kitap, mutluluğumuzun ve başarımızın somut bir belgesidir.”diyor Sayın HKAK Genel Başkanı  NASRATTINOĞLU.  
            Ben de bunları  görmekle  mutlu oldum, gerçektende öyledir. Türk halk bilimini, Türk folklorunu  aradan   yıllar geçsede   var güçleriyle manevi ve maddi imkanlarıyla yaşatıyorlar. Sayın Nasrattınoğlu’ya ben de bu değerli  eserleri görmek ve içinde bulunmakla hak veriyor ve bir kez daha candan  tebriklerimi sunuyorum… Türk kültürü adına Fethiye  Belediye Başkan Sayın Dr. Behçet Saatcı’yı de bu gibi çalışmalarından dolayı kutluyor ve başarılarının devamını diliyorum.  
            Adı geçen eserin  bir başka bölümünde de  Fethiye Belediye Başkanı Sayın Dr. Behçet Saatcı’da bir  yazısı vardır. Ondan da bir cümle almak istiyorum:” Türkü, yani Türkle  ilgili Türk’e özgü, yüreğimizin dili,başımızın sevda yeli olan türkülerimiz.Umuttur, hasrettir, vefadır, dostluktur. Anamızın gözünde yaş, yavuklarımızın yüzünde tomurcuk güldür türkülerimiz. “ Türk’üz türkü çığırırız demiş ( rahmetli ) halk ozanı  Aşık Veysel…Bu derece zengin, derin ve geniş havzadan beslenen türkülerimiz, bırakın bizi sıradan bir topluluğu  sıradan bir halkı, bile, millet yapan haline getirir. Neşemizi coşturan, sitemizi isyanımızı saklayan türkülerimiz. Köşe taşı olan türkülerimiz. İskender Pala’nın deyimiyle: “Anamızın ak sütü kadar, hayatın kaynağı olan su kadar aziz, öz kimliğimiz kadar asil  olan türkülerimiz…diyor… Değerli konukların ve sevgili basın mensupları salonumuzu şereflendiren değerli konuklar ve değerli büyüklerim, Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz keyfimize keyif kattınız. Birliğimiz, dirliğimiz daim olsun. Nevruzumuz kutlu olsun…  Türkülerimize can suyu veren, nesilden nesile geçmesini sağlayan  halk ozanlarımıza, derleyip toplayanlara, sazın teline vuranlara, buradan selam gönderiyoruz.  rcınayor lakin bunların bir kitap ta toplanmamızı  yapılah masraflara  ylazık olmuyormTürkiye’de 800 800  800 ilçe  belediyesinden birisi olan Fethiye’de 4. Türk Kurultayını yapıyor olmanın gurunu ve sevincini yaşıyoruz. Atatürk’ümüzün “ Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültürdür” sözüne izafeten, kültürümüze bir nebze  katkı sağlayabilirsek, ne mutlu bizlere…” diyor  Sayın Behcet  Saatcı…
            BİLDİRİ SUNANLAR:   
            Prof.Dr. Ali Osman Öztürk, Prof.Dr. Erman Artun, Doç.Dr. Selçuk Duman, Doç.Dr. Mehmet Naci Önal, Doç.Dr. Armağan Coşkun Elçi, Yrd.Doç.Dr. Göktan Ay, Prof.Dr. Naile Rahimbeyli, Dr.Emeal Şenocak, Prof.Dr. Celil Nagiyev, Doç.Dr. Fedora Arnavut,Okt. Nejla Kayalı Orta, Ergün Veren, Prof.Dr. Naciye Yıldız, Dr.Janos Sıpos, Doç.Dr. Ayfer Yılmaz, Öğr.Gör.OyaŞen,  Prof.Dr. Gülnaz Abdullazade, Funda Sevil Önal,Yrd.Doç.Dr. Ülkü Kara Düzgün, Prof.Dr. Saim Sakaoğlu, Prof.Dr. Nüket Dor, Ahmet Z. Özdemir, Abdülkadir Güler, Araş. Gör.Esra Özkaya, Doç.DR.Meral Ozan, Yrd.Doç.Dr. Ayhan Karakaş, Dr. Mehmet Ali Yılmaz, Doç.Dr. Mustafa Sever, Doç.Dr. Fatma Ahsen Turan, Savaş Ekici,Abdurrahman Ekinci, Yrd.Doç.Dr. Zekiye Çağımlar, Ayşenur Ören, Birdal Can Tüfekçi, Prof.Dr. Olena İvanoska, Yrd.Doç.Dr. Burhan Kaçar, Doç.Dr. Eyüp Akman, Nail Tan, Ümmügülsüm  Çelik,Prof.Dr.Nezihe  Şentürk- Naka Niksiç, Yrd.Doç.Dr. Mehmet Akpınar, Ünal Şöhret  Dirlik, Recai Şahin, Yrd.Doç.Dr.Dilek Erenoğlu Ataizi, Doç.Dr. Aynur Öz Özcan, Prof.Dr.Babahan Mehmet Şerif, Tanju Ozanoğlu, Öğr.Gör. Refiye Okuşluk Şenesen, Prof.Dr. Tarih Dostiyev,Dr. Nergiz Nağıyeva, Prof.bDR.Ebülfez Amanoğlu, Prof. Dr.Terlan Güliyev, Yrd.Doç.Dr. Yakut Güliyeva, Doç.Dr.Terane Heşimova, Vural Safiyeva, Araş.Gör.Hayat Şamiyeva, Yrd.Doç.Dr.Mehseti İsmayil, Nermin Qaralova, Vildan Askerova, Gulustan Bayramova, Yrd.Doç.Dr.Şevket Öznur- Dr.Mahmut İslamoğlu, Doç.Dr.Berdi Sarıyev, Prof.Dr. Firdevs Hisamitdinova, Doç.Dr. Minihana Bagautdinova, Prof. Dr.  İmperiyat Hacıyev, Steffanida Stamova, Yrd.Doç.dr. Farzaneh Doulatabadi, Muhammde Alipur Muqedem, Öğr.Gör. Zeynel Polat,  Ak.Dr. Joldasbay Turdımuratov, Doç.Dr. Seydin Amirlan, Doç.Dr. Abdil Şermatov, Zera Bekirova,  Dr. Eva Csakı, Prof.Dr. Liseyar Zikirova, ,Doç.Dr. Fadıl Hoca, Yrd.Doç.Dr. MuratOrhun, Prof.Dr. Lüboy Kopanytsya,, Svitlana Kopanytsya ve Doç.Dr. Margarita Kungaa gibi bilim  adamlarının  adı geçen kurultaeyda  bildiriler sunmuş ve bu bildiriuleri iki ayrı cilthalinde  kitapta yer almıştır. 21-24 Mart 2013 tarihlerinde Feithiyedea gerçekleaştirnilen 4. Umuslar arası Türk Kurultayı ile ilgili bu kitapların  itinayla basılması ve  bildiri sahiplerine gönderilmesi HKAK ve Fethiye Belediyesinin imkanlarıyla  Türk kültürüne  vermiş oldukları değerin ne denli önemli ve büyük bir hizmet olduğunu bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz. Adı geçen Kurultayın  amacına ulaştığını  diye düşünüyoruim. Takdire değer  bir hizmet yapmışlardır.
Kurultayın  ana konusu. Türkü, Türkülerimiz ve bu türkülerin öyküleri idi. Hazırlanan bu eser,ilerisi için halk edebiyatına ve halk kültürüne  aşık olanlara  önemli bir başucu kaynağı olacaktır. Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda  ( 17.11.2013 ) akşamı TRT’de Müzik ve Türkülerimiz konusunda bir program vardı. Bir ara bu programı izledim. Bu programı  Türk müzinin değerli sanatçılarından Mustafa Keser yönetiyordu. Mustafa Keser’in yanında  İzzet Altınmeşe, Belkis Akkale, Orhan Hakalmaz, Süreyya Davulcuoğlu, Selahattin Alpay, Bedri Ayseli, Muazzez Abacı ve Melahat Gürses vardı. Hepsini zevkle izledik. Yılların değerli sanatçısı İzzet Altınmeşe aynen şöyle diyordu: “Türkülerdir bizi bize anlatan, Sakarya’yı, Çanakkale’yi, Dumlupunar’ı  bize anlatan türkülerimizdir. Anadolu’yu, Milli Mücadele’yi  bize anlatan yine bu burcu burcu, buram  buram dildendile , çağdan çağa söylenen türkülerimizdir. Türküler tümüyle bizleri anlatıyor. Türküler birliğimizin, dirliğimizin sembolüdür diye vurgu yapıyordu. Ve hep birlikte  güneyden, doğudan, karadenizden,iç Anadolu’dan  ve Ege’den birer potpori halinde   türküler söylediler. Bizlere   güzel dakikalar yaşattılar. Birkez daha diyorum, türküleri söyleyen ve  yaşanlara selam olsun…  
            Sonuç olarak:
Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu Genel Başkanı ( HKAK ) Prof. Dr. İfnan Ünver Nasrattınoğlu ve Fethiye Belediye Başkanı Dr. Behçet Saatcı ile birlikte tüm maddi ve manevi olanaklarıyla  yapılan 4. Uluslararası Türk Kurultayı bağlamında hazırlanan  bu iki  ciltlik eserle  Kurultay amacına ulaşmıştır. Titizlikle  yayımlanan bu eserler, gelecek kuşaklar için  birer başucu  kaynak kitap olacaktır. Tekrar tekrar tüm emeği geçenleri candan kutluyor, emek verenlere kurum ve kurulaşlara, bildiri sahiplerine  sağlıklı günler ve   başarı dolu yıllar diliyorum. Bir başka kurultayda buluşmak ve bir araya gelmek ümidiyle. Türkü ve Türkülerimize  gönül verenlere selam olsun diyorum…

12 Kasım 2013 Salı

KONUK YAZAR: Ali SERDAR (Sayıştay 1. Daire Başkanı)

KONUK YAZAR: Ali SERDAR (Sayıştay 1. Daire Başkanı)

KONUK YAZAR:
Burdur’umuzun ender yetiştirebildiği İsa Kayacan; Burdur, Türkiye ve dünya markası…
Ali SERDAR, Sayıştay 1. Daire Başkanı
Bu yazımı İsa Kayacan’a adamak istedim. Bir sürü başlık düşündüm. Hiç biri İsa ağabeyi betimlemeye yetmeyecekti. En anlamlı başlık İsa Kayacan olmalıydı.
İsa Kayacan Burdur’umuzun ender yetiştirebildiği şahsiyetlerden biri…
O bir marka;
Burdur’un bir markası, Türkiye’nin bir markası, Azerilerin Türkmenlerin bir markası...
Kısaca bir Dünya markası!
Sen Ece köyünden çık. Ankara’ya yerleş. Köyünü ve Burdur’u hiç aklından çıkarmadan ülke genelinde, yurt dışında bilinen, sayılan, sevilen bir şahsiyet ol. Olacak şey değil!
Ece köyünden çıktı  “uzun ince bir yola”! Gece demedi, gündüz demedi. Okudu, yazdı. Araştırdı, derledi. Ardı ardına eserler ekledi! Durmak bilmeden. Çalışmalarını sistematik bir şekilde arşivledi. Makaleler, şiirler, öyküler, biyografiler, kitaplar, röportajlar yazdı. Yazdı, yazdı, yazdı!  40 binin üstünde makalesini 3 bin beş yüzün üstünde gazete ve dergilerde yayınladı.
Onun için “yazmaya doymayan adam” dediler. Geçekten yazmaya doymuyor. Yazma açlığını gideremiyor. Türkiye genelinde tüm yerel basını takip ediyor. Burdur dışındaki yerel basına da makaleler yazıyor.
İsa ağabeye dıştan baktığınızda; halim selim, alçak gönüllü, haza bir beyefendi görürsünüz. Bu sakin yaratışlı kişinin yazın alanında bu denli aktif ve hızlı olmasını anlayamazsınız. Hiç göründüğü gibi değildir o! Gerçi Mevlâna’nın “göründüğün gibi ol” tavsiyesi anlamında göründüğü gibidir. İçi dışı birdir. Art niyeti hiç yoktur.
İsa Kayacan’la çok önemli bir özelliğimiz müşterek! O da “Burdur Sevdası”! O da ben de Burdur’umuza sevdalıyız. Öncelikle Burdur insanını severiz. Köylüsü ayrı kentlisi ayrı güzeldir Burdur’umuzun! Dağı taşı, bahçesi ovası, havası suyu kısaca doğası güzeldir. Hele folkloru, davul-zurnası, kabak kemanesi, sipsisi, gurbet havaları, zeybekleri, teke zortlatmaları hepsinin üstündedir. Böyle bir yere nasıl sevdalanmaz insan!
Ne yazık ki bu değerli insan, çok vermesine karşın kamu görevlerinde hak ettiği yere gelememiştir. Kendi çabasıyla bir yerlere gelmiş olsa da bana göre yeterli değildir. Daha iyi konumlara lâyıktı! Burdur’umuzun tüm güzellikleri karşısında birlik ve beraberlik, dayanışma alanı en zayıf yeridir. İnsanımızı yeterince sahip çıkıp destekleyemiyoruz. Ben de bu konuda yalnız kalanlardanım. İsa ağabeyle bu özelliğimiz de benziyor.
İsa Kayacan’ın kıymetini biz bilemesek de Azeri kardeşlerimiz bilmiş. Bir vefa örneği göstererek Üniversiteleri tarafından fahri doktorluk ve profesörlük unvanları verilmiş. Sağ olsunlar.
İsa ağabey yakalandığı amansız hastalığına karşın çalışmalarına ara vermemiş. Yazdığı ve topladığı kitapları bağışlamış. Köyüne bir kütüphane kazandırmış. Dile kolay 36 bini aşkın kitap bağışlamış. Son olarak Burdur MAKÜ’ye 5 bin 230, Tefenni MYO’na 625 kitap bağışlamış. Bağışladığı kitapları evinden teslim etmiş. Çağdaş Burdur Gazetesinin 14.10.2013 tarihli haberindeki fotoğraflarda evindeki kitap kolilerini görünce, insan bu kadar kitabı bir eve nasıl sığdırılır diye şaşırıyor. Gazetelerde çok sayıda çöp ev görüyoruz ama böyle kitap ev görmek mümkün değil.
Sevgili İsa ağabey, gece gündüz gittiğin uzun ince bir yolun kısalmadan;  sağlık ve huzur içinde, araştırmaya, derlemeye hepsinden çok yazmaya devam et. Doymadan, yorulmadan!
Sevgi ve saygılarımla…

5 Kasım 2013 Salı

Mehmet ŞENER & Nadir Şener HATUNOĞLU

KONUK YAZARLAR: Mehmet ŞENER, Nadir Şener HATUNOĞLU

KONUK YAZAR:
Burdur ve İsa Kayacan
Mehmet ŞENER
İnsan karşısındakilere verdiği değer kadar kendisine değer verilir. Büyüklerimizi arayarak hal ve hatırlarını sormak gerekir. Gelenek, göreneklerimizin elden gittiğini söyleyen biziz, yaşatılmasını istemeyende biziz. Sevdiğimiz, büyüklüğünü gördüklerimizin hal hatırını sormak gerekir. Bu cümleden olarak geçenlerde Sayın Prof. Dr. İsa Kayacan Beyi aradım. İsa hocamla karşılıklı oturup konuşmuşluğumuz yoktur. Kıymet takdir eden yönünden dolayı arama gereği duydum. Karşılıklı halimizi hatırımızı sorduk.
Yazı hayatımla ilgili görüşünü sorduğumda bir iki konuda dikkat etmem gerektiğini nazikçe ifade etti. Kendisine de ifade ettim. Bilenden daha bilgili vardır. Yazandan daha iyi yazan, hata ve yanlışları tespit edenler vardır. Bu konuda kritiklerinizi iletirseniz sevinirim.
Telefonda da söyledim “önerilerinin” bana hayatımın en önemli kitaplarını okumuşçasına katkıda bulundu. Hayatım boyunca dikkat etmem gereken kuralları söyledi. Hazreti Ali efendimizin ifadesiyle “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Sözünü düşündüm.
İsa hocamın önerileri için yapabileceğim iyilik adına ne varsa hazırım.  İyiliğin karşılığı kötülük olmasın. Allah hayırlı ömürler versin, sağlıklı şekilde hayatını idame ettirsin.
Arabayla eve gidiyorum. Yolum Pınar Gazetesinin önünden geçiyor. Pınar Gazetesi çalışanlarına selam verdim. Araç kullandığımdan onlar bana dur işareti yapmışlar, ben görmemiştim eşim dur dediler herhalde dediğinde, aracı durdurdum.
Aynaya baktığımda elinde iki paketle koşarak bize gelen genci gördüm. İçimden bunun içinde kitap vardır diye de düşündüm. Yanılmamıştım. Gönlü yüce insan İsa hocam adresimi bizzat kendi elleriyle yazmış. Yazı karakterleri onu işaret etmektedir. Kendi işini yapan insandan daha yüce insan var mı?
Genç paketleri verdi. Eve gelince paketleri açtık. İsa hocam beş eserini göndermiş. Kendilerine huzurlarınızda teşekkür ederim. Hayatımda ilk defa tanınan yazarlardan şahsıma gönderilmiş kitaplarım oldu. O gün gece geç vakitlere kadar kitapları inceledik.
İsa hocamın mezar taşlarına yazılmış olan yazılardan derlediği kitabında hasta ziyaretinden, dinimizin emrettiği vecibelerden bahsediyor. Dini bilgisiyle ışık oluyor. Hatta mezarlık adabından, okunacak surelerden, cenaze namazının kılınışından bahsediyor. İsa hocamızın eşinin rahmetli olduğunu da kitaplarından öğrenmiş oldum. Allah rahmet eylesin.
Rahmetli eşi için dini vecibe olarak bir tanıdığı olarak görevimizi yapacağız. Eş kaybının kalan eş için, ne kadar zor olduğunu babam hayattayken bire bir yaşadım.  
İsa hocamın bu kadar çalışkan olmasını takdir etmeli, verilmesi gereken değeri kendisinden esirgememeliyiz. Kütüphane kuruyor, donatıyor, Mehmet Akif üniversitesine beş bin kitap hediye ediyor. İlim yuvası kuruyor.
Bizim ilkokulun salonunda “Bir okul açmak bin hapsa neyi kapatır” yazıyordu. Okulun temeli olan kütüphanenin açılması için hangi sözü çerçeveletelim?
            Doğduğu şehir için hasta halinde yazan, okuyan, telefonlara cevap veren kişiden bahsediyoruz. Bunlar günlük hayatta olması gerekir denebilir. Hastalığın acısında bile hal hatır soran insanların değeri bilinmelidir.
İnsanlar iki şarkı söyleyenlere göstermiş olduğu alakayı beyin gücünü harcayan kişiye gösterseydi şehrimiz, ilçemiz, kasabamız, köyümüz ileri seviyede olurdu.  Bir de şu var, değer verilmesi gereken değerleri karıştırıyoruz. İnsanoğlunun hizmetleri takdir edildiği vakit; daha coşkuyla çalışır, emek çeker, faydalı olmaya çalışır, aşkı şevki artar.
Ne yazık ki İsa hocamıza Burdur basını olarak gereken ilgiyi gösteremedik. Yazmış olduğu eserler hakkında topluma bilgi sunamadık. Burdur için kültürel anlamda ki hizmet konusunda İsa hocamız gibi çalışan ikinci kişi yok.
Çınarlar yıkılmaz. Hoyratça esen rüzgârlar yaprağını bile düşüremez. İnsanlara hizmet edenleri, halkımız bilir, takdir eder.
***
KONUK YAZAR:
TARAFSIZ KALMAK
      Nadir Şener HATUNOĞLU
     (Matematikçi - Bilim Uzmanı)
            Bir yazı başlığında gözüme ilişmişti: Tarafsız olmak. Bu söylem, politika  dokusunda önem taşımakta. Bu yüzden de karşı duruşlar kırıcı olabilmekte. Örneğin; aydınlarımızdan biri şöyle demişti:

            “Suya-sabuna dokunmazmış; pise bak!”
Tehdit içeren bir başka örnek:
            “Taraf olmayan, bertaraf olur!..”
Kim bilir; söylenmiş daha nice replikler vardır…

            Tarafsız olmayı, ‘etliye-sütlüye karışmamak’ biçiminde algılamak yanlış olur.  Ben elli yıldır yazıyorum; etliye de sütlüye de karıştım. Kamu görevlisi olduğum halde, uyarı cezası bile almadım; çünkü sadece iyiyi, doğruyu, güzeli paylaştım. Bu sınırı, en iyi şu örnek olayla açıklayabilirim:
Yıllar önceydi. Futbol sevdalısı yeğenim, beni maça götürdü. Ben maçla birlikte, seyircilerin tepkisini de gözlemliyorum; nara atan, ağlayan, gülen, yumruk sallayan…
Oyuncunun biri, yanlış pas verdiydi. Yeğenimin duyacağı tonda ve jargonla dedim ki: “Yuh be; pas öyle mi verilir?! Biraz sonra karşı bir oyuncu kalenin dibinde hata yaptı; ona da yuh çektim. Yeğenim şaşırdı ve dedi ki: “Dayı sen hangi takımı tutuyorsun; bir türlü anlayamadım!” Yanıt:
“Ben, pozisyonun hakkını vererek oynayan oyuncuyu tutuyorum; takımı değil”
            Demokratik düzen içinde herkesin bir partiyi tutması, oyunu vermesi, aday olması doğal hakkıdır. Ben de kendime sordum; acaba bir partinin adamı olabilir miyim diye; fakat net yanıt veremedim. Nedenini de kendime sordum; buldum gibi…
            Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konu oya sunuldu.  –A- partisi ‘evet’, -B- partisi ‘hayır’ dediydi. Gazeteci ‘hayır’ diyen bir millet -vekiline sordu:
            -Dün yapılan oylama  konusunun, ülke yararına   olmadığına  gerçekten mi inanıyorsunuz?
            -Ülke yararına olacağını biliyorum; ama aksine oy verirsem, beni partiden atarlar!..
            Radikal örnekle, yazıya dayanak verelim.
İki görüş:
I)  Sıtma hastalığından kurtulmak için, bileğimize okunmuş iplik bağlayalım.
II) Sıtma hastalığının mikrobunu bulup tanıyalım, onu öldürecek ilâcı yutalım.
Kırk yıl önce yazdığım bir taşlama, eskimiş değil:

“Siyasette kendini ağır bir top sanırsın;
“Kürsülere çıkarak eşekçe anırırsın.
“Tepişince çıkarın üstteki heriflerle,
“Kırık bir sapan gibi çöplükte bakınırsın”

SONUÇ: Politik anlamda kendime şu kuralı koydum: “Hangi parti en az hata yapıyorsa, oyumu ona veririm.” 

22 Ekim 2013 Salı

KONUK YAZAR: Mehmet ŞENER ve KONUK KÖŞESİ YAZILARI

KONUK YAZAR:
Ece köyünden, dünyaya
Mehmet ŞENER
İsa Kayacan hocamın hakikaten değerini takdir edemiyoruz. Yaşadığımız şehrin içinden çıkmış bürokratların, yetki sahiplerinin kaçının ismini biliyoruz? Akademik kariyer sahibi olan hemşerilerimizin hangisi doğduğu köyünü, kasabasını, ilçesini düşünmüştür?
İsa hocam köyüne kütüphane açar tek başına, yıllarca birikimiyle oluşturduğu kütüphanesini gözünü kırpmadan Mehmet Akif Ersoy üniversitesine bağışlar. İlim adamlarının kitapları çok kıymetlidir.
Çoğu maddi menfaat için koştururken İsa hocamız Burdur için, ülkemiz için ve Türk dünyası için yaşayan düşünce adamı olarak nitelemek yağcılık olmaz derim.
Kendisine gönderilen gazete, dergi, kitap kritiklerini yapmaktadır. Sayfalara taşıyarak vefakâr olduğunu göstermektedir.
Bizim insanımızın bulunduğu yerlerde imkânlarını böyle kalıcı olarak kaç kişi bağışlar?  İsa hocamızı yekinen tanımış kadar olduğumu düşünüyorum.
Karşı karşıya gelerek önce elini öpmek sonra usulü dairesinde konuşmak isterim. Terbiyemiz bunu gerektirir. Göreneklerimize sahip çıkmamanız önemlidir. Kütüphanenin ne kadar değerli olduğunu anlatmak isterim.
Fakülte okuyanlarımızın birçoğumuzun en huzurlu, sessizlik içerisinde ders çalışılan mekân olduğunu biliriz. Fakültelerde ki vize ve final sınavlarının hazırlık yapmadan başarılı oldum diyenlere inanmam.
Okullaşma konusunda Mehmet Cadıl beyin yeri ayrı, kültürümüze hizmet konusunda ise İsa hocamızın yeri ayrıdır. Yazmanın ne kadar önemli olduğunu ve okumanın da yazabilmenin katığı olduğunu anlatıyor.
Bizleri birbirimize bağlayan kültürdür. Atalarımızın mirasıdır. Büyüklerimizin doğrularıdır. İyi davranışları model insanlardan görerek, duyarak, okuyarak öğreniriz.
Örnek insanların bizlere bırakmış olduğu eserlere sahip çıkmamız gerekir.  Maddi eser bırakmışlarsa o insanların kemiklerini sızlatmayacak şekilde bakımını yapmalıyız.
Temiz tutmalı, sahibini aratmayacak titizlikle korunmalıdır. Miras olarak kalan maddi eserlerin nasıl olması gerekiyorsa öyle sahip çıkmalıyız.
Manevi eserler dediğimiz, kitap, örnek davranış, saygı, sevgi, kadirbilirlik, vefakârlık benzeri hususiyetleri de ihmal etmemeliyiz. Okuyan okumayan elindeki fırsatı kaçırdıktan sonra, üzülüyor.
Yolculuğum esnasında otobüsün şoförünün değerlendirmesi önemli olduğundan yazmak isterim. Liderler kolay yetişmediğini anlatmak ve kıymetini takdir etmesini bilmediğimiz kişilerin ölseler de değerlerinden kaybetmedikleri gibi değerleri inanılmaz artıyor.
Rahmetli olan başkanları söz konuydu.  Telefon açtığında tüm arkadaşların işini görürdü. Herhangi bir kişi veya kuruluşa ziyarete gittiğimizde en yetkili kişi bizi kapıda karşılardı. Finans çevrelerinde ki etkinliğini anlatmaya gerek yok dedi.
İşte yarın bir gün her insanın başına gelen “ecel” geldikten sonra inanıyorum ki, içimizdeyken, yanımızdayken yapmadığımızı bırakmadığımız, yaptığı güzellikleri küçümsediklerimizin kaybının akabinde ah vah ettiğimiz gibi İsa hocamıza Allah uzun ömür versin.
Aramızdan ayrıldıktan sonra hayattayken vermediğimiz değerleri, bildiğimiz halde yüzüne söylemediğimiz iyi yönlerini anlatmaya başlarız.
İlim adamı olarak akademik kariyerinin sahibi olan, Burdur beni anlamadı demeden, yazan, anlatan kendi halinde yaşamayı yeğlemeyen insanın yaptıkları güzel davranışları takdir etmek çok olmaz derim.
            ***
KONUK KÖŞESİ:

KÜLTÜR ELÇİSİ, GAZETECİ, İSA KAYACAN’IN
BURDUR SEVDASI, BURDUR GÖLÜ’NDEN BÜYÜKTÜR.

-Burdur çıkışlı, Burdur sevdalısı ve Burdur’un kültür elçisi bir yazar ve araştırmacı olan İsa Kayacan’ın, ikincisi asla ve asla yoktur. Bir gün O’nu tam anlatabilecek bir sözcük veya terim bulunursa, o sözcük veya terim asrın icadı olabilir. (Recai Şahin-Fethiye)

-Doğduğu kente vurgun, yok böylesi bir âşık,
            Söz ederken köyünden, canına canan gelir.
            Leyla ile Mecnun’u, birlikte anmak gibi,
            Burdur dendi mi akla, İsa Kayacan gelir. (Vedat Fidanboy-Ankara).

-İsa Kayacan’ın Burdur sevdası, dağlardan yüce, denizlerden ve okyanuslardan engindir. O, Burdur’a âşıktır, tutkundur. O’nun Burdur sevdası, Burdur Gölü’nden büyüktür. (Mustafa Ceylan-Antalya).

            -Ne mutlu o Burdur’a ki, bağrında İsa Kayacan’ı yetiştirmiş. İsa Kayacan’ın Burdur’u var, Burdur’un İsa Kayacan’ı var mı acaba? Dilerim ki Burdurlular İsa Kayacan’ın kadrini, kıymetini bilirler! (Ahmet Tufan Şentürk-Ankara)

            -Burdurlular İsa Kayacan’ın hizmetlerinin ne kadar farkındalar?. Burdur’u bu kadar seven başka bir yazarları var mı? (Nail Tan-Ankara)

-İsa Kayacan’ın doğduğu Burdur’un Tefenni ilçesine bağlı Ece Köyündeki kerpiç evlerinin bahçesinde bulunan kuyuya bile en derin hasretini dile getiren bir şair ve yazar olduğunu herkes bilir. (Hayrettin İvgin-Ankara)

-Ben hayatımda, İsa Kayacan kadar, kendisi Ankara’da, gözü, gönlü, kalemi Burdur’da olan bir başka insan görmedim. (Oktay Zerrin-Bafra)

-İsa Kayacan’ın Ankara’da oturduğuna bakmayın siz. Cismi Ankara’da olsa da, gönlü ile Burdur’da yaşıyor. (Osman Oktay-Ankara)

-Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olsaydım, Kızılay meydanına; Burdur Belediye Başkanı olsaydım, şehrin güzel bir yerine Dr. İsa Kayacan’ın heykelini mutlaka dikerdim. (Abdülkadir Güler-Söke)

-Burdur Belediye Başkanlığına: İsa Kayacan heykeli/Ankara’da bir eli/Burdur Gölü’nün kıyısına/Onun heykeli dikilmeli/Fethiye’ye doğru geçerken/Ünal Şöhret onu görmeli.  (Ünal Şöhret Dirlik-Fethiye)

-İsa Kayacan’ın kendi kitaplığında bulunan 25 bin 403 kitap ve dergiyi Burdur İl Halk Kütüphanesi ve Tefenni İlçe Halk Kütüphanesi başta olmak üzere, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Kütüphanesi ve öteki kuruluşlara bağışlaması, Burdur için anlam ve önem ifade ederken, onun bu davranışları Burdur sevgisinin büyüklüğünü ortaya koymaktadır. (Mehmet Tanır-Burdur)

-İsa Kayacan, Burdur’u Türkiye’de en iyi tanıtan, Burdur’umuzun reklâmını en iyi yapan, Guinness Rekorlar Kitabına başvuru hazırlıkları içinde bulunan, ilimiz merkez, ilçe, belde ve köylerinde tanınan araştırmacı ve yazardır. (M. Ercan Taraşlı-Burdur)

-Ankara’da çektiği Burdur fotoğrafı ile Burdur’un dinamiklerini adeta Burdur’da yaşayanlardan daha iyi gördüğüne tanık olduğum İsa Kayacan’ın tespitleri beni derinden etkiledi. (Kürşat Tuncel-Burdur)

-Tefenni’nin Ece Köyünden çıkıp, yazdığı yazılarıyla Burdur’u tüm Türkiye’de tanıttı İsa Kayacan. O, bir Duayen, bir usta. Anadolu Basını’nın yıldızı... Bitmek, tükenmek bilmeyen bir hazine o. Anadolu Basınının can suyu, bir yazı fabrikatörü İsa Kayacan. (Mesut Madan-Burdur)

-Yayınladığı kitabıyla Dr. İsa Kayacan “Saz ve Söz Ustalarımızı” ülke gündemine taşıdı. (Burdur Gezetesi,10 Ağustos 2005)

-Dr. İsa Kayacan’ın Ece Haber Ajansı, Burdur Haber Ajansı gibi çalışıyor. Burdur çıkışlı haberlere ağırlık verilişi, bunun kanıtı. (Cengiz Hürmeriç-Ankara)

-Yerel basını takip edenler iyi bilirler ki, İsa Kayacan’ın Anadolu’nun değişik gazetelerinde aynı günde birden fazla gazetede yazma ve Türk Dünyası ile yakından ilgilenme gibi olağanüstü yoğunluğu arasında, Burdur sevdasını da ihmal etmediğini görmekteyiz. (Ahmet Can-Burdur)

-Hemşehrimiz İsa Kayacan üstlendiği “Gönüllü tanıtımcılık göreviyle” Burdur ve çevresinden aldığı ışık demetlerini Türkiye’ye; Türkiye’nin dört bucağından topladığı ışık demetlerini de Burdur’a göndermektedir. (Ahmet Ali Bilgen-Burdur)

-Prof. Dr. İsa Kayacan, Burdur’un gözü, kulağı, sesi ve nefesi durumundadır. O, yıllardır Burdur’un “Fahri Türkiye Elçisi” gibi çalışmıştır. (Taceddin Akbaş-Burdur)

            -Bana göre İsa Kayacan, eşine artık rastlanmayan, yüzyıllar öncesinden bize mesajlar ileten bir Mitoloji kahramanıdır. (Hasan Türkel-Burdur)

            -Üç günden beri değerli insan, aziz dost, zirvedeki adam İsa Kayacan’ın kaleme aldığı “İşte Hayatım” isimli kitabını okuyorum. Bu kitap, Burdur’un, Tefenni ilçesinin, Ece Köyünden başlayan ve her günü çalışmakla, didinmekle Burdur’u ve Burdurluyu düşünmekle geçen dürüst bir hayatın hikâyesi… (Rıza Akdemir-Ankara)

            -Dr. İsa Kayacan’ın “İşte Hayatım” kitabını aldığımda, inanın hayret ettim. Düşündüm!. Bu nasıl bir hayat ki 720 sayfaya sığmamış! Sayın Kayacan, hem Burdur’umuz, hem ülkemiz, hem kültürümüz, hem edebiyatımız, hem de geleceğimiz için bir kazançtır. Ne mutlu ki, Burdur-ülkemiz İsa Kayacan gibi bir insanı yetiştirdi.
            Özellikle yeni nesil, yeni yetişen gazeteci gençlerimiz, İsa Kayacan’ın hayatını okumalı, bilmeli ve O’nun idealini, O’nun mesleğine olan aşkını ve tutkusunu, O’nun memleket sevdasını, O’nun bir amaç nasıl büyür, büyür ve anlamlı hale gelir yolundaki yöntem ve tekniklerini kendisine örnek almalı. (Nur Sümeyra-Ankara)

            -Ben İsa Kayacan’ın “İşte Hayatım” adlı kitabını okudum. Böyle demek olur, ben İsa Kayacan’ın doğum yeri, Türkiye’nin en güzel mekânı Burdur’u bağrıma bastım, eğilip toprağından öptüm (Kerimova Pervane Namıkgızı, Azerbaycan-Bakü).