6 Haziran 2013 Perşembe

KONUK YAZARLAR: Tamilla Abbashanlı & Müzeyyen Buttanrı

KONUK YAZARLAR: Tamilla Abbashanlı, Müzeyyen Buttanrı

KONUK YAZAR:
AZERBAYCAN SİZİ ÇOK ÖZLEMİŞ, İSA HOCAM…
Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Öğretim Üyesi
            Çok değerli İsa Hocam! Burdur’un Saz ve Söz Ustaları–2 kitabınızı elime aldım, okumaya başladım, yazı yazacaktım, ama birden dedim ki, bu günlerde Azerbaycan’da Bakı’da Kafkas Üniversitesinde düzenlenen  “Türk dünyasını Işıklandıranlar –Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit” toplantısına gedmiştim, orada her kes sizi sordu, neden onları unuttuğunuzu Bakı’ya gedmediğinizi söylediler. Ben de Size sormadan:-Mutlaka gelecektir-dedim.
            Değerli Hocam! Bakı’da nereye geddimse Siz de benimle idiniz. Her yerde sizi gördüm, sözlerinizi hatırladım. Hatırlıyor musunuz, 2003’ün güzel bir Haziran günü idi. Elçin muallim, onun güzel kızları Ayşen ve Aydan’la H.Aliyev adına Hava Limanında Sizi karşıladık. Elçin muallim Sizlere takdim etmek için kızların kucağını çiçekle doldurmuştu. Heyecanla uçaktan indiniz, karşıladık Sizi, kızlar gülleri size takdim ettiler, heyecanla aldınız, kokladınız, gözlerinizden iki damla yaş aktı çiçeklerin üzerin, dudakların titreye titreye:- Çok şükür, Allah’ım. Azerbaycan’ı görmek, onun çiçeklerini, güllerini koklamağı bana nasip ettin. Şükürler olsun… Ömür boyu bu günü bekledim, annem- babam, akrabalarım bu günü arzuladılar, hep Azerbaycan’da kan kardeşlerimiz var, onları görmek istiyoruz-dediler, arzuları yüreklerinde fani dünyaya “elveda” dediler. Şükür Allah’ım bana nasip ettin…
            Senin sözlerin hepimiz duygulandırdı, her kesin sözü boğazında düğümlendi, kaldı… Böyle hazin duygular içinde arabalara bindik. Her yanı dört gözle seyir ediyordun… Az kala Elçin Beye deyecektin ki, arabayı durdur, inim toprağı öpüyüm. Zaten Elçin Beyin evine ulaştığımızda sakin bahçenin içine gittin, çiçeklerin dibinden toprak aldın, öptün, en değerli, en kıymetli mücevher gibi yeniden yerine koydun… O zaman bir daha inandım ki, İsa Hocam Azerbaycan’ın vurgunudur, Azerbaycan fedaisi, Azerbaycan sevdalısıdır.
            Gittiğimiz günün sabahı Fahri Hıyabana gittik, oradan Azerbaycan şehitliğine, oradan Nuru Paşanın askerlerinin simvolik mezarlarını ziyaret ettik. Bir gözünüz gülüyordu, Azerbaycan’a gelmiştin, Karabag şehitleri, 20 Ocak şehitleri ve Nuru Paşanın ordusunda şehit olanları – kardeşleri kucag kucağa uyuyan gördüğün için, Azerbaycan’a geldiğin için, onların ölmez ruhunu sevindirdiğin için bir gözün gülüyordu. Fahri Hıyabanda Azerbaycan’ın ünlü insanlarının mezarlarını ziyaret ettin, heykellerinin önünde susup durdun. Dilinde bu sözler süzüldü:-gerçekten Azerbaycan’a sanata, sanatkâra değer verilir.
Azerbaycan azatlık mücahidi Ebülfez Elçi Beyin, Azerbaycan’ın tanınmış siyasi hadimi H.Aliyev’in mezarlarını ziyaret ettin, mezarların üzerin güller bıraktın…
            Azerbaycan Yazarlar Birliğindeki konuşmanızı unuta bilmiyorum Hocam… Her kes seni dinlemek yok, sözlerini su gibi içiyordular. Azerbaycan Türkiye kardeşliği hakkında ne güzel sözler söyledin. Her kes duygulandı. Televizyoncular, gazeteciler, dergilerde çalışanlar etrafınızı tuttular, sorgular, sualler… hiç bitmedi… Size fahri doktora, fahri profesör unvanı verilecekti… Ne kadar insan sizi kutlamaya geldi. Tebrik için size takdim olunan çiçekler, güller salonu gül bahçesine gönderdi… Sizin hakkınızda ne güzel konuşmalar yaptılar. “Vektör” Uluslar arası Bilim Merkezinin başkanı Prof.Dr.E.İsgenderzade, Asya Üniversitesinin rektörü Prof.Dr.C.Nagıyev, Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkan yardımcısı R.Macit, “Mehseti” dergisinin başyazarı, “Mehseti” Şairler meclisi Başkanı Doç.Dr.F.Leman, Bakı Devlet Üniversitesinin muallimi Doç.Dr.T.Abbashanlı, Nail Tan, H.İvgin, “Kitap Evi” İçtimai Birliği Başkanı Doç.Dr.S.Ahmetli, “Yada Düştü” dergisinin başyazarı N.Memmetli ve başkaları…Onlar o kadar çok ki…Konuşmayanlar üzüldüler, size yaklaşıp yürek sözlerini ilettiler…
            Sabahı gün Azerbaycan’ın eski başkenti güzel diyar Gence’ye gittik…Nizami Gencevi’nin ölmez ruhu Gence’de bizi bekliyordu..Trenden iner-inmez dünyaca ünlü, Türk dünyasının büyük şairi N.Gencevi’nin makberesini ziyaret ettik. Bakı’dan getirdiğimiz taze karanfilleri mezarın üstüne koydun ve dedin:-Ulu şair, ziyaretine geç geldik, ama onu bil ki, bir gün bile seni unutmadık, hep eserlerini okuduk, hep bura geleceğimiz günü düşünerek yaşadık. Şükürler olsun… Oradan Azerbaycan’ın en güzel gölü Gök göle gittik, Gence nehrinin kenarında yemek yedik. Oradan Karabag şehitlerinin mezarlarını ziyaret ettik. Defterin, kalemin elinden düşmedi. Hep notlar aldın, mezarların üstünü okudun, ağıtları yazdın…Sonra onları bir bir bana okudun, yine gözlerinde yaş damlaları..Üzüldün o gencecik canlara…Vatan toprağını al kanlarıyla suvaran yiğitlere üzüldün:
Azizim, soymayın,
Cellât derim soymayın,
Vatan deyip ölüyorum,
Beni mezara koymayın…

Azizim, diken oldu,
Diken de söken oldu.
Düğün elbisesi istedim,
Kefene büken oldu…
Bu ağıtlarda ne kadar derin felsefi anlam olduğu hakkında konuştun.
Gence’nin en ünlü parklarından birinde Azerbaycan’ın ünlü kadın şairi Nigar Refibeyli’nin heykeline güller koyduk, onun esrelerinden sohbet açtık. Nigar Beyin ailesinin üyeleri ilk demokratik (1918 yılında) Azerbaycan Cumhuriyeti döneminde üst düzeyde mesul işte çalışmıştır. Sen Nigar anımın “Ala gözlüm senden ayrı geceler”…şiirini ezbere söyledin. Bu şiirin sözlerine bestelenmiş şarkını da sevdiğini dile getridin…
            Çok değerli İsa Hocam… Azerbaycan’daki günler kuş gibi uçup gitti. Ayrılık demi geldi… Seni ve dostlarını Azerbaycan Hava Limanına getirdik… Yolboyu dönüp senden uzaklaşana, ama senden ayrılmak istemeyen Bakı’ya bakıyordun. Bunu sadece ben his ediyordum, çünkü biliyordum ki, Bakı’nı çok seviyorsun, ondan ayrılmak istemiyorsun. Ona göre sakince kulağına fısıldadım:-üzülme, Hocam, inşallah, yine geleceksin. Ne Bakı sana doydu, ne sen ona… Şimdi yeniden size diyorum:-Değerli İsa Hocam! Bakı, Bakı’daki kardeşleriniz, dostlarınız sizi çok özlemiş. Zamanınız olduğu zaman kısa bir kaçamak yapın Bakı’ya… Dostlarınız intizarda koymayın. Sizi seven Bakı’yı, sizi özlemiş Hazar’ı bir de ziyaret edin…Ben bu defa korkumdan Hazar’ın kıyısına gedmedim, çünkü Hazar Sizi getirmeği benden rica etmişti, ben ise sizsiz gedmiştim, mahcup idim hazar’ın yanında.. Hazar hep rüzgârlarını gönderdi yanıma, hep kulağıma: -Hazar İsa Beyi bekliyor –dediler. Ben bunu size iletiri, haberiniz olsun. Hazar’ı, Azerbaycan’ı üzmeyin..Azerbaycan sizi bekliyor, İsa Hocam…
            ***
KONUK YAZAR:
Prof. Dr. Tamilla Aliyeva Abbashanlı başardıklarıyla Türk Dünyasına güzel bir örnek
Prof. Dr. Müzeyyen BUTTANRI
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
2013 yılının Mart ayında, senelerce hasretle beklediği Profesör unvanı Osmangazi Üniversitesinden aldı. Heyecandan, sevinçten gözyaşlarıma hâkim olamadı. Bir zamanlar Türkiye’ye çalışmaya gideceğini, vatandaş olacağını ve orada Profesör unvanı alacağını düşünemezdi bile. Ama hayatta her zaman mucizeler oluyor. Bu defa da mucize onun kapısını çaldı. Ne güzeldir mucizelerle karşılaşmak. Profesör unvanını aldığı gün, birden bire dönüp geri baktı, bugüne kadar yaşadığı hayat bir sinema şeridi gibi gözlerim önünde serilmeye başladı. O şeritten ona 2 yaşında küçük bir kız gülümsüyordu. Ne kadar gülümsese de o küçücük yavrunun gözünde büyük keder vardı. Çünkü o kız annesinin nereye gittiğini bilmiyordu. Annesi ise onun gezdiği toprağın altında derin uykuya dalmıştı. Baba da ortalıkta yoktu, ailesinin yerle yeksan olduğunu gördükten sonra başını alıp Rusya’ya gitmişti. Bu dertler çocuğa azmış gibi bir de onun için kavgalar ediliyordu. Annesinin ailesiyle babasının ailesi bu çocuğu sahiplenmek için kavga yapıyorlardı. Babaannesi ve amcası defalarca sokakta arkadaşlarıyla oynayan çocuğu alıp kaçırmıştı…
Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Çocuk okula başladı. 4. sınıfa kadar dersleri hiç iyi değildi. Ne olduysa 5. sınıfta oldu. Birden bire okul birincisi oldu ve bu şevkle öğretim hayatı sonuna kadar böyle devam etti. 17 yaşında son sınıftaydı. Aylardan Şubat idi. Her taraf bembeyaz karla örtülmüştü. Neredeyse okula gitmek imkânsızdı. Ama o bir gün bile okuldan kalmamıştı. O gün de okuldaydı ki dersler henüz bitmeden onu eve getirdiler. Herkes onlarda idi. Kadınlar ağlaşıyordu. Şaşırıp kalmıştı. Bir kadın ağlayarak “Ah, yazık kız, baban da gitti, yetim kaldın…” Bir an dünya onun başına yıkıldı. “Şimdi bana yetim mi diyecekler? Hayır!” Uzaktaydı babası. Yardım etmiyordu, arayıp sormuyordu ama hayatta idi, o zaman yetim değildi, şimdi ise…
O sene üniversite sınavını kazanamadı. Ama okuyacak, hayatını kurtaracaktı. Yoksa hayat acımasızdı ve ayakları üstünde durması gerekirdi. İkinci sene kazandı üniversiteyi. İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon Bölümü’nde okuyordu. Kendi yağıyla kavruldu, Radyo ve televizyon için programlar hazırlıyor, iyi para alıyordu, aynı zamanda onu büyüten, ona annelik yapan teyzesine de para gönderiyordu.
Beş sene süren öğrencilik yılları kuş gibi uçup gitti. Son sınıfta nişanlandı, üniversite biter bitmez de evlilik… Bir seneden sonra ilk bebek… Bir taraftan iş arıyor, bir taraftan da radyo ve televizyonda yine program yapıyor, para kazanıyordu. Bir gün yolda Dekanına rastladı. Dekanın ilk sözü “Çalışıyor musun?” oldu. “Hayır, iş bulamadım.” deyince, “Bir elemanımız doğum iznindedir, bir yıl sonra gelecek. İstersen onun yerinde çalış.” dedi. Buna çok sevindi. Bir yıl çalıştı ama işin sahibi bir yıl sonra gelince yine işsiz kaldı. Ama bu sefer de Filoloji Fakültesi’ne geçti. 1987’ye kadar orada çalıştı. 1987 yılında “Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya Edebiyatları” (10.01.05) ve “Azerbaycan Edebiyatı” (10.01.03) branşları üzerine “Azerbaycan -Amerika Edebi İlişkileri” konusunda hazırladığı doktorasını 1992’de savundu. Doktorasını savunurken Azerbaycan’da Amerikan edebiyatı üzerine çalışan profesör olmadığı için Jüriye Gürcistan Cumhuriyeti’nden iki profesör davet edildi: Maya Natadze, Davit Laşkaradze.
Doktorasını savunduktan sonra yardımcı doçent kadrosuna atandı, 1996 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ve Atatürk Kültür Merkezi’nin düzenlediği uluslararası bilgi şölenine katıldı. Türkiye’yi, Karadeniz sahillerini çok merak ediyordu. Bu yüzden Ankara’ya uçak biletini Trabzon üzerinden aldı. Karadeniz’in çılgın dalgalarını seyrede seyrede Ankara’ya geldi. Sabah saat 10.00’da bilgi şöleni başlamıştı ama içi içine sığmıyor, hayal bile edemediği bir konumda şölene davet ediliyordu. Çok konuşkan, sıcakkanlı idi. Herkes ile tanışıyor, kendisini onlara tanıtıyordu. Kültür Bakanı Oktay Agâh Bey ile tanıştı, onunla resim çektirdi. Sempozyumda sunacağı bildiri, Amerika Kızılderililerinin eski Türkler olduğu konusundaydı. Heyecanlı, sempatik Azeri lehçesiyle yaptığı konuşma sonunda ilgi gördü. Hatta birkaç üniversitenin yöneticilerinden “Bizimle çalışmaz mısınız?” diye teklif bile almıştı. Bunu hiç düşünmemişti ama “Neden olmasın!” diye aklının bir köşesine de kaydetmeyi unutmadı.
Azerbaycan’a döndü ama içi içine sığmıyor, bu konuyu düşünmeden edemiyordu. Sonunda Türkiye’de çalışmasının çocuklarının eğitim masraflarını hafifleteceğini, ailesinin daha iyi şartlarda yaşaması gerektiğini düşününce kararını verdi. Konuyu ailesine açtı. Konuşuldu, tartışıldı. Bakü Üniversitesi’ndeki yerini de kaybetmek istemiyordu. Gerekli bilgileri aldı ve müracaat başvurusunu Türkiye’deki iki üniversiteye yaptı: Zonguldak ve Osmangazi Üniversitesi. Her gün buralardan bir haber gelmesini bekliyor, günlerin, ayların nasıl geçtiğini bilmiyordu. Nihayet Osmangazi’den haber geldi. Çalışmalarını göndermesini istiyorlardı. Uçuyordu mutluluktan. Hazırlıklarını yapıp dosyasını gönderdi. Nihayet beklediği o güzel haber, 1998 yılının Aralık ayında geldi ve 21 Aralıkta, Osmangazi Üniversitesinde yeni açılmış Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde işe başladı.
2002’nin Eylülünde Azerbaycan’a geri döndü. 4 senedir Karabağ’da askerlik yapan oğlu dönmüştü askerden. Onu evlendirdi. Dört ay sonra da küçük oğlu dünya evine girdi. Türkiye’de kazandıkları yetmediyse de biraz da ata yadigârı bir şeyler satılmış, iki çocuğunu da sahiplerine teslim etmişti. Beyi alışmıştı yalnız kalmaya. Çünkü onun geçimini de temin işini üzerine almıştı. Ancak duramıyordu artık Azerbaycan’da. Tekrar Türkiye’ye dönmek istiyor, sık sık “İki devlet tek millet!..” dediği, Azerbaycan’dan sonra ikinci vatan bildiği Türkiye’nin özlemiyle yanıyordu.
İki sene Azerbaycan’da kaldı ama bir an bile Bakü’den sonra ikinci şehri olarak bildiği Eskişehir’i, OĞÜ’yü unutamadı. Hep rüyalarında çalıştığı bölüme geliyor, gözyaşı içinde uyanıyordu. Türkiye’nin karasevdalısı olmuştu. Eskişehir’deki dostlarına mektuplar yazıyor, mailler gönderiyor, hasret cümleleri yazılarından taşıp dökülüyordu. Bir gün hasretini sayfalara döküp Eskişehir’deki “Sakarya” gazetesine gönderdi. Orada yazıyı okuyanlar ona mektuplar yazmaya başladılar.
Yeniden OGÜ’ de işe başlamak istiyordu. Bazı olumsuzluklar olmuş ise de pes etmiyordu. Sonunda hayallerine 2004 Temmuzunda kavuştu. Böylece Eskişehir hasreti de bitmiş oldu. 2009 Ocağına kadar yine Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çalışmasını sürdürdü. Bu tarihten sonra Azerbaycan’a kesin bir dönüş yaptı. Bakü Üniversitesi onu geri çağırıyordu. Birkaç ay sakince idare ettiyse de baharla birlikte yeniden Eskişehir sevdası düştü gönlüne. Leylaklar açmıştı. Onları seyrettikçe kafası karışıyor, Necla Özdemir Salonu’nun yanındaki bahçedeki leylakları hatırlıyordu. Sevdası yeniden depreşmişti. Bakü’de duramıyor, gündüzleri geçiyorsa da geceleri Eskişehir sokaklarında, üniversite bahçelerinde dolaşıyordu. “Ben onlarsız kalamam!..” dedi ve atladığı gibi uçağa yeniden Eskişehir’e geldi. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yönetim değişmiş, yeni yönetim: “Size ihtiyacımız yok.” demişti. Büyük hayal kırıklığına uğradı. Bu çılgınca aşkının karşılığı, “Size ihtiyaç yok!” idi. Şehirde pek çok dostu vardı. Herkes onun için bir şeyler yapmak istiyor, onun yeniden Eskişehir’de çalışması için teşebbüse geçiyordu. Müracaatını “Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü”ne yaptı. Sonunda kabul edildiği haberini aldı. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi. 1 Ekimde Bakü-Ankara uçağına atladığı gibi Ankara’ya indi. Anadolu toprağına bastığı gibi toprağı kokladı, öptü, başının üzerine koydu. Eskişehir’e gelmek üzere otobüse bindiğinde içi içine sığmıyor, yol bitmek bilmiyordu. Şehrin girişinde gözyaşları Nisan yağmuruna döndü, ağladı, ağladı…
Sağ olsun senelerce evlerinde tuz-ekmek paylaştığı dostları onu otogarda karşıladılar. Onu kendisi için hazırladıkları eve getirdiler. İlk işi balkona çıkıp Eskişehir’e seslenmek oldu: “Canım Eskişehir’im, ikinci vatanım benim!.. Canım sana feda!.. Çok özledim seni! Artık burada mesken salacağım; sensiz kalamıyorum!..” Bir daha ayrılmayacağına dair içinden yeminler etmişti. Öyle de oldu. 2012’de Türk vatandaşlığına geçti. Bütün diplomalarını YÖK’e onaylatıp Türkiye’den denkliklerini aldı.
Ne zaman Azerbaycan’a gitse, oradaki üniversite arkadaşları, biraz da kıskançlıkla “Gittin Türkiye’ye, oralarda para kazandın ama profesör olamadın.” dedikçe, içi yanıyordu. “Acaba burada nasıl Profesör olabilirim?” diye soruşturmaya başladı. Aslında Türk vatandaşlığına geçince yabancılar kadrosunda çalıştığı için ona yeni bir kadro gerekti. “Bu üniversite bana yeni bir kadro verir mi?” diye düşünürken cesaretini toplayıp 2012’nin Aralık ayında rektörünün yanına gitti. Olmaz denirse başka bir üniversiteye gidecekti ama gönlü buradan ayrılmak istemiyordu. Nelerle mücadele etmişti. Adeta kaderini zorla değiştirmek için onunla baş başa mücadele etmiş, pek çok badireler atlatmıştı. Ömrü iş bulmak, çalışmak, para kazanıp ailesine doğru dürüst bir hayat sunmak için geçmişti. Bu arada onur mücadelesi de veriyordu. Rektörle konuşması çok iyi geçmişti. Büyük minnet duyuyordu ona. On küsur yıldır bu üniversitede çalışıyor, on beş senedir doçent kadrosunda bulunuyordu. Yere göğe sığamıyordu. Kimseye bir şey söylemese de her akademik kadroda bulunan kişi gibi onun da son hedefi Profesör olmaktı. Sevinçten ne yapacağını bilmiyor, dosyalarını hazırlamak için büyük bir heyecan duyuyor, kimden yardım alacağını bilemiyordu. Dostları da o günlerde yurt dışındaydılar. Kadro ilânını 18 Aralık 2013’te gazetede görünce sevinçten bayılacak gibi oldu. Bazı olumsuzluklar yaşadıysa da sonunda dosyalar Rektörlüğe, oradan jürilere gitmişti. İnanamıyordu hâlâ olanlara. Bütün hayatı, dostları, dost bildikleri, gerçek dostlar, sevenleri ve sevmeyenleri birer birer gözünden geçiyor, jürilerden raporlar gelinceye kadar gecesi gündüzü birbirine karışıyordu. Rüyada gibiydi. Herkes ile iyi geçinirdi, herkese dostça davranıyordu ama ne olmuştu bu insanlara. Onun profesör olması niye bazılarına iyi gelmiyordu. Aslında o herkesin güzel anlarını paylaşmıştı dostça. Demek ki insanın altmış yaşında da öğrenecekleri vardı. Bu durumu Azerbaycan’daki arkadaşlarının onu eleştiren sözlerine de bir yanıt olacaktı. Yine de doğrunun yardımcısı Allah’tı. Gerçek dostlar, hak bilir yöneticiler vardı.
Mart ayının 6’sında Üniversite Yönetim Kurulu ona Profesör unvanı verdi, 13 Martta Mardin’e Nevruz paneline katılacağı için cübbe giyme töreni 20 Mart’a ertelendi. 20 Mart onun hayat defterine altın harflerle yazıldı. Dünyaca ünlü sanatçı, Türk halkının çok sevdiği insan Zeynep Hanlarova bir şarkısında: “Dünyanın hoşbahtı benim dünyada” diyor. O gün var gücüyle bütün Anadolu’ya, oradan Azerbaycan’a, Eskişehir’e, ESOGÜ’ deki herkese, bütün insanlara, “Ben emeğimin karşılığını aldım, Profesör oldum.” demek istiyordu ve yaptı da. Herkese “Uçmağa kanadım yok!” diyordu.
Evet, üç ülkeden üç diploma almıştı, üçünü de alnının akıyla aldı. Hiç kimsesi yoktu, orta yerde onun bunun elinde büyümüş, sonunda bütün arzularına kavuşmuştu. Doktora diplomasını Moskova’dan, Doçentlik diplomasını özgürlüğünü henüz kazanmış özgür ülkesi Azerbaycan “Ali Attestasiya Komisyonu”ndan, Profesörlük diplomasını 13 yaşından beri görmek istediği, sadece rüyalarında gördüğü, hayallerinde gezip-dolandığı güzel Anadolu’dan, Türkiye’den ve 1998’den beri ona kucak açan, dertlerine sevinip kederine ağlayan canı kadar sevdiği Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden aldı. O hep şu sözleri fırsat buldukça tekrarlıyor: “Üçüncü diplomam en aziz diplomam. Seni seviyorum üniversitem! Sana çok borçluyum ESOGÜ! Sana minnettarım…”
Prof. Dr. Tamilla ALİYEVA, ilginç yaşamında başardıklarını, Türk dünyasına güzel bir örnek olarak sunuyor, yeni unvanının sağlıklı ve uzun bir yaşamda hayrını görmeni diliyoruz.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

KONUK YAZARLAR: İsmail KARA, Aysel AL, Prof. Dr. Tamilla ABBASHANLI

KONUK YAZARLAR: İsmail KARA, Aysel AL, Prof. Dr. Tamilla ABBASHANLI

KONUK YAZAR:
YAZMAYA DOYMAYAN ADAM;
İSA KAYACAN
İsmail KARA
Benim yakından tanıdığım bir şair ve yazar dostum var. Onunla yaklaşık elli yıl önce tanışmıştık. Daha sonra dost olduk. Belki de bizi birbirimize yaklaştıran en önemli şeylerden biri, yaşantımızdaki ortak paydalardan bazıları idi.
O, Burdur’un Tefenni ilçesine bağlı Ece köyünde doğmuş, geleceğin yollarında kendi emin adımlarıyla yürümüş, düşmeden merdivenleri basamak basamak çıkmış ve yukarılarda oturmuştur. Bunu yaparken de pes etmemiş, engellere teslim olmamış, zafere ulaşmıştır.
Ben de Kastamonu- Araç ilçesinin Akıncılar (Daprak) köyünde doğdum. Fakir bir ailenin çocuğuyum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Araç’ta bitirdikten sonra liseyi Kastamonu’da okuma imkânım yoktu. Sınavına girerek kazandığım Ankara Maliye Okulu; hayatımda yeni bir ufuk açmıştı. Sonuçta Maliye teşkilâtının bir memuru olmuştum.
İkinci paydaş noktamız, yazmayı sevmekti. Yazılarımızla mesajlar vermek ve daha geniş kitlelere sesimizi duyurmaya çalışmaktı. O, bu konuda çok azimliydi. Yazdığı yazıları Anadolu basınında paylaşıyor ve her geçen gün adını altın harflerle basın tarihine kazıyordu. Bununla da kalmıyor, kitap üstüne kitap yayınlıyor ve bugün eserinin sayısını 130 un üstüne çıkarıyordu.
Buraya kadar yazdıklarımdan, kimden bahsettiğimi onu tanıyanlar hemen anlamıştır. İsa Kayacan’dan söz ediyorum. Kayacan, yukarıda değindiğim konuların dışında doktorluk ve profesörlük payelerini de anasının ak sütü gibi alıyordu.
Prof. Dr. İsa Kayacan, çalışmalarını zevkle yapıyordu. Bugünlerde sağlığı bozuk, tedavi görüyor. Ama o yazma şevki hiç kırılmadı. Operasyon geçirmesine, evden pek çıkmamasına rağmen, yine yazmaya ve yazdıklarını basına ulaştırmaya devam ediyor.
Ben azıcık rahatsız olsam, işten güçten elimi ayağımı keserim adeta… Kayacan dostumu, içindeki volkan hiç tükenmediğinden dolayı kutluyorum.
Geçenlerde (09.03.2013 de), Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de bulunan VEKTÖR Beynelhalg Elm.Merkezi’nce; “Türk matbuatının gelişimde gösterdiği üstün hizmetleriyle, İsa Kayacan’a, Azerbaycan ağırlıklı yazı, araştırma ve haberleri göz önünde bulundurularak “ verilen; Uluslararası Türk Dünyasına Hizmet Altın Madalyası ‘nı törenle aldı. Başarısını bir kere daha tarihe kaydettirdi.
Sözü uzatmıyor ve Profesör Dr. İsa Kayacan dostumu bir kere daha kutluyorum.
            ***
KONUK YAZAR:
Simav'da, 18. Eynal Kaplıcaları
Şairler Şöleninin Ardından
Aysel AL
AYSEL AL
Belediye Başkanlığının davetlisi olarak katıldığım Simav da 18. düzenlenen Eynal Kaplıcaları Şairler Şöleni muhteşem bir organizasyonla gerçekleşti. Üç gün süren şölen pek çok ilden gelen şiir sevdalısını Simav'da buluşturdu.
"Eynal Kaplıcaları Şiir Şöleni" 17-18 ve 19 Mayıs 2013 tarihleri arasında coşku ve duygu yoğunluğu içerisinde gerçekleşti.
Şölen 17 Mayıs Cuma günü saat 20'de Eynal Kaplıcalarında yenilen akşam yemeğinin ardından Belediye'nin Kültür Müdürü Mustafa Teneke'nin açılış konuşmasıyla başladı.
Mustafa beyin rahmetli Simav'lı şair Asım Kısmet'in anısına hazırladığı slayt gösterisinin ardından Simav şiir şölenlerini başlatan ve uzun süre başarıyla devam ettiren Osman Karaaslan'ın duygu yüklü konuşması takdire değer bir vefa örneğiydi. 
Kayseri'den gelen Alim Gerçer, Elazığ'dan gelen Mahir Gürbüz, Simav’dan katılan Canan Yıldırım Ceylan, yine Simav'dan katılan Naciye Ambarcı, Kütahya Merkezden İsa Kahraman, Ankara'dan İsmail Tunç,  değişik illerden gelen şairlerin şiirlerini okumaları ile devam etti. 
Programın ikinci günü Yeşilköy Değirmen restoranda alınan kahvaltının ardından Simav 'ın  Çalışkan ve Başarılı Belediye Başkanı Kasım Karaman makamında  ziyaret edildi.
Merhum şair Asım Kısbet'in mezarının ziyareti duygu yoğunluğunu artırdı. Mezarının başında Ankaralı şair Murat Duman'ın Yasin okuması programın en anlamlı ve en özel anlarından birini oluşturdu.
Yaş Kütüğüne şairler şöleni çivisinin çakılmasının ardından Gölcük Mesire yerinde şölen devam etti. Gölcükte manzaranın muhteşemliğinin yanında bir de yöresel kıyafetli hanımların odun ateşinde yaptıkları gözleme ve yayık ayranı güzelliklerin sayısını artırdı.
Şiirler okundu, şarkılar söylendi.
Gölcükteki Mesire yeri tam bir bayram görüntüsü ortaya koydu.
Aylin Erginer'in başarılı sunumuyla devam eden program aynı gün saat "20'de Eynal Kaplıcalarında yenilen akşam yemeğinin ardından Belediye Başkanı Kasım Karaman'ın konuklara verdiği hediyeyle ikinci gün tamamlandı.
Programın üçüncü günü yine Yeşilköy Değirmen restoranda yapılan kahvaltının ardından isteyen şairler 19 Mayıs törenlerine katıldılar.
Bu tür organizasyonların edebiyatımıza önemli katkılar sağlayacağına olan inancımla başta Belediye Başkanı Kasım Karaman, Belediye Kültür Müdürü Mustafa Teneke olmak üzere emeği geçen herkese tebriklerimle teşekkürlerimi sunuyorum.
            ***
KONUK YAZAR:
KURTULUŞ GÜNÜN MÜBAREK, 
CANIM AZERBAYCANIM...
                                               Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi,
Fen Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi
Azerbaycan-kayalarda biten bir çiçek,
Azerbaycan –çiçeklerin içinde kaya.
Benim gönlüm bu toprağı vasıf eyleyerek,
Azerbaycan dünyasından bakar dünyaya...
Azerbaycan- mayası nur, gayesi nur ki,
Her taşından alev dilli ok ola bilir.
Azerbaycan-Türkiye denilende ayağa dur ki,
Ana yurdun kalbine dokuna bilir...
(Azerbaycan’ın Halk Şairi Memmed Araz)
*** 
             Tarihten bellidir ki,  1917 yılında halkların hapishanesi sayılan Çar Rusya’sında Şubat burjuva-demokratik inkılâbı zafer çaldı. Bu dönemde Azerbaycan’da siyasi süreç ve milli harekât özünün yeni merhalesine dâhil oldu, karşısına asıl siyasi vazifelerin halli maksadını koydu. Azerbaycan Türkleri ve onların milli harekâtının liderleri Rus Çarı Nikolay’ın devrilmesi haberini sevinçle karşıladılar. Azerbaycan milli harekâtının en görkemli nümayendesi olan M.E. Resulzade yazıyordu: Rusya’nın bütün halkları arzuladıkları maksada ulaştılar. Bütün halkların düşmeni olan kan içen despot devrildi.
Ama bu devrilme Azerbaycan’a bir şey vermedi. Yer altı, yerüstü servetle zengin olan, üstünden en önemli yol olan İpek yolunun geçmesi, Avrupa ile Asya’nın köprüsü olan, strateji mevkiden elverişli mevkide olan Azerbaycan savaş alanına çevrildi. Savaş komşulardan başladı, Avrupa’ya kadar uzandı. Önce Ruslar ve Ermeniler savaşa karşı çıkan, dost ve barış içinde yaşamak isteyen Azerbaycan Türklerine karşı savaş açtılar. Ermeniler Azerbaycan’ı ele geçirmeye çalıştılar. Bir yandan Bolşeviklerin başkanı V.İ.Lenin’in “uykuları çekildi”. Gece-gündüz etrafındakilere :-Azerbaycan’ı elden vermek olmaz. Azerbaycan ele bir yağlı tikedir ki, onu versek, çok şeyi kayıp etmiş oluruz.  Bakı nefti gerçekten Lenin’in uykularını kaçırmıştı. Onun Bakı petrolü hakkında dediği fikirler Lenin uzak gören olduğunun kanıtıdır. Çünkü II. Dünya Savaşında Bakı petrolü Rusya’nın Almanya’nı yenmesine imkân sakladı.
            1918 yıllarında Ermeniler komşuluğa, Azerbaycan Türkleri ile bir sofrada yedikleri ekmeğe hıyanet ettiler, onlar Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde Türkleri katliam ettiler Sadece Bakıda 10 bin günahsız insanı öldürdüler. Taşnak S.Şaumyan yalandan inkilapcı kılıfına girerek Azeri Türklerinden kısas aldı. Açıktan-açığa söyledi:-Ben bura Sovyetleri savunmağa gelmedim. Ben bura yıllarca Türklere beslediğim nefreti hayata geçirmek için geldim. S.Şaumyan Azerbaycan’dan toprak almakla “Büyük Ermenistan”ın haritasını çizdi. Bu haritaya Gürcistan ve Türkiye topraklarının bir hissesi de dahil idi. Azerbaycan’ın siyasi liderleri bu zorluklar içinde Azerbaycan Demokratik Respublikasının temeli koydular.  Büyük siyasi lider azatlık mücahidi M.E.Resulzade bunu çok yüksek değerlendirerek yazıyordu:-Azerbaycan Müslüman aleminde  ilk Respublika ve Türk aleminde ilk devlettir.
İlk bakışta karıp görünen beyanatımın ikinci bölümü ola bilsin ki, Sizleri tecüplendire bilir, lakin aslında gerçekten de böyle idi. Türk menşeli bütün devletler başlıca olarak dini temel üzerinde karar tuttukları halde Azerbaycan Respublikası çağdaş milli-madeni müstakillik temeline, Türk milli-demokratik devlet kuruluşu zeminine esaslanmaktadır ve bu bakımdan bizim Respublikamız ilk Türk devletidir”.
            1918 yılı Mayıs ayının 30-da Azerbaycan’ın öz istiklalini ilan etmesi haberi radyo-telegramlarla dünyanın esas siyasi merkezlerine-İstanbul, Berlin, Viyana, Paris, Londra, Roma, Washington, Sofya, Budapeşte, Tahran, Madrid, Haaka, Moskova, Stokolm, Kiev, Kopenhag, Tokyo’ya aşağıdaki mazmunda ulaştırılmıştır:-Dış İşleri Bakanlarına. Gürcistan’ın çıkması, Federatif Zakafkaziya Respublikasının çökmesinden sonra Azerbaycan Milli Şurası 1918 yılının Mayıs ayının 28-de Doğu ve Güney Kafkaslardan oluşan Azerbaycan’ın istiklaliyetini ilan etmiş,  Azerbaycan Respublikası yaranmıştır. Hükümetimiz muvakkati olarak Yelizavetpol (şimdiki Gence) kentinde yerleşmiştir.  İmza: Hoyski, Azerbaycan Prespublikasınin Nazirler Şurasının Başkanı.
ADR (Azerbaycan Demokratik Respublikasının kısa adı) yarandığı ilk günden komşu halklarla ve devletlerle hoş meramlı, sıcak komşuluk münasebetleri yaratmak istikametinde ilk adımlarını attı, arazi bütünlüğünü korudu, acele tedbirler gördü. O zaman Azerbaycan yüz ölçümü 1113,895 Kv.Km idi. Bu günkü yüz ölçümü ile kıyaslamada bu yüzde 11 faiz daha fazla idi. Ermeniler Rusların kalbine yol bularak Azerbaycan toprağından parça parça koparmış, 1990’ı yıllarda ise Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini tamamen işkal etmişlerdi.
4 Haziran 1918 yılında Azerbaycan’la Türkiye arasında sulh ve dostluk hakkında mukavele imzalandı. Mukaveleni Azerbaycan taraftan Milli Şuranın başkanı M.E. Resulzade, Dış İşleri Bakanı M.G. Hacinski, Türkiye taraftan Milli Şuranın başkanı ve Adliye Bakanı Halil Bey, Türk Ordularının komutanı Vehip Paşa imzaladılar. Bu mukaveleye göre, Osmanlı Devleti ihtiyaç olduğu zaman Azerbaycan hükümetine askeri yardımda bulunacaktı. Aynı zamanda bu mukavele ile Türkiye Azerbaycan hükümetinin müstakilliğini tanımış oldu.  16 Haziran’da Azerbaycan hükümeti Tiflis’ten Gence’ye göçtü. O zaman Nuru Paşanın 300 askerlik ordusu Gence’de idi. Azerbaycan burjuvası yeni hükümetten ihtiyat ediyordu. Gence’de gerçek hâkimiyete malik olan, ama düzgün malumatı olmayan Nuru Paşa Gence’ye gelmiş, Milli Şuranın üyelerini tanımak istemedi, onları kabul etmedi.
Bu ise Gence’de Milli Şuraya inamsızlığı artırdı. Nuru Paşanın müşaviri Ahmet Bey Ağayev Milli Şura ile danışıklara başladı, bundan sonra işler kendi yoluna düştü. 
            1918 yılı Haziran ayının 18’de Azerbaycan devletinin numayende heyeti M.E. Resulzade, A.Sefikürdski, H.Hasmemmedov danışıklar için İstanbul’a geldi. Türkiye hükümeti ile konuşmalar altı ay sürdü. Sonuçta Azerbaycan’ın istiklaliyeti saklanıldı.
            27 Haziran 1918 yılında Azerbaycan dili devlet dili ilan olundu.  9 Kasım 1918 yılında üç renkli Azerbaycan Bayrağı kabul edildi. Bayrağın üç rengi Türk milli Medeniyetinin, çağdaş Avrupa demokratiğinin, İslam sivilizasiyasının simgesi idi.
1919 yılı Mayısın 28’de ilk defa olarak Azerbaycan müstakilliğinin birinci yıldönümünü bayram etti. Bu münasebetle geçirilen toplantıda M.Resilzade diyordu:- Yaşasın Azerbaycan! Yaşasın azatlık. Bizim azatlığımıza yönelen kirli eller lanete gelsin.  28 Mayıs Azerbaycan’ın Milli Bayram Günü ilan edildi. 
            Azerbaycan ele bir servet idi ki, ona birçok devletler göz dikmiştiler. İngilizler, Almanlar Ruslar,  Farslar, Ermeniler... 1813–1828 yıllarında olduğu gibi yine de Ruslar güçlü çıktı. Cemi 23 ay yaşayan Azerbaycan Demokratik Respublikası 2 yaşı olmadan Rusların vahşi Kızıl Ordusu tarafından beşiktece boğuldu.
            Geçmiş SSRİ’de totaliter rejimin dağılması ile Azerbaycan yeniden azatlığına kavuştu. 1991 yılı Ekim ayının 18’de Azerbaycan Respublikası yarandı ve müstakilliğini bütün dünyaya ilan etti. Bu defa da onun bağımsızlığını ilk tanıyan ilk devlet Türkiye oldu.
            Bu gün Azerbaycan’ın yüz ölçümü 86,6 bin kv. Km.dir. Nüfusu dokuz milyondur.  Başkenti Hazarın kıyısında yerleşen büyük liman kenti Bakı’dır, nüfusu 2 milyondur.  Azerbaycan Avrupa ile Asya’nın kavuşumunda yerleşir, Nadir geosiyasi duruma maliktir Eski dönemden bu güne gibi ticaret yolları, uluslar arası kültürel ve iktisadi ilişkiler için ehemmiyetini koruyup saklamıştır. Bu ülkeni Antik dönemden beri eserlerinde anlatan tarihçi ve seyyahlar onun efsanevi güzelliğinden, nadir petrol ve gaz yataklarından yazmışlar.
           Azerbaycan Doğu’dan Hazarın suları ile ahate olunmuş, Kuzeyden Rusya, Kuzey Batı ve Batıdan Gürcistan ve Ermenistan, Güneyden Türkiye ve İran’la komşudur.  Azerbaycan’ın terkibinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti var.
           Azerbaycan doğal nimetlerle dolu ülkedir.  Onun nadir iklim örtügü vardır. Dünyada mevcut olan iklimin dokuzu bu ülkededir.  Subtropik iklimi mevcuttur. Azerbaycan arazisinin yüzde altmış faizi subtropik zonada yerleşir. Burada yılda iki veya üç defa mahsul almak olur. Azerbaycan dağlar, düzengahlar ülkesidir. En büyük nehri Kür ve Aras’tır. Azerbaycan’da 200’den fazla göl vardır. Azerbaycan çevrebilim yönden en temiz ülkedir. Burada petrolden istifade etmekle insanları tedavi ediyorlar.  Naftalan sağlamlık ocağı buna örnektir. Azerbaycan’ın koruklarında milyondan fazla kuş türü var.  Dünyanın en değerli balık türü Hazar’dadır. 
            Bu gün Azerbaycan’ın toprağının yüzde yirmi faizi Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. Bir milyondan fazla göçmeni var. Azerbaycan’ın genç Cumhur Başkanı Sayın İlham Aliyev Ermenilerin işkâlı altında olan Karabağ’ı  azat etmek için ciddi işler görüyor.  Geç –tez Karabag  yine de azatlığına kavuşacak, bu toprağın  insanları öz yurt-yuvalarına geri dönecekler. Azerbaycan’ın üç renkli, ay yıldızlı bayrağı Karabağ’da dalgalanacak...
            VE son olarak:- Her zaman olduğu gibi Karabağ’daki zaferimizi bayram ederken  her zamanki gibi yine bizi kutlayan ilk devlet canımız kardeşimiz Türk halkı, Türkiye devleti olacak, Karabag’ın başkenti güzel Şuşa kentinde, onun yerleştiği Cıdır ovasında, Hocalı’da, Hankenti’nde, Ağdam, Fuzuli kentlerinde düzenlenen şenliklerde hâlâyı çekenler Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin her yerinden Karabağ’a geden kardeşlerimiz olacak...
Kurtuluş Bayramın Mübarek,  Can Azerbaycan! Türkiye ve Azerbaycan-Bir Millet İki Devlet’tir! Kimse bizi ayıramaz. Azerbaycan adlı kardeşinin sevincine ortak olan Canım Türkiye’m gözün aydın!
Bir milletiz, iki devlet,
Aynı arzu, aynı niyet,
Her ikisi Cumhuriyet
Azerbaycan -Türkiye!
Birdir bizim her halimiz,
            Sevincimiz, melalimiz.
            Bayraklarda hilalimiz,
            Azerbaycan-Türkiye!
            Ana yurtta yuva kurdum,
            Ata yurdumuza-Türkiye’mize gönül verdik,
            Ata yurdumuz, ana yurdumuz
            Azerbaycan-Türkiye!

22 Mayıs 2013 Çarşamba

KONUK YAZAR: "Tamilla Aliyeva ABBASHANLI"


AZERBAYCAN’IN  TÜRKİYE’DEKİ  KÜLTÜR  ELÇİSİ DOÇ. DR. TAMİLLA ALİYE’VA (ABBASHANLI) PROFESÖR OLDU
            2012 yılı, Ağustos ayında Türk vatandaşı olan Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Tamilla Aliyeva (Abbashanlı) 9 yıllık doçentlik sürecinde 3 bin puanlık çalışmalarını içeren bilimsel verilerini 3 klasörde toplamış ve yetkili mercilere sunmuştur. Çalıştığı Üniversitede üstlerinin de takdirini kazanan Abbashanlı 2013 yılı, Mart ayında profesör olmuştur.
            Profesörlük tezi olarak da “Çağdaş Türkiye ve Azerbaycan Şairlerinin Şiirlerinde Evrensel Temaların Karşılaştırılması” adında, 4 yıllık, yoğun bir çalışma sonucu kitaplaştırdığı bir eser yazmıştır.
Sayın Abbashanlı’nın profesörlüğünü onaylatan bu eseri, bu yazımla, kısa bir tanıtım bile olsa sizlerle paylaşmak istiyorum. Şöyle ki:
            Eser,
            1-Giriş ,
            2- Çağdaş Türk Şiiri,
            3- Çağdaş Azeri Şiiri,
            4- Türk Şairler,
            5- Azeri Şairler,
            6- Çağdaş Türk ve Azeri Şairlerinde Evrensel Temaların Karşılaştırılması,
            7- Sonuç diye yedi bölümden oluşmaktadır.
            Şair olarak Türkiye’den Feyzi Halıcı, Muharrem Kubat, Abdullah Satoğlu, Azerbaycan’dan Bahtiyar Vahapzade, Memmed Araz ve Neriman Hasanzade alınmış. Sözü edilen şairlerin şiir kitapları tek tek taranmış, şiirlerine konu ettikleri vatan, doğa ve aşk konuları karşılaştırılmıştır. Hatta bu karşılaştırılmalarda zaman zaman dünya şairlerinden de alıntılar yapılmıştır.
            Yazar, kitabında konu ettiği şairlerin şiir dünyasını Feyzi Halıcı için: “Dünya ve Türk kültürünün, özellikleri, folklodu, şiir sanatını çok derinden bilmektedir.” (S.45)
            Muharrem Kubat için: “Çağdaş Türk şiirimizin önde gelen şairlerinden biridir. Şiir kitaplarının sayısı 10’u geçmese de yazdığı şiirler insanların kalbinde taht kurmuştur.” (S.62)
            Abdullah Satoğlu için: “Çağdaş Türk şiirinin ağırılığını omuzlarında gezdiren şairlerden biridir.” (S.77)
            Bahtiyar Vahabzade için: “Şiirlerinde tükenmez hayat kuvveti halk hayatı ile sıkı temasta, halk arzularına, dileklerine, düşüncelerine kırılmaz tellerle bağlı olmasıdır." (S. 94)                                         
            Memmed Araz  için. “Şiirlerinde Azerbaycan ruhu, vatan duygusu ideaları önde gelmekteydi.»”(S.112)
            Neriman Hasanzade için : “Azerbaycan tarihini de derinden bilen, onun karanlık sayfalarına inebilen, bu karanlık sayfalara şiirlerinde ışık tutabilen şairdir.” (S.136) diye tanımlamıştır.
            Ayrıca, bahsi geçen kitapta şairlerin özgeçmişini, yazdıkları şiirlerde evrensel tema olan vatan, doğa, aşk konularında dile getirdikleri şiirleri enine-boyuna, hatta mısra mısra incelemiş, Türk ve Azeri edebiyatına armağan etmiştir.
            Vatan konusunu işlerken, örneklemek gerekirse, Feyzi Halıcı vatan için:
            “Seni duydum, seni bildim, yaşadım çiçek-çiçek,
            Seni söyleyeceğim bütün gücümle ölene dek.” (S.49) derken,
            Bahtiyar Vahabzade:
            “Elime, obama ben vurulmuşum             
            Bir elde doğulup,                  
            Hoşbahtım ki ben,                
            Büyük bir vatana oğul olmuşum.” (S.99) demektedir.
            Muharrem Kubat Anadolu’yu
            “Bitektir toprağın, yücedir dağın,
            Salkım salkım üzüm yüklüdür bağın,
            Koca yunus olmuş  sevgi yumağın,
            Çayına , seline kurban olayım.” (S.68) diye şiirleştirirken,
            Memmed Araz:
            “Ana yurdum her taşıma yüz koyum,
            Her derende çaldığım saz yaşıyor.
            Kimi  senin omzunda                          
            Sen kiminin                                      
            Şöhretini yaşatan az yaşıyor, (S.182) diyor.
            Abdullah Satoğlu:
            “Suların şifadır bütün ağrına,
            Erciyes bulutu çekmiş  bağrına,
            Feda olsun canım senin uğruna,
            Kapında bekleyen kulun olayım.”(S.168) diye vatan sevgisini dile getirirken
            Neriman Hasanzade:
            “Gırav düşe, sazak kalkar,
            Eser sabah yeli Kür’ün.
            Yarganından bulak kaynar,                            
            Bizim sesli- köylu Kür’ün.” (S.195) Kür nehrine olan duygularını böyle kaleme alır.
            Sevgili okurlar, bahsi geçen eserde aşk konusu da, doğa konusu da bu denli emek ve göz nuru verilerek işlenmiş.
            Yazar, eserinin “Giriş" bölümünde: “Şairlerin şiirlerinde öyle konular vardır ki, bunlar klasikleşip nesilden nesil’e geçerek şiirlerde ebedi bir yer tutmuşlardır.
            Okurlara takdim ettiğimiz bu kitap, fikrimizce yeni bir alanı kapsamaktadır, belki de bu konuyla ilgili basılan ilk kitaptır.” (S.1)
            “Sonuç” bölümünde: “Bu eserde amacımız, bu benzer ve farklılıkları ortaya koymak, nedenlerini açmak oldu. Bir de Azerbaycan şairlerinden üçünü Anadolu bilim, şiir, sanat camiasını tanıtmak esas emelimiz oldu. İnanıyoruz ki, ister ilim, ister sanat camiasında birçok insan bu kitaptan faydalanacaktır, uğurlar dileriz.” (S. 319) diye duygularını dile getirmiştir.
            Ayrıca, Türk şairlerinin her zaman özgür olduklarını, ilgi duydukları konuları istedikleri gibi şiirleştirebildiklerini, ama, Azerbaycan şairleri Rusya’ya bağlı oldukları için şiirlerini özgür bir ortamda yazamadıklarını hem “Giriş” bölümünde hem “Sonuç” bölümünde ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.
            Doç. Dr’luktan Profesörlüğe yükselen Sayın Tamilla Aliyeva (Abbashalı) Türkiye ile Azerbaycan arasında, kelimenin tam anlamıyla bir kültür elçisidir, Bu eseriyle, bu denli görevini bir kez daha yerine getirmiştir. Sözcük yerinde olur mu bilmem yaptığı hizmetin tapusunu almış; Türkiye’de görev aldığı on yılı aşkın süre zarfında Türkiye’nin pek çok yerinde yapılan şiir toplantılarına, sempozyumlara katılmış, adeta, Azerbaycan'la Türkiye arasında bir köprü kurmuştur.
            Biz Eskişehirli Şairleri olarak Azerbaycan’ın Karabağ sorununu, Hocalı katliamını, Azerbaycan şiirini ondan öğrendik. Yaptığımız her şiir toplantısına katıldı. Sevecen ve tatlı bir dille Azerbaycan’ı anlattı. Azerbaycan geleneğini, göreneğini anlattı. Öz olarak, bize Azerbaycan edebiyatını, Azerbaycan şiirini sevdirdi.
            Yazar, ayrıca, bu eseriyle Azerbaycan ve Türkiye şairlerini, vatan, doğa, aşk konusunda karşılaştırarak şiir dünyasında buluşturmuştur. Yani, bir başka söyleyişle “İki devlet, bir millet” özdeyişini bütünleştirmiştir.
            Ailesini vatanını, milletini aşırı derecede seven, bu, Türkiye sevdalısı bilim insanı ve bilge öğretmeni candan kutluyor, daha niceleri diyor, kendilerini saygı ile selamlıyorum.
            ***
            BU HABERİ, DÜNYA'YA O DUYURDU
            "Ermeniler, esir aldıkları Azerilerin organlarını dünyaya satıyor"
            (Yurthaber: Eskişehir, 25 Şubat 2012)
            Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Öğretim üyesi Doç. Dr. Tamilla Aliyeva, Hocalı katliamının ardından esir alınan Azeri sivillerin organlarının Ermeniler tarafından halen satıldığını iddia etti. Aliyeva, "Bizim cezaevlerinde Ermeni esirler yoktur. Ama bizim esirlerimizin onlar organlarını çıkartıp dünyaya satıyorlar." dedi.
            Eskişehir Osmangazi Üniversitesi´nde Hocalı katliamının yıldönümü nedeniyle 'Bir insanlık dramı Hocalı katliamı' konulu konferans düzenlendi. Konferansta, Hocalı katliamının iç yüzünü ve batılı devletlerin katliama sessiz kalışını anlatan Doç. Dr. Aliyeva, ilginç iddialarda bulundu. Ermenilerin Hocalı katliamını yapmasının asıl sebebinin bu şehirde bulunan Azeri havaalanı olduğunu dile getiren Doç. Dr. Aliyeva, Hocalı şehrinin katliamın yapıldığı ay içinde şehir statüsü aldığını, bunun da Ermenileri çok rahatsız ettiğini kaydetti. Bu nedenle Azeri vatandaşların soykırıma uğradığını anlatan Doç. Dr. Aliyeva, Ermenilerin, Azerileri şehri terk etmeleri yönünde tehdit ettiğini fakat Azerilerin buna uymadığını, akabinde bunun bedelini çok ağır ödediğini söyledi.
            Ermenilerin birçok Azeri’yi katlederken vahşice yollar izlediğinin altını çizen Doç. Dr. Aliyeva, özellikle Guba bölgesinde yapılan kazılarda çok sayıda sivil vatandaşın kemiklerinin dahi işkenceler nedeniyle tahrip olduğunun belirlendiğini ifade etti. Çıkartılan cesetleri inceleyen bilim adamlarının bu durumu itiraf ettiğini vurgulayan Doç. Dr. Aliyeva, "Azerbaycan’ın Guba bölgesinden arkeolojik kazıntı zamanı çıkan mezardan yüzlerce insanın cesedi çıktı ve bu cesetlerin üzerinde bir tane kurşun olmadı. Ama onlar bu insanların başlarına çivi takarak öldürmüşler, başlarını taşla ezmişler öldürmüşler. Asıl soykırım burada olmuştur. Fransız parlamentosu duymadı mı?" diye konuştu.
            Ermenistan´ın Hocalı katliamının ardından esir aldığı Azerilerin organlarını sattığını iddia eden Aliyeva, halen Ermenistan cezaevlerinde birçok Azeri Türk´ün bulunduğunu ifade etti. Azerbaycan cezaevlerinde hiç bir Ermeni´nin bulunmadığını kaydeden Aliyeva, dünya ülkelerinin ve özellikle Avrupa´nın Ermenistan´ın yaptığı katliama sessiz kaldığını vurguladı.
            "Bugünlerde Ermenistan dünyaya insan organları satıyor." diyen Aliyeva, "Ermenistan’da organ yok ki organ satılsın. Onlar oradaki esirlerimizin onlar organlarını çıkartıp dünyaya satıyorlar. Ve o insanları alırken onlar ömürlük sakat olmuşlar. Artık onlara bir şey denmiyor. Avrupa bu olanlara karşı ‘sağır rolü’ oynuyor. Ama biz onlara diyeceğiz ki, (soykırıma maruz kalan biz Türkleriz. Ermeniler değiller." ifadelerini kullandı.

14 Mayıs 2013 Salı

KONUK YAZAR: Hayrettin İVGİN


KONUK YAZAR:
AZERİ FİKİR ADAMI FERHAT MİRZA’NIN
ULUSLARARASI BAŞARISI
Hayrettin İVGİN
Türk edebiyatı "Özdeyiş" biçiminde ifade edilen bir kavram bulunuyor. Bu bileşik ve Türkçe olan kelimeyi; bir ahlak ilkesini veya genel bir yargıyı, düşünceyi, duyguyu; kısa ve kesin bir biçimde özetleyen, anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz olarak tanımlayabiliriz. Arapça'da bunun karşılığı "vecize" olarak verilir. "Kelâmlar" olarak da bilinir. Ama Batıda özdeyişin karşılığı Fransızca ad olan "Aphorisme (Aforizma)" olarak söylenir. Aforizma kelimesi bir süre Osmanlıca'da ve Türkçe'de (19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başında) kullanılmıştır.
Dilimize "Özdeyişler" olarak çevrilen Hipokrates'in "Apharismoi" adlı (İÖ V. yy.) eseri, her satırı bir olayı açık ve özlü bir biçimde aktaran öğütlerden oluşmuştur. Kos Okulunun tıp kavramını özetleyen bu eser; XVIII. yüzyıla kadar Batı tıp okullarında ders kitabı olarak okutuluyordu.
La Rochefoueauld'nun 1664'te "Reflexions ou Sentences et Maximes Morales" başlığı altında ve kendi adını vermeden yayımladığı bir metin bulunuyor. Bu metin "Düşünceler veya Hükümler ile Ahlaki Özdeyişler" adıyla Türkçeye de çevrilmiştir. Çünkü La Rochefoueauld; hemen karşılık gören iyilikleri, insanı anında ünlü yapan erdemleri (faziletleri) acımasızca kınıyordu. “Maksimes” ve “aforizma” kavramları Batıdan dilimize ve sosyal bilimlerimize girerek, bizleri de “özdeyiş” kavramına çekmiştir.
Ben bunları anlatırken; “Türk düşünce sisteminde hiç Özdeyiş kavramı yoktu” diye bir kanaata varılmasın. Eski Türklerde "Sav" olarak adlandırılan bir kök kelime vardı. Sav; öne sürülen ve savunulan bir düşünce için söylenirdi. Eş anlamlısı (dava), (tez) olarak sözlüklerimizde yerini almıştır. Mantık ilminde buna "müddea" denirdi. Tanıtılması gereken önerme ve tezdir savlar. Bir şeyi kendisine dayanarak, kendini delil olarak gösteren tanıtmalara sav denir. Nasıl oldu bilemiyorum ama; sav kelimesi, giderek “söz, atasözü, darbımesel, atalarsözü, vecize” kelimelerinin karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Oysa; “vecize” Arapça bir sıfattır, "kısa ve anlamı etkili" demektir. Bu sıfat "söz" kelimesinin önüne gelerek bir tamlama oluşturur. Arapça olan, "vecazet" kökünden gelen bu vecize sıfatı, Türkçede "özdeyiş" olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Ama "atasözü" ve "atalarsözü"nün anlattığı kavram farklıdır. Atasözü; uzun deneme ve gözlemler sonucu söylenmiş ve halkın malı olmuş, öğüt verici nitelikteki anonim sözlerdir. Arapça karşılığı "darbımesel"dir. Özdeyiş veya Kelâm'ın ise söyleyeni bellidir. Gerçi söyleyen şahsın uzun deneme ve gözlemlerinin sonucudur ama bireyseldir.
Özdeyişlerin bireysel olması, o sözlerin değerini düşürmez. Hatta sözlerin sağlamlığı ve doğruluğu, söyleyen şahsın yücelmesine sebep olur.
Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademisinin (TDAUİA) akademik üyesi, fahri profesör Ferhat Mirzayev; günümüz özdeyiş ekolünün kurucusu niteliğinde olan bir Azeri fikir adamıdır. Çünkü ilk Kelâmlar (Özdeyişler) kitabını 1997 yılında yayımlamıştır. Bu kitabı aynı yıl içinde Rusçaya da çevrilmiştir. Özdeyişleri, Kelâmlar adıyla 1998 ve 2000 yıllarında da kitap halinde yayımlanmıştır. "40 Kelâm 40 Kıt'a" adlı yayımı da özdeyiş ekolü çerçevesinde ortaya koyduğu çalışmadır.
Kelâmlar kitabı; 2009 yılında, yeniden genişletilmiş biçimde 2010 yılında Rusça’ya, 2011 yılında İngilizce yayımlanmıştır. Hannover şehrinde faaliyet gösteren Avrupa Doğa Bilimleri Akademisince geçtiğimiz yıl İngilizce ve Almanca olarak yeniden yayımlanmıştır.
Çağdaş özdeyiş ekolünün kurucusu, kelâm ve fikir adamı Ferhat Ahmed Ali oğlu Mirzayev 11 Şubat 1950 tarihinde Bakü şehrinde doğdu. İnşaat mühendisidir. Devlet Halk Kontrolü Şube Başkanı görevinde bulundu. 1995 yılından itibaren kurucusu olduğu “Azerbiznes” Hayriye-Üretim-Ticaret Şirketinin Başkanıdır.
Toplumun yazar, filozof ve ilim adamı olarak tanıdığı Ferhat Mirza eserlerinden dolayı Azerbaycan Milli İlimler Akademisinin Felsefe ve Hukuk Enstitüsünün Genel Kurulunun kararıyla din ve felsefe ilimleri doktoru fahri payesiyle ödüllendirilmiştir. Uluslararası Ekoenergetik Akademisinin ve aynı zamanda Azerbaycan Tarih Kurumunun akademik üyesidir.
Azerbaycan Yazarlar Birliğinin, Rusya Yazarlar Birliğinin ve Azerbaycan Gazeteciler Birliğinin üyesidir.
Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademisinin Akademik üyesi ve Fahri Profesörüdür.
2008 yılında “Uluslararası Altın Yıldız Madalyası’yla ödüllendirilmiş ve yılın kültür adamı seçilmiştir.
Avrupa Doğa Bilimleri Akademisi onun kitabını iki dilde (İngilizce, Almanca) yayımlamış, bu kitab “Yılın Kitabı” seçilmiştir. Ayrıca Ferhat Mirza “Taçlı Büyük Yıldız Madalyası” ile de ödüllendirilmiştir.
Türk dünyasının önemli bir şahsiyeti olan Prof. Dr. Ferhat Mirza, Dünya Söz Akademisinin de kurucularındandır.
Kendisini kutluyor, Türk fikir dünyasına sağladığı hizmetlerinin devamını diliyoruz.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Ece Ajans: HABER


Gazeteci-Yazar İsa Kayacan’ın
Burdur Merkezde ve Tefenni ilçesinde
Heykellerinin dikilmesi, kuruluşlara isminin verilmesi teklifleri yinelendi.
            ANKARA (Ece Ajans) - Gazeteci-Yazar Prof. Dr. İsa Kayacan’ın adının Burdur merkezde ve Tefenni ilçesinde kuruluşlara adının verilmesi, iki yerde de heykellerinin dikilmesi teklifleri yinelendi.
            Önceki yıllarda, Burdur Valiliğiyle, Burdur merkez ve Tefenni ilçesi Belediye Başkanlıklarına l29 imzayla toplu ve kuruluş yöneticilerinin imzalarıyla ayrı, ayrı yapılan başvurular cevapsız bırakılınca, Gazeteci-Yazar, Araştırmacı, Eğitimci ve Şairler bu teklif ve isteklerini sürdürüyorlar. Son olarak;
            1-  Söke’den Abdülkadir Güler ; “Prof. Dr. İsa Kayacan’ın yeni eseri: Burdur’un Saz ve Söz Ustaları-2, başlıklı makalesinde; “İsa Kayacan yazdığı yazılarıyla artık ‘Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeli, Burdur ve Tefenni’ye heykelleri dikilmelidir. Burdur ve Tefenni Belediye Başkanlarının bunu dikkate almalarını diliyorum. O, yaşarken bunu görmeli. İsa Kayacan’da Burdur ve Tefenni aşkı ve sevdası vardır. O, Burdur ve Tefenni kültürünü yurt genelinde, hatta yurtdışında tanıtanların en önündedir. Kendisine hayranım” dedi.
            2-   Fethiye’den Ünal Şöhret Dirlik yazdığı “Arzuhal”  başlıklı kısa şiirinde şu duygularıyla başvurusunu yineledi:
            “Burdur Belediye Başkanlığına;
            İsa Kayacan heykeli,
            Ankara’da bir eli,
            Burdur Gölü’nün kıyısına,
            Onun heykeli dikilmeli.
            Fethiye’ye doğru geçerken,
            Ünal Şöhret onu görmeli.”
            3-  Öte yandan, Adıyaman’dan Fehmi Gümrükçüoğlu ; “Burdur’un Kültür Elçisi, Burdur Sevdalısı Prof. Dr. İsa Kayacan” başlıklı yazısında; “İsa Kayacan’ın Burdur’un Saz ve Söz Ustaları -2, adlı kitabı bir ansiklopedi zenginliğinde. Mustafa Ceylan’ın yazdığı gibi, İsa Kayacan’ın Burdur Sevdası, Burdur Gölünden büyüktür. Ama Burdurlu bu kültür deryası, Türk Dünyasının hizmet gönüllüsü İsa Kayacan’ı ne kadar tanıyor ve ne kadar sahip çıkıyor, merak ediyorum! Önceki yıllarda adının bir eğitim kurumuna verilmesine yönelik onlarca imzayla Burdur Valiliğine yapılan tekliflerin cevapsız kalışı, İl Milli Eğitim Müdürlüğünün konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunmayışı, Burdur ilgisizliği yönündeki görüşlerimi doğrulamaktadır” dediği dikkat çekti.
            1- İsa Kayacan’ın 2007 yılında yayınlanan, “Aramızdan Ayrılanlar” adlı kitabının l47.sayfasında Burdur Valiliği’ne 2005-2006 yıllarında yapılan başvurularla, l48.sayfasında Belediye Başkanlığı’na 2006 yılında yapılan başvurunun metni yer alırken;
            2- İsa Kayacan’ın Burdur Merkezde ve Tefenni ilçesinde heykellerinin dikilmesi veya değişik kuruluşlara isminin verilmesine ilişkin, Burdur merkez ve Tefenni Belediye Başkanlıklarına l29 imzayla yapılan toplu başvurular imza sahiplerinin isimleriyle birlikte İsa Kayacan’ın 2011 yılında yayınlanan, “Burdur’dan Kültür Yağmuru” adlı kitabının 299-303. sayfalarında;
            3- Yine İsa Kayacan’ın 2012 yılında yayınlanan, “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları-2” adlı kitabının 659-666. sayfalarında, Burdur Valiliği ile Belediye Başkanlığına yapılan ,”İsa Kayacan adının bir kuruluşa verilmesi ve heykelinin dikilmesi teklifleriyle ilgili kampanyaya katılanların l29 imzalı isim ve yazışma örnekleri geniş olarak yer almıştı.
            Not: İsa Kayacan’ın bugüne kadar, Burdur ağırlıklı olmak üzere, ülke genelinde değişik kuruluşlara bağışladığı kitap ve dergi sayısı 33 bine, yayınladığı kitap sayısı l30’a, 31 Aralık 2012 itibariyle yazıp yayınladığı makale sayısınınsa 43 bin 429’a ulaştığı öğrenildi. 

18 Nisan 2013 Perşembe

KONUK YAZAR: Abdülkadir GÜLER

KONUK YAZAR:
Prof. Dr. İsa Kayacan’ın Yeni Eseri:
Burdur’un Saz ev Söz Ustaları (2)
                                                                    Abdülkadir GÜLER 
            Gazeteci, araştırmacı yazar İsa Kayacan hiç boş durmuyor. Hatta boş zamanı bile yoktur. Bazı sanat kültür etkinliklerinde bir araya geldiğimizde zamanın kendisine dar geldiğini ve yetmediğini söylüyor. Yanılmıyorsam İsa Kayacan şu anda 70 yaşındadır. Lakin yayımladığı kitapların sayısı yaşının iki katı kadardır. Şu ana kadar 130 parça kitap yazmış, bunları Türk edebiyatına, köy ve ilçe, kasaba okullarına ve sanatçı dostlarına gönül rahatlığı içinde hediye etmiştir. İsa Kayacan bu açıdan mutlu bir insandır. Dileğimiz daha da mutlu olmasıdır. Kendilerine sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum. Yaşadığı memleketine ve ülkesine karşı görevini eserleriyle yerine getirdiğine inanıyorum.
Ayrıca yazdığı makalelerin ve kitapların sayısı ise bir hayli fazladır.
2007 yılı sonu itibarıyla; toplam 39. 425 makalesi, yayımlanmıştır. Bugün 2013 yılındayız, bunların sayısının 43 bini geçtiğini tahmin ediyorum. Hatta bu bir rekordur. Daha önce de yazmıştım tekrar yazıyorum: İsa Kayacan yazdığı yazılarıyla artık GUİNNESS REKORLAR kitabına girmelidir.
Ayrıca Burdur’a heykeli dikilmelidir. İsa Kayacan’da bir Burdur, Tefenni aşkı ve sevdası vardır. Hatta bir araya yurt genelinde şairler ve yazarlar arasında heykelinin dikilmesi konusunda bir imza kampanyası açılmış ve bu kampanya da ilk sıralarda imzalamıştım.
Tekrar önerimi tazeliyorum. Sayın Burdur ve Tefenni Belediye başkanlarının bunu dikkate almalarını diliyorum. Sayın Kayacan bunu yaşarken görmelidir. Çünkü İsa Kayacan Burdur’un ve Tefenni’ in kültürünü yurt genelinde en önünde tanıtmaya namzet bir insandır. Bu konu birçok eserler yazmış ve binlerce makale kaleme almıştır. Zamanını hiç boşa harcamamıştır. Gazeteler dergilerle haşir neşirdir. Hemen, hemen her gün yazı yazdığı gibi Anadolu köşklerine ilçelerine gazeteler, kitaplar ve dergiler gönderiyor. İsa Kayacan da bu açıdan bir kültür aşkı vardır. Kendisine hayranım. O’nu yakından tanıyan bir arkadaşı Ziya Yüce şöyle diyor İsa Kayacan için:  
Kardeşim oğlu Ese
Kulak ver bendeki sese;
Ne olacak senin halin
Gazeteleri kese, kese.. ( s. 21 )
Şimdi ben bunları yazdıktan sonra İsa Kayacan’ın yeni elime ulaşan büyük hacimli koca bir kitabı daha çıktı. Burdur’un Saz ve Söz Ustaları (2) adını taşıyor. Tam 792 sayfadan ibarettir. Tertemiz bir baskısı de vardır. Kitap T.C. Burdur Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yayımlanmıştır. Basım tarihi 2012’dir.
İsa Kayacan, daha önce Ağustos 2005 yılında basılan Burdur’un Saz ve Söz Ustaları (1) kitabı 168 sayfa idi.  Şimdi adını verdiğim bu 2. kitabı ise 792 sayfadan oluşuyor. Kitap 17 bölümden oluşuyor. Ben sadece bu bölüm başlıklarını vermek istiyorum:
1. Bölümde: Teke yöresi ile ilgili bilgiler, Teke Zortlaması, Burdur isminin nerden geldiği, tarihi ile ilgili bilgiler;
2. Bölümde: Alfabetik sırasıyla göre dünden bugüne saz ustaları;
3. Bölümde: Söz Ustaları,
4. Bölümde: Kültümüz içinde Burdur’un şairleri ve yazarları, Bilim adamları, Türk Halk Müziği alanındakiler, geçmişten geleceğe Burdur, Tefenni ile ilgili bilgiler, Mithat Erden’in Tefenni anıları,
5.Bölümde: Hikâyeleriyle Teke yöresi ile Tefenni Yöresi, Burdurun bası Türküleri, bu türküleri dile getirenler, 
6. Bölüm: Haberler, yorumlar ve konu ile ilgili bazı rakamlar, İsa Kayacanın aldığı ödüller,
7. Bölümde: Burdur ve Teke Yöresi folkloru, bunlarla ilgili bazı kaynaklar,
8. Bölümde: Röportajlar, İsa Kayacan’ın yaptığı Röportajlar,
9. Bölümde: Burdurlu Gazi Ağır Topçu Kademli oğlu İsmail Başçavuş,
10. Bölümde: Burdur Gündemi içinden Teke Yöresi folklor Araştırmaları,
11. Bölümde: Burdur Halk Fıkralarından örnekler,
12. Bölümde: Ece Köyü Prof. Dr. İsa Kayacan’ın Kütüphanesinin açılması,
13. Bölümde: İsa Kayacan’ın Burdur çıkışlı son kitapları, Burdur Destanı (Bensiz Olmaz), Burdur’dan Kültür Yağmuru ve İsa Kayacan’ın bağış yaptığı kitap bağışları, İsa Kayacan’la ilgili değişik haberler,
14. Bölümde: Yazarların ve şairlerin gözüyle İsa Kayacan, Efsaneler Şehri İsa Kayacan sevdası ve İsa Kayacan Efsanesi, İsa Kayacan’a yazılan şiirler,
15. Bölümde: İsa Kayacan’ın Burdur’u ve Burdur’un İsa Kayacan’ı, Burdur Valiliği ve Belediye Başkanlığınca, İsa Kayacan adının bir eğitim kurumuna verilmesi ve heykelinin dikilmesi teklifleri,  
16. Bölümde: Mektuplar, Burdur TSM ve THM Koroları, İsa Kayacan’a yazılan ve Burdurun Saz ve Söz Ustaları Ağırlıklı Mektuplar. Burdur Marşı ve..
17. Bölümde ise: Burdur Basını, Son yıllarda İsa Kayacan hakkında yazılanlar, İsa Kayacan’ın İngilizceye çevrilen şiirleri, bestelenen şiirleri, kısa bir anlatımla dünden bugüne İsa Kayacan’ın hayatı; İsa Kayacan’ın biyografisi, İngilizce özeti, İsa Kayacanın kitapları ve yayınlanacak olanları… Katkıda bulunanlar, Fotoğraflar, bazı bilgi ve belgeler, İsa Kayacan’ın albümünden alıntılar ve Burdur İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nün yayınları gibi konular yer alıyor.
Bunlar geniş çapta ele alınmış olup akıcı, yalın, duru bir Türkçe ile ortaya konulmuştur. Tek kelimeyle Burdur’un Saz ve Söz Ustaları (2) gelecek kuşaklar için çok yararlı bir kaynak olarak ortaya çıkmıştır. Burdur Valiliğine ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nde emeği geçenlere teşekkürler ediyoruz.
            Bu kitabın içinde “BURDUR’UN SAZ ve SÖZ USTALARI”ndan (2) söz ederken araştırmacı yazar bize özetle şunları söylemek istiyor:
Burdur Ege bölgemizin ve Toros dağlarının eteklerinde kurulan efelerin, zeybeklerin harman olduğu bir yerdir. Türk folklorunun bir menşeidir. Burdur ve Teke Yöresi Türk folklorunun başkentidir. Akdeniz ve Ege yöresinin tanınmış bir folklor yöresidir. Türküleriyle çağdan çağa bugüne değin adını duyurmuştur.
9000 yıllık bir geçmişi ve tarihi vardır. Batı Anadolu’nun en eski yerleşim birimlerinden biridir. Ünlü İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un TBMM’ne bir Burdur milletvekili olarak Burdur’u taçlandırmıştır. Bir başka değimle Burdur Teke Zortlamasıyla yöresel Türküler ve mahalli sanatçılarla adını tüm Anadolu’ya duyurmuştur.
            Örnek olarak  Ahmet Yamacı’dan Hamit Çine’ye, Salih Urhan’dan Rahmi Uğur’a, Sümer Ezgü’den Şahin Akay’a, Hafız Rıza  Yağız’dan Süleyman  Özen’e, Hacı Ali Yılmaz’dan Şükrü Acara, Ahmet Turgut’tan  Kemal Caner’e, Sebile Canyıldıran’dan, Umran Özdemir Yamacı’ya, Hüseyin Demir’den Yılmaz Tunç’a,  Hayri Devden Abdurrahman Ekinci’ye, Hacı Ali Yılmaz’an Şükrü Acar’a,  Halil Er’den Peyami Yengi’ne, ve Rıza Yağız’dan Osman Akkoç’a,  Sebile Mıhladız’dan Sevinç Akkaya’ya  uzanan “Saz ve Söz Sanat Ustaları (2)” bir vefa borcu bağlamında özenle özgeçmişlerini, fotoğrafları ve deyişleriyle tanıtmaya  çalışılmıştır. 
            Bu devasa, kalıcı eserin ÖNSÖZ’ünde Burdur Valisi Nurettin Yılmaz, Burdur Eski Valisi Süleyman Tapsız, Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır Burdur Gazeteciler Cemiyeti Başkanı M. Ercan Taraşlı ve asıl kitabı bin bir emekle ter dökerek bu değerli kitabı hazırlayan, Burdur ili kültürüne  kazandıran Gazeteci ve yazar Prof. Dr. İsa Kayacan’ın yazıları yer alıyor.
Bu değerli eserin baskısı,  kapak düzeni, nizampajı, kitapta kullanılan Türkçe, ilgili belgeler, resimler yerli yerine konulmuştur. Zaten bu konuda Sevgili İsa Kayacan bir ustadır. Örnektir, nitelikli yapıtlar ( eserler ), ortaya koymuşlardır. Tüm emeği geçenlerle birlikte sevgili kadim dostum ve ağabey olarak tanıdığım Prof. Dr. İsa Kayacan’ı candan kutluyor, sağlıklı günler ve yazma eyleminin sürekli olmasını diliyorum.
Burdur ve çevresini tanımak isteyenlere, özelikle öğretmen ve öğrencilerimize bu değerli kitabı özellikle tavsiye ediyorum.
           Not: İsa Kayacan’ın 31.12.2012 itibarıyla yazı yayınladığı makale sayısı 43 bin 429’a ulaşmıştır. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

KONUK YAZAR: OSMAN BAŞ (ANAYURT GAZETESİ YAZARI)


KONUK YAZAR
İsa Kayacan’la duygusal dakikalarda gülümseyiş...
Osman BAŞ
İsa Kayacan ağabeyim için 08 Nisan 2006 Tarihinde Türk Kültürü ve basın yayınına 50. hizmet yılı programı düzenleniyor ve katılamadığım programa kutlama mesajı gönderiyorum.
07 Nisan 2006 tarihli mesajımı okuyucularımla paylaşıyorum:
“Ilık yağmurların sevda melekleriyle baktığı hayatın, sustuğu ve gülümsediği, sessiz gecelerin, yıldızların düşen yağmur damlacıkları ıslanışında yalnız sevgi var…
Bütün hücreleri süsleyecek, bir yüreğe sevda türküsü olacak, can dostum, kardeşim, ağabeyim, Türkmen Beyi…Türk dünyasının derinliklerinde gönüllere giden yolların dikenlerini, çamurlarını, taşlarını temizleyen gönül erlerinin en önlerinde gördüm seni.
Yıldırımların düştüğü, bulutların ağladığı geceler, şafağa beraber yürüdük…
Gök yarılıp, fırtınalar koptuğu vakit yıldızlar topladık hilale sunmak için.
Sevdası türkü olanlarla bir olup, Yemen’den Çanakkale’ye…
Sakarya’dan Dumlupınar’a beraber at sürdük, bin atlıyla akınlara…
Bir ikindi sonrası Bakü’ye indik.
Sevdası Hazar olanlarla, yüreği Hazar olanları bir yapmak için.
Onca bilgi, birikim ve hizmetin bir salona, programa sığmayışı, onca yaşa, onca yorgunluğa rağmen dimdik duruşun, kükreyişin, haykırışın, duyguların doruğa ulaştığı bu vaktin, senin için çok önemli olduğunu biliyorum…
Yine biliyorum ki, başta aziz vatanımızın evlatları olmak üzere, Türk Dünyası hizmetlerinizi unutmayacaktır.
Şuan yanınızda olamamanın üzüntüsünü yaşıyorum.
Yüreğim salondakiler kadar, canlı ve hızlı atıyor.
Sizi tebrik ediyor.
Programı organize eden, Şemsettin Küzeci, sunucu Zeynep Köşker, konuşmacı ve katılımcılara saygı, sevgi ve selamlarımı sunuyorum.”  
Bu mesajı, Bizim Kümbet dergisi genel yayın yönetmeni olarak gönderiyorum.
Bu gün yine İsa Kayacan ağabey bize mutluluklar yaşatmaya devam ediyor.
Merkezi Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bulunan “VEKTÖR” Beynelhalg Elm Merkezinin 15 Şubat 2013 tarihli 2 sayılı kararıyla, Türk Matbuatının gelişiminde gösterdiği üstün hizmetleriyle, İsa Kayacan’a, Azerbaycan ağırlıklı yazı, araştırma ve haberleri göz önünde bulundurularak, “ Uluslar arası Türk Dünyası Hizmet Altın madalyası” verildi.
09 Mart 2013 tarihindeki tören; VEKTÖR Elm Merkezinin Türkiye Temsilcisi, Hayrettin İvgin, Nail Tan, Osman Baş ve Rıfat Kaya ve davetliler ayrıca Kayacan’ın kızları ve torununun da katılımıyla Anakara’da gerçekleşti.
Beynelhalg Elm Merkezinin Başkanı Prof. Dr. Elçin İsgenderzade’nin imzasını taşıyan, Uluslararası, Türk Dünyasına Hizmet Madalya Beratı, Hayrettin İvgin tarafından İsa Kayacan’a verilirken, Altın Madalyası da Nail Tan tarafından yakasına takıldı.
Duygusal anların yaşandığı bu programda İsa ağabeyin mutlu olması çok önemliydi. Hayrettin İvgin, Nail Tan ve İsa Kayacan’ın birer konuşma yaptıkları anlar işte o duygusal anlardı.
İsa Kayacan; “Beni sevindiren, mutlu eden bu kararlarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Azerbaycan’a yönelik araştırma, yazı ve yayınlarımı artırarak sürdürmek istiyorum” dedi.
Türk edebiyatına, kültürüne, sanatına nice yıllar hizmet edeceğini biliyorum.
Duygusal dakikalarda huzura aktık, dolduk alabildiğine, yüreğimiz sevdalarımıza uzandı, izahı güzellik olan ne ise onu yaşadık ve daima gülümsedik.
Hizmetlerin ve başarıların daim olsun İsa Kayacan Ağabey…