25 Mart 2015 Çarşamba

PAZAR’LIK, "PROJENİN UYGARLIĞI" Ahmet GÖKSAN

PAZAR’LI

              PROJENİN UYGARLIĞI

                                              Ahmet GÖKSAN
                                     Ahmetgoksan45@gmail.com

          “Birçok köylerimiz yalnız canlarını kurtarmak ve çoluk çocuğunun kurşunlarla delik deşik edilmesini istemediklerinden köylerinden kaçmışlar, herbiri başka Türk köyüne sığınmışlardı... Türk köylüsünün bıraktığı evler yakılıyor, ağaçlar tahrip ediliyor, bahçeler tarla haline konuluyor, motorlar bombalanıyor ve maalesef Kıbrıs idarecileri seyirci kalmaktan öteye geçemiyor. Halbuki Rumlardan boşalan evlere Türkler giremez, işgal edemez diye birkaç saat içinde yeni yeni kanunlar yürürlüğe konur, ruhsatsız evlerin eşiğine adım atanlar mahkemeye verilip mahkum edilirken en büyük cinayeti işleyenler için henüz en ufak bir tedbir bile alınmış değildir.” 1958                                                                                     Dr. Fazıl KÜÇÜK
         Dünyadaki canlılar arasında en gelişmiş varlık olarak kabul edilen insanların suç işleme eğilimlerini ortalık yerlerden kaldırmak pek olası olmuyor. Yasalardaki önleyici yaptırımlara karşın insanlar yinede suç işliyorlar. Ülkelerini yöntenlerin de insan olmalarına karşın halklarını bir diğer halklara karşı kışkırtmaktan da geri durmadıklarına tarih tanıklık etmektedir. Günümüzde uygarlık projesi diyerek ortalık yerlere çıkanların bu konudaki sicillerinin parlak olmadığını da kaydetmek istiyoruz. Yaşlı Avrupa kıtasında Din ve mezhep  savaşlarının yaşandığı, bunların 30 veya 100 Yıl Savaşları diye anıldığının da unutulmaması gerekiyor. Yüce İslam dinine inananlara karşı Hıristiyanlar tarafından uzun yıllar devam eden Haçlı Seferlerini yaptıkları biliniyor. 
20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında yaşanan iki büyük paylaşım savaşı sırasında da milyonlarca insanın öldürüldüğü unutulmamıştır. Kendi ırkından olmayanlar topluca katledilmekle kalınmamış gaz odalarında acımasızca öldürülmüşlerdir. İ-kinci Paylaşım Savaşının sonlandırılmasının üzerinden 70 yıl geçti. Bu Paylaşım Savaşı sırasında kıyımdan geçirilen Yahudi ırkı, yaşananlardan gereken dersi çıkarmadığından olacak Filistinlilere karşı zaman zaman değişik yöntemlerle dünyanın gözleri önünde kıyım uyguluyorlar.
İnsanlara karşı uygulanan kıyımın hiçbir şekilde ortalık yerlerden kaldırılması veya yok sayılması olanaklı değildir. Kıyımları yargılamak için kurulan mahkemelerde kıyım yapanlar mahkum olmasalar bile insan benliğinde açılan yara hiçbir zaman kapanmıyor. Yahudi ırkına karşı yapılmış olan kıyımın 70. yılında bir araya gelenler geçmişte yaşananların bir daha yaşanmaması dileğinde bulundular. Bir yandan gereken ders çıkarılmıyor diğer yandan da kıyıma devam ediyorlar. O zaman bu söylemleri fentezi olarak mı okuyacağız?... 
Avrupa Parlamentosu, “Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasinin Durumu – AB’nin Bu Konudaki Politikası Yıllık Raporu”nu geçtiğimiz günlerde oy çokluğu ile kabul etti. Karar metninin 77. maddesinde bütün üye ülkelerden yasal olarak 1915 yılında yaşanan yer değiştirmelerin 100. yılında bu savların tanınması isteniyor. Bununla yetinmeyenlerin diğer ülkelerin de cesaretlendirilmesini ve bu çerçevede AB kurumlarının çabalarını arttırması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Yahudi ırkına karşı Nazi kamplarında uygulanan kıyıma ilişkin olarak alınmış mahkeme kararı vardır. Bu karardan sonra Almanya’nın özür dilediği biliniyor. Osmanlının son döneminde devlet otoritesinin yerlerde süründüğü günlerde yaşanan yer değiştirme konusunda her hangi bir yargı kararı yoktur. Olmayan suçun da yargısı ve mahkumiyetinin olmaması da son derece doğaldır. Böyle bir kararın olmamasına karşın Ermeniler yerlerinden edilme olayını soykırımdır diyerek dünyayı kandırmaya devam ediyorlar.  
Yıllardır AB’nin kurulmasının bir uygarlık projesi olduğunun türküsü çığırılıyordu. Bu söylemlerin cazibesine kapılan ülkeler projenin içinde yer alabilmek adına adeta yarışa giriyorlardı. İzlanda, bu yarışa 2009 yılında katılan ülkelerden biridir. Sol partinin hükümet olduğu dönemde yapılan başvuru, 2013 yılında iktidara gelen Merkez sağcı İlerlemeci Parti hükümeti üyelik isteğinden vazgeçtiğini açıkladı. Yapılan açıklamada “AB dışında kalınarak İzlanda’nın çıkarlarına daha fazla hizmet edilecektir” vurgusu paylaşılıyor. İzlanda hükümetinin uygarlık projesinden ayrılmak istemesi ile fazladan bir kaybının olmayacağı da kaydediliyor.
AB’nin kapılarında bekletilmekte olan Türkiye’nin de İzlanda gibi en azından başvurusunu askıya alması gerekiyor mu ne...
SEVGİ ile kalınız.
                                                                     27 Mart 2015  -  Ankara  - 

16 Şubat 2015 Pazartesi

Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!.., Ramazan DURMUŞ

Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!
Ramazan DURMUŞ
Altunköprü Kerkük’ün buram buram Türk yöresi...  1957 yılında Şeker Ana şeker mi şeker bir yavruyu Türklük mücadelesine bağışlıyor...
Onun şeref madalyaları elbette Türkçülük, Türkmeneli ve Can Kerkük... Milli davadan asla taviz vermiyor...
1967 yılında daha 10 yaşında gök bayrağı dalgalandırıyor Türkmeneli’nde...
Haykırıyor İstiklal Marşımızı...
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
İnliyor Türkmeneli... Duygu seli kopuyor...
Sonra aynı yıllarda dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in karşılanmasında söylediği “Ağam Süleyman” türküsü ile zalim Basçılarının girdabına giriyor...
Kerkük’te bitirdiği ilkokulun ardından ortaokulu Bağdat’ta tamamlıyor. Lise yılları yine Can Kerkük’te. Sonra hukuk eğitimi için Bağdat yılları...
Bir türkü ve yaşasın Türkiye... 10 yaşında bir çocuk zindanlara atılıyor... Kendisine yapılan işkenceler yetmiyormuşçasına anası da zalimlerin hışmına uğruyor. Öyle ya böyle bir Türklük aşığı bala yetiştirmek suç değil mi?
Zalimin sulmü devam ediyor... Tırnakları söküle söküle 17 yıl Saddam zulmünün abidesi Abu Garip Hapishanesinde geçen yıllar... O yıllarda yaşadığı işkenceler için kelimeler kifayetsiz Türk evladı...
Unutmadan devam edelim Süleyman Demirel’i karşıladığı gibi 1973’te dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü de karşılıyor “Korkma… Sönmez…” diyerek...
Sen misin ‘Yaşasın Türkiye’ diye haykıran 6 ay daha ve yaş 16… Bıyıkların terlediği yıllar...
Yıl 1996’ya geldiğinde bu sembol adam BM e insan hakları kuruluşlarının yanı sıra özellikle rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in çabalarıyla hürriyetine kavuşuyor...
Ama ne hürriyet! Kelle koltukta... Saddam rejiminin suikast girişimlerini büyük bir şans eseri atlatıyor. Yapılan girişimler ve BM’nin öncülüğünde Saddam’dan kurtuluyor ve ABD yılları başlıyor.
Durmuyor Sadun Köprülü... Katıldığı kurslarla kendisini geliştiriyor, geliştiriyor. Kızanları dünyaya bir bir gözlerini açıyor o yıllarda...
Ama onun tek rüyası Irak Türkmen Milli Davası ve Türkiye sevgisi... Daha fazla dayanamıyor ve koşarcasına Türkiye’ye dönüyor 2003 yılında... Milli Türkmen Cephesi temsilciliğini yapıyor bir süre sonra Türkmen Araştırmaları ve Projeleri Koordinatörlüğü... Yetmiyor Türkmeneli Kültür Sanat ve Stratejik Araştırmalar Derneği’ni (TÜRKMEN-SAD) mücadele meydanına sürüyor.
Irak Türklerini, Türk dünyasını ve millî davalarımızı konu alan, araştırmaları, şiirleri, hikâye ve romanların yanı sıra çeşitli konuları içeren makaleleri, basılı 4 kitabı ve basılmayı bekleyen ve de bana emanet ettiği 3 kitabı geride bırakıp uçmağa varıyor bir sahur sonrasında... bir ana ve 4 kızcağızı da asil Türk milletine emanet ediyor.
İşte kendi ağzından Türklük sevdalısı Sadun Köprülü...
Birlikte yaptığımız bir iftar sofrasından kalkış ve eve ulaşış... Ardından sahur ve oruca niyetlenerek uzandığı yatağından bir daha uyanamayış...
Davasından hiç dönmeyen bir yiğitti oy... Evet Sadun Köprülü ismi hep pak olarak kalacak, hatırasını aziz bileceğiz ve Türkmeneli kavgasının sahibi olacağız.
Ölümü küçücük evlatları ve kıymetli eşi için ani oldu. Türk dünyası için ani oldu. M
Ama isyanı vardı Yaradan’ına kavuşmadan önce...
Bu kadar şirin mi, tatlı mı diye soruyordu uykumuz için...
Duramıyordu! ‘Ne zaman bitecek bu uzun uykumuz’ diye haykırıyordu...
Yol gösteriyordu; çünkü başka çare yoktu...
Haykırıyordu, haykırıyordu:
“- Uyanacağız, yoksa varlığımızı bırakacağız! Sesiz kalacağız ve düşmanlar ülkemizi, toprağımız almaya devam edecekler.
O zaman ölüm bizim için hak olacak! Ölelim, ama teslim olmayalım bu acı, baskı dolu günleri görmeden, bir Türk olalım! Doğruda titreyelim, kendimize dönelim! Utkularımızı, savaşlarımızı hatırlayalım!
Evet Türk evladı yiğit bir mücadele adamının son sözleri bunlar... Vasiyet önemli, sorumluluğunuz ağır!
Sahi hala uyuyacak mısınız? Ya da cenaze namazını kıldıran hocanın çağrısından sonra ‘İyi bilirdik’ deyip geçecek miyiz?
O yüce insan; son yazısında sordu ve uçtu...
“- Irak Türklerinin acı ve çilelerine, ne zaman ses vereceksiniz?”
Onun daha yapacakları çoktu… Onun için de kol kola vermiştik Türklük sevdası uğruna... Yine düştü gönlüme bir ateş, yanıyor için için...
Bir yiğit Türk Sadun Beğimiz daha iyi ata binip de gitti... Bu mübarek Ramazan günlerinde rahatsızlığına rağmen orucuyla birlikte son nefesini verdi. Onu Ankara’ya geldiğimden beri bildiğim Karşıyaka Mezarlığının Yükseltepe ayağındaki 6. Kapıda ebedi aleme hep birlikte uğurluyoruz. Yüce Rabbim, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin uğruna Sadun Beğimize merhametiyle muamele eylesin inşallah...
Aziz Türk milletinin ve Dünya Türklüğünün başı sağ olsun... Emanetin emanetimizdir gardaş... Kavlimiz buraya kadar değildi ama Yaradan seni daha çok seviyormuş ki aldı aramızdan...
O’nu özetlediğim vasiyet gibi bir şiiriyle uğurluyorum. Mekanı Cennet olsun...
Toplar bizi,
Kayalar toplar bizi,
Biz bizden ayrılmayız,
Türk aşkı toplar bizi.
***
Kandan Kerkük,
Boyanıp kandan Kerkük,
Seni düşman alamaz,
Canlar var, kandan Kerkük.
***
Kanım Kerkük,
Coşuru kanım Kerkük,
Hiç düşünme düşmana,
Aldanım kanım, Kerkük.
***
Alanda gel,
Sözünü tut alanda, gel,
Kerkük, Türkmen hakkını,
Kan verip al, anda gel.
Evet; Türklük aşkı toplasın bizi... Artık yeteeeeeerrrrrrrrrrr!
Güle güle yürekli gardaşım... Bir yaprağın altında bir gün buluşacağız diyordun ya inşallah gardaşım inşallah...

28 Ocak 2015 Çarşamba

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan
Araştırmacı, Şair, Yazar Mustafa Ceylan

26 Ocak 2015 tarihinde ANSAN etkinliklerinde yer alan bir sanatçının 49. Sanat Yılını kutladık. Sanatçı dostumuz Mustafa Ceylan’ın doğum günü de 25 Ocak; yaş günüyle birlikte iki kutlama yaptık.
Henüz 62 yaşında bir insanın 49. Sanat yılının kutlaması sanata çok erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Öyle de olmuş. İlk şiirini ortaokulda öğretmenleri bir kutu mürekkep, bir kalem ile ödüllendirmiş. İlk şiiri yine o yıllarda Adalet Gazetesi’nde yayınlanmış. O gün bu gün şiir yazıyor.
Mustafa Ceylan’ın beslendiği, etkilendiği iki kişi vardır. Birisi sazsız ozan olarak bilinen destancı Ahmet Ramiz Ceylandır. Amca Ceylan Peygamberler tarihini, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Köroğlu gibi ozanların şiirlerini hatmetmiş ve çevredeki olayları destansı dille anlatan bir şairdir. Mustafa Ceylan onun yanında ondan tarihi öyküleri, ünlü ozanların eserlerini dinleyerek geçirir çocukluğunu ve amcasının yazdığı destansı şiirleri yazarak çoğaltmakla görevlidir. Anne tarafındansa anneanne Miyase neşe dolu, şen şakrak biridir ve düğünlerde türküler söylemesi, cenazelerde ağıt yakmasıyla bilinir; işte bu iki kişi Ceylan’nın gelecekte iyi bir şair olmasını sağlayacak alt yapıyı atarlar. (G. Onay)
Mustafa Ceylan 50 yakın eser vermiş. Bunların yaklaşık 10 tanesi kendi çalışması: şiir roman, öykü, araştırma gibi. Gülce Edebiyat sitesinde görebileceğiniz efsaneleri,  destanları ve yüzlerce şiirini okuyabilirsiniz. Onlar kitaba dönüştürmesini beklediğimi söylemek isterim.  Asıl kitapları başkalarının yazdıklarıyla ilgili inceleme, araştırma yazılarından oluşuyor. Yani başka sanat ve kültür adamlarını söz yerindeyse kolundan tutup yükseltip, sanatseverlere tanıtmış. O sanatçının ne yaptığını, sanatın neresinde olduğunu tahlillerle ortaya koymuş.
İnanırım ki bazı insanlar dünyaya gelirken belli misyonlarla gelir. Bu yönde görevleri vardır. Bunlardan biri de Prof. Dr. İsa Kayacan  idi ve 150 kitapla bu görevini tamamlayıp hayata gözlerini yumdu. Kim çıkardığı bir yapıtını eline ulaştırırsa, onu okur, o kitap ve yazarı hakkında yazdığı yazıları Edirne’den Kars’a kadar aynı yazıyı en az üç- beş gazetede yayınlar, bu gazeteleri dosyalar ve yazarın adresine gönderirdi. Bunu ülkemizde başka yapan yoktu. Mustafa Ceylan’da İsa Kayacan gibi hep başkalarını yazdı, başkalarına çalıştı. Bazen der ki: “dönüp baktığımda kendim için bir şey yapmamışım,” der, doğrudur. Yayınladığı kitaplarda kendine ait bir öz yaşam öyküsünü bile koymaz. Ama yazdığı sanatçının kaşıklığına kadar her şeyini yazar.
Ona âcizane sunduğum kitapları onca işinin arasında birkaç gecede okumuş, bir dergi sayısının yarısı kadarında beni işlemiş, bu yazılarını da Karatay Medrese ’si dergisinde yayınlamıştı. Üstüne bir de yaptığı sunduğu bu Karatay Medrese ‘si Edebiyat Günlerinde konuk sanatçı olarak ağırlamıştı çok teşekkür ederim.
O bir mühendistir. Bu eğitimi ona sanat alanında da disiplin, iyi bir organizasyoncu, sanat ve kültüre karşı objektif bir yaklaşım kazandırmış.  Mustafa Ceylan 17 yaşında 12 Mart’ta Ülkü Ocakları başkanı olarak ceza evine girmiş. 12 Eylül ‘de de yine ceza evine girer. Ancak 12 Mart’ta ceza evinde solcuların bulunduğu koğuşa verirler Mustafa Ceylan’ı. O koğuşta Toplum Kitabevinin sahibi öykü eleştirmeni öykücü Remzi İnanç vardır. Bilinçli olarak koğuşlarına konan bu genç ülkücüye deyim yerindeyse ezmek, değiştirmek yerine insanı davranmışlar. Ve bu gün Remzi İnanç öl dese onun için ölecek kadar derin insani bağlar oluşmuş aralarında. Düşünce ve sanat olarak da birbirlerini anlama noktasında bir anlayışa ulaşmışlar.
Bunu ele aldığı, hakkında yazı yazdığı şairler yelpazesinde de görebiliriz. Hatta son kitabı” Öldürülen 101 şair” kitabındaki şairlerde görebiliriz. Bu kitabıyla bedel ödenmeden, muhalif olunmadan şair olunamayacağını derisi yüzülen Nesimi’den, darağacında asılan Pir Sultan’a kadar anlattığı şairlerle göstermiştir.
Onun ikinci bir oğlu diyebileceğimiz Vatandaş Osman diye bilinen hiciv ustası şair Harun Yiğit’ten söz edelim. İşçi olarak gittiği Almanya’dan dönüşünde Remzi İnanç’a der ki: “Ben Antalya’ya gidiyorum kimi tanıyorsun, görüşebileceğim, der. Remzi İnanç, bu sosyalist şairi Mustafa Ceylan’a gitmesini söylemiş. Ceylan da bu isteği bir vasiyet gibi kabul edip Harun Yiğit’e bir çalışma odası verip birlikte birçok projede çalışmışlardır. Birçok programı birlikte hazırlayıp sunmuştur. Harun da bir evlattan çok daha fazlasını ona yapmaktadır. İkisini bu anlamda kıskandığım olmuştur.
Şimdi elinin altında beş ayrı projesi olduğunu bunlarla ilgili gece gündüz çalıştığını biliyorum. Mustafa Ceylan ve Harun Yiğit’e sağlık ve başarı dilerim. İyi ki varlar.

3 Ocak 2015 Cumartesi

ZALİMLER, ÇOCUKLUK CENNETİMİZİ HARABEYE VE HAYATIMIZI DA CEHENNEME ÇEVİRDİLER

ZALİMLER, ÇOCUKLUK CENNETİMİZİ HARABEYE VE HAYATIMIZI DA CEHENNEME ÇEVİRDİLER
10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük'ün Amerika ve Peşmerge İşgalinden Önceki Durumu.
10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük'ün Amerikan Askerleri Desteğindeki Peşmergeler Tarafından İşgal ve İstilasından Sonraki (Şimdiki) Durumu. Bu Sürede 700 Bin Kürt Sahte Belgelerle Kerkük’e İthal Edilip yerleştirildi. Hani Kerkük Türkiye'nin milli meselesi ve kırmızı çizgisiydi! 
Türkmen şehri Kerkük düz bir ovada kurulmuştur. MÖ. 3. yüzyılda yapılan kale bir tepenin üzerinde yer alır ve Kerkük’ün her tarafına kuş bakışı bakan bir konuma sahiptir. Kerkük’ün ortasından Hasa Su çayı geçer. Hasa Su çayı Kerkük’ü Eski yaka ve Korya yaka olmak üzere iki yakaya ayırır. Kale ile beraber şehir üç kısma bölünür. Kale şehrin ilk yerleşim yeridir. Çevresine hâkim surları ve dar sokakları vardı. Kalenin içindeki kesim Hamam, Ağalık, Meydan ve Zindan adlı dört mahalleden oluşmaktaydı. Şehrin kale dışına taşması muhtemelen nüfusun da baskısıyla 17. yüzyılda olmuştur. Eski yaka (Karşıyaka) kesiminde kale çevresinde zaman içerisinde ortaya çıkan İmam Kasım, Çay, Çukur, Musalla, Bulak, Avcı, Piryadi ve Ahi Hüseyin, adlarında mahalleler bulunuyordu. Korya yakasında ise Sarıkâhya, Begler, Mahatta (İstasyon), Şaturlu, Hasa, Elmas, Yeni Kerkük (Arafa) adlı mahalleler vardı. Kürtlerin yoğun yasadığı Şorca mahallesi de geçen yüz yılın kırkları ve ellilerinde yoktu. Kerkük’te sonradan ihdas edilen ‘’iskan (Azadi)’’ ile ‘’Rahimava’’ Kürt mahalleleri de yoktu. Bunlar sonradan Süleymaniye ve Erbil yolu istikametinden göç alarak kurulmuştu.
Kerkük’te, kale dışında İmam Kasım’ın küçük bir yerleşme çekirdeği olarak varlığını biliyoruz. Ayrıca kalenin yarım mil ötesinde ve Hasa Su çayının diğer tarafında Korya’nın, tıpkı Tisin köyü gibi küçük bir yerleşme olduğu tarihi belgelerle saptanmıştır. Daha sonraki tarihlerde bu iki yerleşme de Kerkük kentinin yerleşme dokusu ile bütünleşmişlerdir. Korya yakasında çokça resmi devlet binaları bulunuyor. Nitekim valilik, kışla, belediye binası, nüfus dairesi, tapu dairesi, adliye, kamu yapıları Korya yakasında inşa edilmişlerdir.
Türkmen Diyarı Kerkük’ten 70’lerden Bir Görüntü
Büyük Pazar, Korya Pazarı, Kayseri Çarşısı Kerkük’ün Türkmen kimliğinin en yoğun şekilde hissedildiği yerlerin başında geliyor. Aslında Kayseri ’Kapalı Çarşı’ anlamında kullanılıyor. Geçmişten bu yana alışılagelmiş şekilde, Anadolu’nun ortasında yer alan ve ticaretiyle ünlü Kayseri’nin adı verilmiş ’Kapalı Çarşı’lara. Bu çarşılardaki dükkân mülkiyetlerinin hemen hemen tamamı Türkmenlere ait.
Kerkük’ün ilk yerleşme merkezinin çekirdeği olan kale, bu yüzden en eski mimarlık ve kentsel dokunun da merkezi idi. Kerkük kalesi 4 mahalle, 743 geleneksel ev ve onlarca tarihi eserden oluşuyordu. Kerkük Kalesi’nde oturanların hemen hemen tamamı Türkmen’lerdi. 1995 yılında Saddam Hüseyin'in talimatıyla kale sakinleri zorla boşaltılır ve 1997'den itibaren 2003'e kadar yüzlerce geleneksel tarihi Türk evi ve eseri buldozerlerle yerle bir edilir. Türkmenlere ait ne varsa, evleri, tarihi eserleri, hatta mezar taşları bile yok edilir. Amaç Kerkük’ün Türkmen kimliği ve izlerini silmekti.
Kerkük Kalesi Yıkılmadan Önceki Durumu
Kerkük Kalesi Yıkıldıktan Sonraki Durumu

Yıktılar kalamızı (Kalemizi) Sürdüler balamızı Daha can boğazdayken Çektiler salamızı
Kalede Yıkılan Türk Tarihi Evleri

Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii Minaresi, 16 gözlü Taşköprü gibi 60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkün. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok. Diğer taraftan edebiyat ve kültür alanında da Türkmen ağırlığını görmek mümkün. Kerkük’teki sanatçıların çoğunluğu da yine Türkmenlerden. Kerkük Türküleri tüm dünyada hangi dille icra ediliyor? Türkçe.
Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?
Kerkük Kalesi ve Şehitler Köprüsü Yıkılmadan Önceki Hali

Kerkük'ün ahalisinin büyük çoğunluğu Türk'tü. Ne Arap ne de Kürt'e rastlamazdınız. Şehirde herkes Türkçe konuşur. Biraz farklı bir lehçeyle, ama her şeyiyle Türkçe, etraf hep Türklerle dolu, evde, sokakta, pazarda, çarşıda, camide, parkta, sinemada, lokantada….. Türkler sadece okulda bir miktar Arapça öğreniyorlardı. Hatta Arap öğretmenler eğitim verebilmek için Türkçe öğrenmek zorunda idiler.
Araş­tır­ma­cı ya­zar Sa­ti Al-His­ri “Irak’ta Ha­tı­ra­la­rım” ad­lı ese­rin­de 1921 yı­lın­da, o dönemin Eği­tim Ba­kan­lı­ğı baş mü­şa­vi­ri gö­re­vin­de bu­lu­nan İn­gi­liz yüz­ba­şı N.Va­rel ile olan ih­ti­la­fı ve çar­pış­ma­sı­nı, Eği­tim Mü­dü­rü mu­avin­li­ği gö­re­vi­ni red­det­ti­ği­ni açık­lar­ken, Va­rel’in ken­di­si­ne: “Ker­kük’e git, ora­da Eği­tim Mü­dür­lü­ğü gö­re­vi­ni sa­na ve­re­lim, ora­da Türk­çe konuşulur, sen de Türk­çe bi­li­yor­sun”, de­di­ği­ni ha­tır­la­tı­yor. Va­rel bu öne­ri­si­ni Kra­li­yet Sa­ra­yı Baş­ka­nı Rüs­tem Hay­dar’a da tek­rar­la­mış ve Al-His­ri’den Türk­çe ko­nu­şu­lan Ker­kük’te ya­rar­lı ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ti. (Sati Al-Hisri, Irak’ta  Hatıralarım 1. Cilt, 1927, s.140, 141, 142.)
Türkmen şehri Kerkük, tarihin her döneminde önemini korudu. Kültür varlığı, sanat, müzik, spor ve çevresinin mimarisi ile de dikkat çekici bir şehir. Kerkük, geleneksel yapı ve tarihe tanıklık eden kitabeleri ile de göz alıcı bir hazine.
Kerkük’ün Futbol Karması Hemen Hemen Tamamı Türklerden Oluşuyor

Kerkük’ü karanlığa boğan onun kalesi, Gök Kümbeti, Dakuk Ulu Camii Minaresi, Sultan Saki Yatırı, Nakışlı Minaresi, Kerkük (Aziziye) Kışlası, Danyal Peygamber Türbesi ve Minaresi ya da kurumuş Hasa Su çayı değil, toprağın altında yatan karanlık, yani petroldür. Türkmen şehri Kerkük'ü gezerken insanı karşılayan perişan manzara, bu şehirde yaşayan sade insanların, toprağın altındaki dev zenginlik kaynağının sıkıntısından başka bir yanını görmediğini ispatlıyor. Başkaları için “petrol cenneti” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.
Selçuklular Döneminde Yapılan Gök Kümbet

Çocukken yaşadıklarını hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü hafızanın en temiz en güçlü olduğu zamanlardır çocukluk. Çocukluk cennetimiz Kerkük, nasıl bir "yitik cennet"e dönüştüğünü görüyoruz. Bu da bize derin bir acı ve keder veriyor. Zalimler, çocukluk cennetimizi harabeye ve hayatımızı da cehenneme çevirdiler. Kerkük giderek solan, el değiştiren, artık tutunamayan bir kent. Ötesi, halen, belleğimizdeki yaşayan, kanayan haliyle çocukluk cennetimiz.
Türkmen Şehri Kerkük’ten Bir Görüntü

Bugün Yerimizi yurdumuzu ve haklarımızı silah zoru ile gasp edenler, bizleri baskı ve zulüm altında tutanlar, ezmeye çalışanlar ve hürriyetimizi elimizden alanlar bilsinler ki haklarımızı mutlaka geri alacağız. Biz başaramazsak, çocuklarımız başaracak, çocuklarımız başaramazsa torunlarımız başaracaktır. Çünkü çocuklarımızı ve torunlarımızı da bu yönde eğitiyor ve yetiştiriyoruz. Dünya nice hükümdarlar, krallar, paşalar, tiranlar, firavunlar, despotlar, eli kanlı katiller gördü. Bu dünya kimseye kalmadı, bugünkü zalimlere mi kalacak? Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmaz, zulüm payidar olamaz çünkü eden bulur.
Ali Kerküklü
Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)

17 Aralık 2014 Çarşamba

2015 Çanakkale Zaferi’nin 100.Yıl Anısına; "Bedeli Çanakkale’de Kanla Ödenecektir."

2015 Çanakkale Zaferi’nin 100.Yıl Anısına
Bedeli Çanakkale’de Kanla Ödenecektir
Mehmet Muzaffer Efendi’nin bu yüce davranışı yani bir Türk subayının örnek maneviyatı olan o kanlı beyaz zarf, Askeri Müze’ye gönderilmiş, Türk çocuklarına ve gelecek nesillere, cevher değerinde bir miras olmuştur. Yaşayan ölülerin mirasları içinde bu zarf da yaşayacak, daima yükselmeye teşvik ve milletin iftihar etmesi için bir belge olarak kalacaktır. Büyük meydanların büyük sınavlarında kazanılan bu şehadetnameler her genci imrendirecek ve örnek olacak bir etki yapacağı gibi, her babanın kalbinde böyle evlatlara sahip olma duygusunu yükseltecek, sonunda millet bu sayede kendi fedakârlığına güvenecektir.
Böylece, dini ve vatanı için ölmek aşkıyla yetişmiş gençler çoğalacak ve vatan sevgisi millî terbiyemize esas oldukça, yaşama hakkı bizim olacaktır.
Bu husustaki özel görevini yerine getiren 6’ncı Ordu, sonucu milletin takdirine bırakmıştır. Umarım ki her edip, her yazar bu yüce gayeye hizmeti uğur sayarak, merhumu bütün millete tanıtmaya çalışacaktır. Umarım ki Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bu şehidin fotoğraflarıyla zarfını birleştirip büyük levhalar haline getirecek, yüz binlerce duvar levhası şeklinde basarak, hem her evin iftiharla duvarına asacağı birer ibret levhası yapacak ve hem de vatan, millet namına bir hizmet yapmış olacaktır.
11 Temmuz 1916
6'ncı Ordu Komutanı
Halil PAŞA      

10 Aralık 2014 Çarşamba

"IŞIĞIN KAYNAĞI DERGİSİ" YAYIN HAYATINA BAŞLADI, Mahir Adıbeş

IŞIĞIN KAYNAĞI DERGİSİ
Işığın Kaynağı Dergisi İzmir’de yayın hayatına başladı. Kültür, edebiyat, düşünce dergisi olarak yola çıkan dergi ikinci sayısını da yayım dünyasına sundu. Ferdi zekânın işlevine önem veren dergi, toplumların birlikte sosyal olarak yaşaması için çaba harcıyor. Siyasi, sosyal, ideolojik, fikri bütün yapıların varlığını kabul edip ortak paydayı bulup onun etrafında toplanmanın, millet olmanın ruhunu ortaya koymaya çalışıyor. İnsanların birbirlerini dinlemesini, anlamasının çıkış noktalarını inceliyor, öne çıkarıyor.
Işığın Kaynağı Dergisi sabırlı, çalışkan,  dürüst olarak yoluna devam ederken bir mektep olmayı seçmiştir. Unutmayın ki bireyleri eğitmeden toplumu düzeltemezsiniz. Dergi, Ahmet Yesevi’den, Mevlana’dan, Hacı Bektaş Veli’den, Yunus Emre’den, Pir Sultan Abdal’dan, Gazeli’den ve daha birçok bizim dediğimiz, düşünürlerden, ilim adamlarından, âşıklardan, şairlerden güç alarak bu göreve talip olmuştur.
Uzun zamandır böyle bir dergiyi çıkarmayı düşünen bir grup şair/yazar/çizer sonunda kararı verip bu zor ve keyifli yolculuğa yelken açtılar. Işığın Kaynağı Dergisinin; İmtiyaz Sahipliğini Çağlar Fırat Ülger üstlendi. Genel Yayın Yönetmenliğini İbrahim Ülger, Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü Erdoğan Baysal, Sanat Yönetmenliğini Ümit Yaşar Işıkhan, Hukuk Danışmanlığını Av. Veysel Gültaş, Grafik tasarımını Hülya Gülay yapmaktadır. Derginin Yayım Kurulunda ise, Zeki Buzgan, Ahmet Şahiner, İlhan Soytürk, Naci Gümüş, Şaziment Duran bulunmaktadır.
Hangi dergi olursa olsun çıkarken daha öncekilerin aynısı olmak istemez. Hep farklılıklarını anlatırlar. Işığın Kaynağı Dergisi’nin ise böyle bir iddiası yok, sadece “biz, hepimiz” olmak istiyor. Felsefesi bu kadar kolay ve basit yani, herkesin anlayacağı dili konuşuyor. İnsanlar özenmeden, korkmadan, etki altında kalmadan, endişe duymadan kendilerini ifade etmelidir. Bir kere İzmir’de böyle bir dergi çıkmıyor. Bu şehirden de bir kültür dergisi yayınlanması önemli ama bu bir bölge dergisi olmayacaktır. Hedefinde bütün Türk kültürüne, edebiyatına, düşüncesine ışık tutmak, bu meyanda birleştirici olmak var. Fikirlerde, kültürlerde, hayat tarzında asla yok saymak, karşı olmak düşüncesi yok. Bunların hepsini dönüştürmeden içinde barındırmaktır amacı. Yani çok sesli ama tek başlı bir yapıda dergicilik yapmak iddiası var. Bundan da anlaşılmaktadır ki ebemkuşağı gibi çok renkli bir dergi çıkartmak amaç ama renkleri ayrıştırmadan, soldurmadan...
Dergiyi çıkaranların bu kararları verirken birçok zorluğu göze aldığını görebiliyoruz. Bir kere fikirler, ideolojiler üzeri bir dergi çıkarırken toplumun bazı kesimlerini karşılarına aldıklarının farkındalar. Yalnız böyle bir kararı bu ülkede destekleyecek çok daha fazla insan olduğunu düşünüyorum. İkincisi böyle bir dergiye sürekli bu doğrultuda yazı yazacak yazarları bulmak zorlukları da göz önüne alınmalı. Sanırım en başından her sayıyı konulu çıkarma kararları da bu alanda ellerini rahatlatmış görünüyor. Üçüncüsü ise ekonomisinin karşılanmasıdır. Diğer konular bir şekilde çözülse de derginin geleceği açısından finansmanı önemli. Yalnız İbrahim Ülger destekleyiciliğinde şimdilik bu konuyu da çözmüş görünüyor.
Üstad, Mahir ADIBEŞ, Suriye
Dergi birinci sayıda “12 Eylül ve Sanat”ı konu alması ve çok cesur yazılara yer vermesi ile iyi bir başlangıç yapmıştır. Çingeneleri kendilerinin kaleminden yayınlamasıyla da oldukça isabetli bir konuyu ortaya koymuştur. İkinci sayıda, “Dil ve Üslup” konusu derginin en baştan dil konusunda işi sıkı tuttuğu anlamına gelir. Bu yazıyla artık derginin mücadele alanlarının çok önemli meseleler olduğunu anlamaktayız. Aynı sayıda  “Ezidiler”e yer vermesi gündem açısından çok önemliydi. Bu yazılarda da Ezidiler’in kanaat önderlerine ulaşıp röportajlar yapılması ve yazılar yayınlanması dikkat çekken başlıklardandır.
Dergide şiirlere de yer verilmesi, desenlerle süslenmesi ve ara sıra da konulan resimlerle okunması rahat hale getirmektedir. Hikâyeler derginin olmazsa olmazı arasındadır. Kitap eleştirileri ve tanıtımları zaten dergide yer almaktadır. Buluna bildiğince gezi yazıları, sinema, tiyatro, müzik hakkında uzmanların görüşü de hedefleri arasında. Dergi bir konuyu daha unutmadı; yerel yönetimlerin kültür sanat faaliyetleri. Bu konunun üzerine gidileceğe benziyor. Gerekirse belediyelerle ortak etkinlikler yaparak toplumla kaynaşma, birlik olma yollarını aramak da faydalı olacaktır.
Sonuç olarak şunu söylemek isterim ki, Işığın Kaynağı Dergisi İzmir’den yola çıktı. Hep benim dediğim olsun değil, hepimizin dediği olsun düsturuyla hareket etmektedir. Işığın Kaynağı Dergisi yepyeni bir bakış açısıyla ikinci sayısını çıkardı. Koyduğu hedefleri adım adım geçerek gelecek sayılarda çok daha mükemmel bir dergi olarak okuyucularına sunacaktır. Bahtı açık, ömrü uzun olsun.
Mahir Adıbeş