23 Nisan 2012 Pazartesi

KONUK YAZAR; Doç.Dr.Tamilla Abbashanlı-Aliyeva

KONUK YAZAR:
Karadeniz Sevdalısı Ahmet Cavat
Doç. Dr. TAMİLLA ABBASHANLI (ALİYEVA)
    Azerbaycan’ın ünlü yayım organı olan “Azerbaycan” resmi devlet gazetesinin emektaşı felsefe ilimleri doktoru Rahman Salmanlı Türk Milleti için canını feda eden, Karadeniz sevdalısı ve “Çırpınırdın Kara Deniz” şiiriyle, şarklısıyla ismi diller ezberi olan Türk Milletinin yetiştirdiği ender insanlardan şair Ahmet Cavat hakkında “Ahmet Cavat’ın yaratıcılık Yolu” adlı değerli kitap yayımlamıştır. A.Cavat’ın hayat ve yaratıcılığı hakkında bu kitap ölmez vatan şairi Ahmet Beyin meşakkatli günlerine ışık tutmuştur. Eser A.Cavat’ın hayatı, Şiirinin idea yönü; Eserlerinin sanatkarlık özellikleri; Ön söz, Giriş ve Sonuçtan oluşmakla, aynı zamanda çeşitli dergi ve gazetelerde basılmış makalelerden ibarettir. Eserin yazarı R.Salmanlı A.Cavat hakkında bu kitabı yazmakla omuzlarını mesuliyyetli ve şerefli bir işin altına vermiştir. Yazar Azerbaycan’da ve Türkiye’de arşivleri araştırmış, A.Cavat hakkında her iki ülkede yayımlanmış çok sayıda eser incelemiştir. Bu makalede eserin sadece bir bölümünden: A.Cavat’ın hayat yolundan konuşacağız, çünkü bu bölüm A.Cavat hakkında doğru olmayan bazı araştırmalara ışık tutuyor, aydınlık getirir. Tabii ki,  Türk Milletinin yetiştirdiği ender sanatkarlar bu millete, halka mahsustur, örneğin; Nizami, Yunus, Mevlana, Nesimi, Fuzuli, Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Cavat, Nazım Hikmet, Bahtiyar Vahabzade, Memmed Araz vs. Ama Ahmet Cavat’ın Türkiye’de aynı ismi taşıyan bir bilim insanı ismi ile karıştırılması iyi değil, her kes gördüğü işle tanınacaktır., bu hakda bir az sonra..
          A.Cavat hakkında bu kitabın yayımlanması A.Cavat’ın daha geniş, etraflı şekilde tanınmasında büyük rolü var. Özellikle, Türkiye’de. Gerçekten canımız Anadolu’da Ahmet Cavat’a büyük bir sevgi var. A.Cavat’ı sevenler vatan, millet fedaileridir. Biz de bunu dikkate alarak Ahmet Bey hakkında bilinmeyenleri onun dikkatine sunmak istiyoruz.
          Her zaman derler ya, dert çekmek en iyi insanların nasibidir-gerçekten öyledir. A.Cavat’ın bu hayatta nasibi dert-keder oldu. Kavga dövüşle kazandığı mutluluğunun ömrü çok kısa oldu.
            1892 yılında Azerbaycan’ın Şemkir mahalında – Seyfeli köyünde ruhani ailesinde doğdu. Şairin dedesi (babasının babası) aslen Güney Azerbaycan’dan idi,  Arap ülkelerinde dini eğitim almıştı, ömrünün sonuna kadar Gence’de yaşadı.
R.Salmanlı’nın eserinden belli oluyor ki, Ahmet küçük yaşlarından akılı, başarısı ile yaşıtlarından farklı idi, yedi yaşında ilen Kuranı-Kerim’i okuyor, birçok sureni ezbere söylerdi. 1900 yılında baba Ahund Mehmetalinin ölümü aileyi ve küçük Ahmet’i perişan ediyor. Anne Yahşi Hanım küçük yavrusu Ahmet’i de alıp Gence’ye ilk kocasından olan çocuklarının yanına gider.  Üvey ağabeyleri Mesimle Kulu Ahmet’e doğma kardeşleri gibi seviyorlar. Onu Şah Abbas mescidi nezdindeki okula yazdırırlar. İyi puanlarla okuduğu için “Hayırhahlık” cemiyeti ona her ay yedi dinar (altın para) mablağında burs veriyor. O zamanın tanınmış aydınlarından olan Abdulla Tevfik (Abdulla Sur) ünlü şair Abdulla Şaig’e yazıyordu:”Örgencilerimin içinde Cavat adlı çok başarılı öğrenci var. Bana okuduğu ilk manzumeleri geleceğe büyük ümitler veriyor. Lisanı sade ve güzeldir”.A.Cavat 1913 yılında Gence Müslüman-Ruhani Okulunu uğurla bitirir, Kafkasların Şeyhülislamı Muhammet Pişnamazzadeye imtahan verip “Şerefli Türk ve Fars dilleri muallimi” adını alar. Şair hayatının Gence ve Şemkir’le bağlı olduğunu bir manisinde böyle der:
          Ben aşık Gencen’denim,
          Şemkirden, Gencedenim,
          Aslım, köküm Türk oğlu,
          Soy-soyadca Gence’denim…
     Bu dörtlükte dediği gibi, ağlı kesenden Türklükle onur duyan, kendisi şerefli Türkoğlu bilen Ahmet Cavat bütün varlığı ile Anadolu’ya, buradaki Türk kardeşlerine bağlı idi. Bunun kanıtını onun Balkan savaşına gönüllü gedmesinde de görüyoruz ve R.Salmanlı bunu böyle kaleme alıyor: “1912-ci il Balkan savaşında Avrupa’nın ve Rusya’nın işgalci küvetleri Vandalizm siyaseti yürütürdü. Esas maksat Osmanlı’yı Doğu Avrupa’daki dayaklarından mahrum etmek idi. Bu ise Türk-Müslüman aleminde insanların kalbinde Türkçülük ve milletçilik duygularını daha da alevlendirirdi. Millet, toprak taassubunu çekenler Türk dünyasını işkaldan korumak için ayağa kalktılar. Azerbaycan Türkleri Kafkas Gönüllü Birliklerine yazıldılar vu bu gönüllülerin içinde genç A.Cavat da vardı. O yakın arkadaşları millet, toprak fedaisi İ.Ahundzade, İ.Alizade, A.Asadulla ve digerleri ile birlikte İstanbul’a sefer ederek bir elinde silah, bir elinde kalem Balkan Savaşına yollandılar. Bu olay Türk bilim insanı, aslen Azerbaycanlı olan Servet Gürcan da eserinde yazıyor: “Kafkas Gönüllü Birliği”ne katılarak Trakya cephesinde Anadolu Mehmetçik kardeşlerinin yanı başında savaşanlardan biri de A.Cavat idi”. Bu savaşa gedmesi A.Cavat’ın ömrüne balta çalıyor. 1937 yılında KGB-çiler onu dindirirken ondan Türkiye ilişkilerini soruyorlar. A.Cavat ise ölümün gözüne dik bakarak:-Evet, 1912 yılında Türkiye’de olmuşum, Balkan-Türk Savaşında Türk ordusunda gönüllü savaşmışım”. Balkan Savaşı bittikten sonra Yusuf Akcura A.Cavat’a Azerbaycan’a geri dönmesini ve orada ona büyük ihtiyaç duyulduğunu söylemiştir. Ama Y.Akçura bilmedi ki, onu vatana değil, vatanı oğullarını addım adım takip eden onları KGB zindanlarında bin bir azapla öldüren Ruslara ve kendi mangurtlarımıza kurban gönderirdi.
R.Salmanlı’nın kitabında tarih sayfalarında karanlıkta kalan, çok mübahaselere neden olan meselelere de aydınlık getirilir. Onlardan biri de A.Şaig ve EA.Cavat’ın birlikte Balkan Savaşına gedmeleridir. Her Azerbaycan’dan, hem de Türkiye’den çok sayıda bilim insanlarının eserlerini inceledikten sonra Rahman Bey böyle karara geliyor ki, A.Cavatla savaşa giden A.Şaik değil, onun abisi Ahund Yusuf Talıbzade’dir.
Yazar Ahmet Cavat’ın adı ve soyadı hakkında çeşitli fikirleri araştırır. O önce A.Saleddin’in 1992 ilde yayımladığı “Ahmet Cavat” kitabına istinat ediyor. A.Saleddin’in yazdığına göre A.Cavat lakap alırken “Elif”le başlayan bir ad düşünmüş, o zaman Ahmet iyidir-deye karar vermiştir. Yine o kitapta A.Saleddin Türkiye’den Gence’ye gelen ve A.Cavat’a ders deyen Savad Cavat (Türkiyeli Ahmet Cavad’ın kardeşi)  A.Cavat’ın hayatında önemli rol oynamış, şiirin kurallarını ona öğretmiştir. Bu zaman da A.Cavat Hocasına saygı olarak onun kardeşinin adını, soyadını kabul etmiştir. Türkiyeli dilci bilim insanı Ahmet Cavat Emre ile Ahmet Cavadı karıştıranlar da var. Bazıları “Çırpınırdın Karadeniz” şiirini dilci Ahmet Cavat’ın adına, “Serf ve Nehv” kitabını ise Azerbaycanlı Ahmet Cavat’ın adına yazıyorlar. Bazıları “-Hayır, “Çırpınırdın Karadeniz” şiirini Azerbaycanlı Ahmet Cavat yazıp” diyorlar. Aslında ise gerçekten “Çırpınırdın Karadeniz” şiiri Azerbaycanlı Ahmet Cavat’ın, “Serf ve Nehv” eseri ise Türkiyeli Ahmet Cavat
           A.Cavat’ın hayatının muayyen bölümü Türkiye ile bağla olduğu için burada Türkiye için önemli tarihi olaylarla rastlaşırız. Örneğin 1915 yılının Ocak ayındaki Sarıkamış olayı burada dakiklikle verilmiştir. Yazar der ki, “1915 yılında–18 Ocak’ta Osmanlı devletinin tarihine görünmemiş facia yazılır. Sarıkamış’a doğru yol alan 90 bin Mehmetçik bir birine sarılarak bu heykellere dönüşürler, bu buz heykellerin arasında canı bir, kanı bir kardeşlerine yardıma koşan yüzlerle Azerbaycanlı gönüllü de vardır” (s.28)
          A.Cavat da 1915 yılında ikinci defa Türkiye’ye geliyor ve Bakı’da yerleşen “Azerbaycan Hayır İş Cemiyeti” adında Türkiye’nin doğusundaki savaştan zarar çeken insanlara yardım dağıtır. O ağır günlerde Husrev Bey Sultanov’un yardımcısı olan A.Cavat Kars, Ardahan, Trabzon, Erzurum, İstanbul ve Gürcistan’ın Türkler yaşayan bölgelerindeki halklara maddi ve manevi yardım ediyordular. R.Salmanlı bu bölümde Rusların Kafkas cephesini açılmasından,  Türkiye’nin doğu bölgesinde Ruslara güvenen Ermenilerin buradaki insanların başlarına getirdikleri felaketten yürek ağrısıyla konuşur. Ermeniler Müslüman köylerine hücum ederek dinç ahaliyi kılıçtan geçirir ve bu topraklarda Rusların eliyle Ermenistan devleti oluşturmak istiyordular (s.29)
            Bilim insanı R.Salmanlı A.Cavat hakkındaki bu araştırmasında o zamanlar Türkçülük idealarını yayan insanlardan da konuşmayı unutmuyor, çünkü bu insanların içerisinde Türkçülük fikirlerini derinden öğrenen, bunları yayan önemli isimlerden biri de A.Cavat idi. Yazar Ziya Gökalp’ın, Ali, Bey Hüseyinzade’nin, Mirze Feteli Ahundov’un, İsmayıl Gaspıralı’nın M.Emin Resulzadenin isimleini çekiyor (s.32–34). A.Cavat Türkiye’de savaş nedeniyle zor günler yaşayan insanlara yardım etmek için Azerbaycan ünlü neft milyoncusu, hayırhah insan Hacı Zeynalabidin Tagıyev’e müracaat ediyor. Tağıyev Türk kardeşlerine yardım ediyor ve A.Cavat 1915 yılının martında –Nevruz bayramı günlerinde Kars’a ve Erzurum’a geliyor. O burada Ermenilerin Türk milletine karşı törettigi zulümleri gözyaşıyla seyir ediyor ve bunu şiirinde dile getirir.

                                 Armağanım yaslı şarkı,
                                 Bir kuş oldum çıktım yola.
                                 Gittim, gördüm dost elinde,
                                 Ne bir ses var, ne bir layla.
                                 
                                 Bir yığıncak gördüm: dedim:
                                 Belki düğündür, kızlar oynar?
                                 Baktım, eller batmış yasa,
                                 Ne oynayan, ne gülen var.
                                
                                 Sordum garip minareden,
                                 Akşam olmuş ezan hanı?
                                 Baykuş konmuş minberlere,
                                 Diyen hanı, duyan hanı?

           A.Cavat Hacı Zeynalabidinin maliye desteği ile 1916 yılında Batum’da 2.500 Türk çocukları için okul açmıştır. Kendisi de o okulda ders veriyordu.1917 yılında 2.500 Türk kaçkın ve didergini Gence ve Bakı etrafında yerleştirmiştir. Kars ve Erzurum’da Ermenilerin Türklerin başına getirilen felaket 23 yaşlı şair A.Cavat’ı dehşete salmıştır. Şair gördüklerini gözyaşıyla mısralara dizmiştir:

                                   Ziyafet görmedim yaslıdır eller,
                                   Cugalmış mezarlar derdini söyler.
                                   Talanmış şaneler, yolunmuş teller,
                                   Oldugunu duydum, imdada geldim.

                                   Karları boyamış mezlumlar kanı,
                                   Ölenler çok, fakat mezarı hanı?
                                   Ayakalr altında şevketi-şanı,
                                   Kalanları görüp feryata geldim.

         Ermeni daşnak destelerinin başçısı olan Lalayan 1936-da yazıyordu: “Daşnak desteleri tarafından tutulan Türk köyleri canlı insanlardan temizlenir, harabeye çevrilirdi”. Bunları gören, duyan A.Cavat feryat çekiyordu:

                                   Soranlara ben bu yurdun,
                                   Anlatayım, nesiyim:
                                   Ben çiğnen bir ülkenin,
                                   “Hakk”bağıran sesiyim!

         Hakk bağıran bu ses Rusları, Ermenileri ve kendi içimizden olan mangurtları rahatsız ediyordu. Bu kitapta A.Cavat’ın ölümü hakkında da mülahizeler var. Eveler onun KGB tarafında sorgu-sula alınması ve Sibirya’ya gönderilmesi fikri vardı, ama oğlu Nazım Ahundzade’nin “Atam Ahmet Cavat” makalesinde (“Edebiyat ve incesanat” gazetesi,  1989 2 Haziran) şairin KGB’in bodrum katında dövülerek öldürüldüğü yazılmıştır. Resmi dosyalardan belli oluyor ki, şair 1937 yılının Haziran ayının 4-de hapis edilmiş, o yılın Ekim ayının 12-den 13-ne gecen gece Bakı’da vahşicesine kurşunlanmıştır.
         Kitapta A.Cavat’ın dünyalar kadar sevdiği hayat yoldaşı Şükriye Hanımdan da sohbet açılır. Şükriye’nin babası Süleyman Beyanoğlu idi, Süleyman Bey Batum’un önde gelen ünlü, tanınmış insanı idi. Şükriye ile Ahmet Bey bir birlerine aşık olurlar, ama Süleyman Bey Ahmet Cavat’ı çok sevse de; -Hayır, ben şiaya kızıl başa kız vermenim (s.43) diyor. Ahmet Bey için dünür giden Ali Sabri Süleyman Beye der:-Vermezsin, biz de kızı kaçırırız.
           Böylece, Ahmet Bey Şükriye’ni kaçırır, Gence’ye getirir. Mutlu bir aile hayatı başlıyor, çocuklar doğulur. Şairin 16 yaşlı dünya güzeli kızı Almas hayata “elveda” “de, bu zamansız ölüm şairi üzer, Almas’a şiirler yazar. 1937 yılında KGB şairi hapis ederken Şükriye Hanımı da Sibirya’ya gönderirler. Şükriye Hanım ölen güne kadar korku içinde yaşadı, şimdi KGB gelir, onu götürür. Şükriye Hanımın gözleri yollarda kaldı, dünyalar kadar sevdiği, ona şiirler yazan, onu canı seven Ahmet’ini bekledi, bir mezarını istedi, başını taşına koyup ağlasın. Onu da çok gördüler Şükriye Hanıma… Şimdi o sevgili Ahmet Cavat’ı ile Azerbaycan’ın, Türkiye’nin ve Batum’un semalarında ak güvercinler gibi süzüyorlar. Bu gün Ahmet Cevat’ın da, Şükriye Hanımın da arzuları gerçek olmuş, Azerbaycan-Türkiye “Bir Millet, İki Devlet” olarak kaynayıp-karışmıştır. Ahmet Cavat bu günleri görmedi, ama hep arzuladı..
         Bir de Ahmet Cavat’ın hayatını, eserlerini dikkatle inceleyip Türkiye ve Azerbaycan okuyucularına, özellikle, Ahmet Cavat vurgunlarına sunan bilim insanı felsefe ilimleri doktoru Rahman Salmanlı’ya yürekten teşekkür ediyoruz ve diyoruz:- Elleriniz var olsun. Türk Milletine sevginiz için teşekkür ederiz. Ne kadar ki, milletini sizin gibi sevenler var Türk milleti için kurban giden Ahmet Cavatlar unutulmayacak…
***
KONUK YAZAR:

Azerbaycan’dan Mektup Var…

Vatan Deyip Ölüyorum…

Doç.Dr.Tamilla Abbashanlı-Aliyeva
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü,
Öğretim Üyesi

                                Aziziyim, soymayın,
                                Cellât, derim soymayın.
                                Vatan deyip ölüyorum,
                                Beni mezara koymayın…

      Sanki bu mani Karabağ şehidi, Azerbaycan’ın Milli kahramanı Mübariz İbrahimov’ın dilinden denilmişti. Azerbaycan Milli Ordusunun astsubayı Mübariz İbrahimov 2010 yıl Haziran ayının 19’da Terter kentinin dövüş bölgesinde kahramancasına helak olmuştur. Ateşkes olmasına bakmayarak hain Ermeniler her zaman olduğu gibi Haziran’ın 19’da da ateşkesi bozdular, Azerbaycan’ın Terter bölgesine hücuma geçtiler. O gece harbi görevini yerine yetiren, sınır hattında olan Mübariz korkmadan Ermeniler üzerine atılmış, bir hayli düşmen öldürmüş, bu olayı gören Ermeni askerleri korkarak harbi hisselerine geri dönmüşler. Bu ağır dövüşte Mübariz ağır yaralanmış, ele orada hayatını kayıp etmiştir. Daha doğrusu şehitlik zirvesine yücelmiştir. Azerbaycan Cumhur Başkanı Sayın İlham Aliyev Mübariz’in bu yiğitliğini yüksek değerlendirerek 22 Temmuz 2010 yılkında ( ölümünden sonra ) ona “Azerbaycan’ın Milli Kahramanı” Fahri adının verilmesi hakkında karar kabul etmiştir. Mübariz’in hayatını okurken gerçekten onun büyük bir kahraman olduğunu görüyoruz. 
        Azerbaycan’ın tanınmış yazarı, şair, bilim adamı Doç.Dr.Feride Leman  Mübariz İbrahimov hakkında “Teessüb” adlı mesnevi yazmıştır. Bu eserde teessüb sözünün anlamı vatanın derdini çekmek, vatan için her şey yapmak, onu korumak, şerefini yüce tutmak anlamındadır (Maalesef, Azerbaycan’da basılmış sözlükte bu sözün açıklamasına rastlamadık).
         Feride Leman eserinde Mübariz’in geçtiği kısa ömür yolunu anlatır:
                           O kışta gelmişti güzel dünyaya,
                           Seksen sekiz yılı yedi Şubatta.
                           Yazı çok severdi, güller faslını,
                            Ömür baharında o aldı yara.
                          
                      
                         
 Eserden öğreniriz ki, sade bir ailede doğmuştu Mübariz. Ama yaşıtlarından hep farklı idi, akıllı, başarılı ve düzenli bir çocuk idi. Hiç anne babasını üzmezdi. Belki ona göre o ağır dövüşte asker arkadaşlarından ireli geçti, hem onların hayatını kurtardı, büyük bir facianın önünü aldı:
                     Sınır od içinde alışıp yanıyor,
                     Kurşunlar susmuyor, ateş senğimiyor.
                     Babalar omzunda gider oğullar,
                     Keder kervanları gelir, gecikmiyor.
       
 Feride Leman eserinde Mübariz’in annesi Şamama Hanımın dilinden ağıtlar veriyor:
                    Aziziyim, gül kokar,
                   Çiçek kokar, gül kokar.
                   Bu balamın ıtırdı,
                   Her yan bana gül kokar.

                   Aziziyim, nur çiler,
                   Güneş gökten nur çiler.
                   Yavrunun hepsi güzeldir,
                    Mübariz’im nur çiler.
   
    Eserde askerlik döneminde Mübariz’in yazıp koyduğu mektuba da yer verilip: “Canım annem babam! Benim için rahatsız olmayın. Bana dua edin. Vatan ağır günlerini yaşıyor. Ben vatan için canımı kurban vereceğim. Şehit olana tek düşmenin üzerine gedeceğim. Şehit olarsam ağlamayın. Unutmayın ki, şehitler ölmüyor, ölmezliğe erişirler. Allah’a ibadet edin. Allah büyüktür. Vatan sağ olsun. Hakkınızı helal edin. Oğlunuz Mübariz.”
     Bu mektubu okuyandan sonra Mübariz gözlerimizde daha da yükseklere kalktı, yüreğimiz dağa döndü, kalbimizden bu sözler geçti:-Ne kadar ki, Azerbaycan’ın Mübariz gibi yiğitleri var, bu ülke yenilmez. Bu ülke mutlaka bir gün Karabağ’ı düşmanlardan temizleyecektir, Karabağ’da Azerbaycan’ın üç renkli bayrağı dalgalanacaktır.
      Onu da demeliyiz ki, Feride Leman Türk dünyasının tanınmış aydını, şair yazar Prof.Dr.İsa Kayacan’a sevgi ve selamlarını göndermekle Mübariz hakkında yazını ona iletmemi benden rica etmişti. Ben de bu ricayı yerine yetirdim, “Azerbaycan’dan gelen mektup”u İsa Kayacan Hocama ilettim.
      Evet, ne iyi ki, bu gün Azerbaycan’ın vatan için canından gece bilecek Mübariz İbrahimov gibi oğulları var. Bu oğulların yiğitliğini değerlendiren Azerbaycan Devleti var ve Feride Leman gibi aydınlar, vatan sevdalıları var:
                         Vatan değerini verdi, verecek,
                          Mübariz ruhunla zafer gelecek.
                          Sen Milli kahraman, şerefli oğul,
                         Adınla dünyaya çok er gelecek!

                         Yurdumu yaşatır sen tek oğullar,
                         Öle bilirdikse bu toprak için.
                         O bizi her zaman yüceltecekti,
                         Düşman önümüzde baş eğecektir!
   
Biz de güzel Anadolu’dan ölmez Atatürk’ün sözüyle Azerbaycan’ın yiğit oğlu Mübariz’in ailesine şunları söylüyoruz:-Azerbaycan’ın kederi de bizim, sevinci de bizimdir. Mübariz sadece Azerbaycan’ın, sadece Türkiye’nin değil, bütün Türk Dünyasının yiğit evladıdır. Sizin gibi biz de onunla onur duyuyoruz. 

20 Mart 2012 Salı

KONUK YAZAR; TAMİLLA ABBASHANLI - ALİYEVA

 Türk dünyasının Bahar Bayramı- Sultan Nevruz
 Doç.Dr.Tamilla Abbashanlı-ALİYEVA
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi,
Karşılaştırmalı edebiyat Bölümü, Öğretim Üyesi
    “ Elimize, obamıza yaz geldi. Uzaklarda bir katar turna göründü, yakınlarda bir topa sıgırçın. Göklerin sevdalanan, yerin kubarlanan çağında leylek geldi, bülbül geldi. Çovgunlu havalar onları didergin saldı, Vatandan uzak düştüler, uçup-uçup uzak ülkelere geddiler., hararet aradılar. “Vatan” deyende dudakları çatladı, bu ağrıya-acıya sabır edemediler, havalanıp Vatana sarı uçtular.
      Yaz geldi elimize-obamıza. Bulaklardan süt aktı, yürekler oyun-oyun oynadı. Gömgök halıya bürünmüş yer-yurt dil açıb konuşmak ister. Yollara düzülen kızlar ellerinde göyce-göyce semeni götürür, yeri-yurdu yeşile bürümek isterler:
      Semeni al beni
      Her yazda yada sal beni.

     Semeni, sakla beni,
     Yılda göyerde rem seni.
  
             Nevruzun gelişi bundan güzel nasıl ifade etmek olar?! Azerbaycan’ın ünlü folklorcusu Prof.Dr.K.V.Nerimanoğlu  “Elimizden, obamızdan” adlı kitabında Sultan Nevruzun dünyamıza gelişini böyle gösterir.
      Nevruzun M.Ö.Y111 yy.”dan günümüze kadar çetin kış şartlarının sona erip tabiatın uyandığı, kar, buz ve donların eriyip aktığı, nehirlerin coşup taştığı, ağaçların yeşerdiği, gece ile gündüzün eşit olduğu ve insanların kalbinde güzel duyguların canlandığı baharın müjdecisi olan 21 Mart gününde Doğudan Batıya, Güneyden Kuzeye bütün Türk Dünyası tarafından büyük bir coşkuyla kutlanmaktadır. Azerbaycan’da basılan Ansiklopedide Nevruz hakkında böyle yazılır: “Nevruz Eski Doğu ananelerinin devamıdır”. Çok güm an ki, İkiçay arasında da Baharın gelişi ile bağlı törenler geçirilirdi. Buna örnek olarak Dimuzi ile bağlı törenleri göstermek olar. Efsaneden belli olur ki, Dimuzi öldürüldükten sonra onun ablası Dimuzinin 12 ay yerin altında kalmasına razı olmuyor. Dimuzi 6 ay yerin altında, 6 ay yerin üstünde olur. O martın 21 de yer yüzüne kalkıyor, bu da Martın 21-ne denk geliyor. O günü insanlar Yeni Gün deye Bayram ediyorlar. Çünkü Dimuzinin gelişi ile  Doğa uyanır, insanlar tarlalara çıkıyor, buğday ekiyorlar.  Bazı kaynaklarda Nevruzun tarihi Hun”lara kadar gedip çıkıyor. Çin kaynaklarında okuyoruz ki, Hun”lar Milattan yüzlerce yıl önceleri 21 Mart günü hazır yemeklerle kıra çıkmışlar,  Bahar şenlikleri yapmışlar. Bu şenlikler bu gün Nevruzda keçi irilen Bahar şenliklerine çok benziyor. Nevruza Ergene kon Bayramı da derler. Bu da Yeni Gün –Nevruz anlamına geliyor. Göktürkler Tatarlarla savaşta yenildiler. Onlar bir dişi keyiğin ardınca geddiler. Dağları keçip düze geldiler. Bura güzel bir yer idi. Burada 400 sene kaldılar. Çoğaldılar, bura yerleşmediler.  Ama geçmeye yol bulamadılar. Bir kurdun ardınca deşikten çıktılar. Bu da eski takvimle Martın 9-u (Yeni takvimle Martın 21 idi) O güne Yeni Gün Nevruz dediler. Ellerine Kurt Başlı bayrak aldılar,  bayram ettiler. (Erken sarp, çıplak, yalçın; kon ise geçit demektir. Yalçın kayadan geçit).
    Azerbaycan’da Nevruz hakkında  denilen rivayetler  Zerdüştlükten önceki dönemlere rastlayır. Mes. Rivayetlerin birinde denilir ki, İran ve Turan evlatı, Keykavus oğlu Siyavuş Efrasiyabın ülkesine Hatıra olarak Buhara Hisarını yaptırır. Az geçmiyor ki, düşmenler onları bir-birine düşman ediyorlar. Efrasiyab Siyavuşu öldürerek Buhara Hisarından attırır. Zerdüştçüler Siyavuş’un cesedini Hisarın Doğu kapısında defin ediyorlar. Bu olaydan sonra halk Siyavuş için “Ateşperest ağıtı” adında pek çok mersiye yazmışlar. O mersiyelerde Siyavuş’un defin edildiği gün Nevruz adlandırılmış, her yıl Bayram gibi kutlanmıştır. Başka bir rivayet de eskilere dayanır. Oğuz oğlu kış yiyeceğini mağaraya toplar. Bir defa kış uzun sürer, yiyecek biter. Oğuz oğlu yemek aramak için dışarı çıkar, bir şey bulamaz, sakalı buz bağlar, geri döner. Karşısına bir kurt çıkar. Oğuz oğlundan ne aradığını sorar. O da durumu anlatır. Kurt der: -Bak karşıda bir koyun sürüsü,  bir kucak sümbül, bir cehre, bir el değirmeni bekliyor. Git al. Amma koyunlardan yiye bildiğin kadar kes ye, yününü eğir, elbise toku. Kalanlarını artır,  kuzuları el üstünde tut, büyüt. Sümbülün yarısını ye, yarısını yer sep, artır. Oğuz oğlu öyle de yapıyor. Ve Oğuz oğlu kurtla rastlaştığı gününü-Büyük Çillenin 30-u gününü Bayram deye kutlar. Buna Nevruz –yeni Gün derler.  Nevruzu “Avesta” ile de bağlıyorlar. Örneğin; Ata-baba ruhları  insanlara mutluluk getirdi iyine, bol mahsul getirdiğine göre insanlar onları her zaman yad etmiş,  yılın müeyyen gününde  (mart ayının 1 den 10 kimi eski takvimle)  ata-baba  ruhlarının hatırlanma günü geçirmişler.  Nevruzda ölenlerin ruhunu yad etmek ondan kalmış. Ve ya Nevruza mevsim Bayramı da diyorlar. Esas işi mal darlık ve ekincilik olan Türkler baharın gelmesini sabırsızlıkla gözlemişler. Onlar Doğanın oyanımsını,  İyi kuvvetlerin Kötü kuvvetler üzerinde galebesi gibi bakmışlar. Ona göre de bu olayı sevinçle kutlamışlar. Halk bu bayrama Nevruz – yani Yeni Gün ismini vermişler. Azerbaycan’ın ünlü bilim adamı  M. Arif yazıyor:  “Nevruz insanların hayata iyimser    bakmasının, Doğanın sevinmesinin bayramıdır.  Şimdiye kadar bu bayram öz küvetli etkisini saklamış sosyal hayatla baglı bir bayramdır”.
    X1 asrın en ünlü Arap tarihçisi Ebu Reyhan El Biruni   “Eski Halklardan kalmış yadigârlar”, “Kanuni Mesudi”, “Et Tefhim” adlı eserlerinde Nevruzdan konuşmuştur. El Biruninin eserinden konuşmadan önce deyek ki, eski insanlar Doğanın uyanmasını Tanrı kudretinde görürdüler. İnsanlar Baharın ilk gününe Nevruz –Yeni Gün dediler. El Biruni yazıyor: “Tanrı sükûnette olan göğün katlarını bu günde hareket ettirdi, yıldızlar hareket etti, güneş doğdu. Böylece, mevsimler, aylar, günler belli oldu. El Biruni Nevruzda yere su çilemek hakkında efsane konuşur: “Süleyman Peygamber yüzünü kayıp ediyor, hâkimiyet elinden çıkıyor. 40 günden sonra yüzüğünü bulup ona verirler. Hâkimiyet berpa olunur, hükümdarlar onun huzuruna gelirler. O zaman Farslar demişler:- Nevruz amed- Yeni Gün geldi. Süleyman Peygamber rüzgâra der: -Beni götür. Bu zaman kırlangıç Peygambere der:- Buradan geçme, içinde yumurta olan yuvam var. Süleyman P. Geçmez. Bu zaman kırlangıç ona bir çeğirtke budu verir, karşısına su çiler. O zamandan insanlar Nevruzda bir-birine hediye verir, yere su serperler.  Biruni yazar ki, Cemşid Nevruzda arklar çekdirer, bayram günü insanlar yıkanır, üstlerin su çilerler.  Biruni Nevruzun Hz. Muhammet Peygamber için de kutsal olduğunu böyle söyler: “Bir gün Nevruz Günü Peygambere içinde helva olan kâse verirler. Peygamber helvanı yiyor, kabı kırarak etrafında kılara paylar ve der: Keşke bizde her gün Nevruz olsaydı.  Abbasiler Halifesi El Memun Nevruz hakkında soranda  Ali İbn Musa Er Rid ona böyle cevap vermiştir: “O güne melekler de secde ediyorlar, çünkü  o günde doğmuşlar. Bu güne Peyğemberler de sitayiş ederler, çünkü o  gün güneş doğup. Hükümdarlar secde ediyorlar, çünkü zamanın ilk günüdür”. Dediğimiz efsanelerin çoğusu “Avesta”dan geliyor.
      Yine X1 asrın Fars asıllı ünlü bilim ve devlet adamı Selçuklu Döneminde Devlet işlerinde üst düzeyde olan Nizam-ül Mülk “Siyaset name “ adlı eserinde Nevruzdan söz eder, onun Yılbaşı olduğunu söyler. Ona göre Nevruz Türkler arasında çok yayğındır. X1 asrın diğer ünlü bilim adamı Mahmut Kaşğari  Divan-ı Lügat-t Türk”ünde Türklerde Yılbaşının Nevruz olduğunu söyler. Yazar burada “Beyrem” sözünden konuşur.  Bu söz bu gün işletdiyimiz Bayram sözünün aynısıdır, Türkçe bir kelime.  M.Kaşğari “Bayram Yeri” denilen bir ifade işledir. Her hangı bir çiçeklerle süslenip ışıklarla donatıldığı zaman buraya “Bayram yeri” de denilir. Bayram Halk arasında gülme, sevinç, neşe demektir. Burada 12 hayvanlık Türk Takviminden de danışmak lazımdır. Maalesef, Türklerin yarattığı bu takvim bu gün Çinlerin adına çıkılmaktadır. Takvimin başlangıcı 21 Martdır. Ömer Hayyamın başlangıcını yaptığı  bir çık bilim adamı  Melik Şahın talimatıyla  bir araya geldiler. Bugünkü Güneş Takvimine yakın bir takvim yaratdılar. Melik Şahın Celal-üd-Devle Ebu I-Feth Melik Şahın Celal-üd Devle lakapına bağlı olarak takvime  Meliki ve ya Takvimi-Melik Şah  da denildi.  Bu takvimin başlangıcı 21 Marttır. Nevruz sadece bu takvimle de kalmadı. Selçuklu Döneminde saraylarda Nevruz adlı bir Bayramın kutlandığı bilinse de bu hakda kaynaklarda bilgi yoktur.  Bu bayram Selçuklara Hunlardan ve Uygurlardan gelmiş,  Selçukların yoluyla o biri Türk De vilayetlerine geçmiştir.  Nevruz şenlikleri Uzun Hasanın adıyla da bağlıdır.  Hasan Padişah Kanunları olarak bilinen Ak koyunlu Kanunlarında 21 Mart takvim başı hesap edilmiştir.  O gün ilk vergi toplama günü kimi de kayıt olunmuştur. Nevruz Ak koyunlu Türkmenleri arasında çok yaygın olmuştur.  Bu gün de Nevruz geleneğinin en fazla muhafıza edildiği yer Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesi, Azerbaycan ve Güney Kafkaslardır.  Çünkü o zamanlar buralar Ak koyunlu toprakları idi.  Bir başka fikir. Mesela, Kayı boyuna mensup Karakeçililer 21 Mart Günü Ertüğrul Gazinin türbesi etrafında toplanır, bayram edip, at yarışları, güreşler geçirirler.  Bugünkü Nevruz geleneğinde bunlar var.  Bu bayrama Yörük Bayramı da delerdi. Niye bu bayram Ertüğrul Gazinin türbesi yanında geçirilir?  Ona göre k bu bayramın bir adı da “Ölüler Bayramı”dır. Bu gün Güney Doğu, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da  Nevruz”a “Ölüler Bayramı” da derler. Bu barede Prof.Dr.V.Velyevin ve başka bilim  adamlarının kitabında var. Bunun “Avesta”dan geldiğini yazıyorlar.  Nevruzla bağlı Türk edebiyatına  Sultan Navruz ifadesi girmiştir. Hatta kardelen çiçeğine Sultan Navruz çiçeği de derler. Bu ad takvimi Celali olarak adlandırılan  Melik şahın bir sultan olarak Nevruza verdiği  önemden dolayı da  Sultan Nevruz ve ya  nevruz-u Sultani şeklinde de ola bilir (Bunları  Prof. Dr. R. Gencin “Türk tarihinde ve kültüründe Nevruz” makalesinden almışız. Bak.”Türk Dünyası” dergisi, Nevruz Özel sayı, 1997, s. sah.1)21 Marta kadar 4 Çarşamba var ve bunların isimleri var: toprak, rüzgar, su  , ateş. Nevruza hazırlık önceden başlanır, evler boyanır, temizlenir, tamir olunur, bağ-bağca temizlenir, ağaçların kol-budağı kesilir, yeni elbiseler alınır. Evde her şey yıkanır. Mezarlar temizlenir, ziyaret olunur. Osmanlı döneminde bunlar olmuştur.  Nevruza 3 gün kala sarayda bazı hazırlıklar yapılır, 2 gün kala başka işler yapılır, 21 mart günü Osmanlı Padişahının katıldığı  saraydaki kutlamalar  olur. Padişah halkın içerirsine gediyor, onlarla beraber Nevruzunu kutluyor. 21 Mart günü Padişahın – yani Sultanın Nevruz tebriklerini kabul ettiği gündür. Nevruzu Sultan sözü buradan da gele bilir, yani sultana mahsus, sultanın katılmasıyla kutlanan ve ya  sultan tarafından kutlanan Nevruz Bayramı.
      Bu gün Nevruz Uygurlarda, Orta Asya Türklerinde, Türkiye Türklerinde, Irak, İran, Suriye Türklerinde, Balkan Türklerinde Nevruz kutlanır.  Afganistan ve Hindistan’a Nevruz Babürlüler zamanında girmiştir. Moldova”daki Hiristian Gagavuzlar bu bayramı kutluyorlar.  Hristian Çuvaşlarda da Nevruz geleneği var.  Şamanist Saka yani Yakut Türklerinde de var.  M.Ö. Hunlarda olan bu gelenek İslam Dönemde Türklerde devam etmiştir.  Onlar bu bayramı milli geleneklerine uygun ve inançlarıyla devam etmişler. Mesela, Alevi, Bektaşi kesimde bu bayram Hz.Ali’nin Hz.Fatmayla evlendiği gün gibi kabul edilir.  Ve ya  Hz.Ali’nin   Halife olduğu gün... Hâlbuki Hz.Ali Martın 21-de değil, temmuz ayında halife olmuştur.  Sünni kesim bunu Hz. Yunusla, Nuh Peygamberle bağlıyor. Güya 21 mart günü Nuh Peygamberin gemisi karaya oturmuştur. Ve ya Hz. Yunus balık tarafında karaya çıkartılmış.  Yani insanlar kendi gönülleri ve kendi kafaları ile Nevruzu nasıl görmek istemişlerse, ona göre bir başlangıç yapıp bunu İslam döneme aktarmışlar. Türkiye’de –özellikle, Orta Batı Anadolu’da Hıdrellez Şenlikleri var. Bu bayram Nevruza çok benziyor. İnsanlar yemek alıp kırlara çıkıyorlar, yumurta boyatırlar, çeşitli oyunlar oyna yırlar.  Sadece onu demek lazımdır ki, Nevruz M.Ö.3 Yüzyıllıktan beri Mete Han zamanından Türklerde var olan bir bayramdır. 1200 yıldır ki,  Türk grupları ile hiçbir bağlantısı olmayan Şamanist Saha Türkleri bu bayramı geçirirler. Bu bayramın Hunlardan başladığını, sonra ise Hunların evladı olarak adlandırılan Türklerde de yaşadığını söylesek hiç de yanlışlık etmeğiz.
        Ve sonda: Güzel Anadolu’muzun, bütün Türk Dünyamızın Nevruz Bayramı kutlu olsun. 2012 yılı Türk Dünyasına huzur, sağlık, bolluk-bereket, iyi günler getrisin. Kapılarımızı mutlu haberler dövsün. İnsanların yüzünden sevin, tebessüm eksik olmasın. Bu sene eski Türk Takvimine göre Ejderha yılıdır. Bu sene insanlar hassas, sağlıklı, kuvvetli ve faal olacaklar. Yürekleri açık olacak,  dedi-kodu yapmayacaklar. İnsanlar hangi işe başlasalar, uğur kazanacaklar. Keder az, uğur fazla olacak. Unutmayalım ki, Ejderha hayatın ve yükselişin simgesidir. Ejderha bu sene insanlara dört nimet getirecektir: zenginlik; hayırhahlık, ahengdarlık ve uzun ömür.
        2012 Ejderha Yılınız kutlu olsun!

24 Şubat 2012 Cuma

Konuk Yazar: Tamilla Aiyeva


XX ASRIN EN BÜYÜK KATLİAMI –HOCALI SOYKIRIMI
Doc. Dr. Tamilla ABBASHANLI-ALİYEVA
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, Öğretim Üyesi
 1992. yılının Şubat ayının 25-den 26-na geçen gece XX asrın en büyük katliamı – Hocalı katliamı baş verdi. Kan içen zalim Ermeniler Türk”e düşmen olan Rus Askerlerine (bu askerler 366 sayılı motoatıcı alayda idi, bu askerlerin elinde çok güçlü harbi sürsat vardı)  güvenerek  Karabağ’ın en güzel kentlerinden biri olan Hocalıya girdi,  hiçbir günahı olmayan insanları kanına kaltan etti, bu vahşiler kimseye  rahim etmediler, 80 yaşlı nineye de, 2 aylık  çocuğa da .. Her kesi kurşunladılar.  Azerbaycan’ın ünlü yazarı Nesiman Yakuplu Hocalı katliamını gözyaşı ile dile getirir: “Düşmen amansız idi ve karakterindeki bütün insani hisleri kenara koyup kuduz canavara dönmüştü. O Türk kanına susamıştı ve bu kandan içtikçe hiddetlenir, ihtiraslı bir kuvve ile yardıma muhtaç olan avının üstüne atılır, insafın, merhametin ne olduğunu bilmiyordu. Onun kalbînde sadece bir  “arzu” vardı: Türk kanı içmek! Becerdikçe çok içmek Türk kanını! Onun Ulu Babaları da böyle yapmışlar. Şimdi de mekirli babaların kinli evlatları bu isteği hayata geçirirdiler.”. Bir anlığa Hatın faciasını hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşında Almanlar Belorusiya”nın (Beyaz Rusya)  Hatın köyündeki insanları bir büyük eve yığıp ateşe verdiler. Bu olayı bu güne kadar bütün dünya konuşur. Orada ölenler hiç de Hocalıdan çok değildi, çünkü eli silah tutan savaşa gitmişti, kalanlar elsiz-ayaksız ihtiyarlar ve çocuklar idi.  Hocalı’da ise bütün insanlar evinde idi, demek olmazdı ki, sakin uyuyordular, çünkü bilirdiler ki, etraflarında Ruslara yalakalık yapan, örü boyu Türklere nefret hissi ile yaşayan kuduz canavarlar- Ermeniler var. Erkekler ve kadınlar geceler uyumak ne olduğunu bilmiyordular, pervane gibi çocukların, elsiz-ayaksız, melek gibi ihtiyarların – nine ve dedelerin keşiğini çekiyordular. Onlar ise sakince uyuyordular. Ve birden gece yarısı onların uykuları parça-parça oldu. İnsanlar senelerce yıgıb-düzelttikleri servetlerini, göz bebeği gibi korudukları evlerni koyup sadece canlarını, yavrularını, ihtiyarları alıp ormana yüz tuttular. Düzengahla gedseydiler, Ermeniler havaya fişeng atıp onları görecekti ve bir insan canını bu güllelerden kurtarmayacaktı. Silah sesini işiten insanlar ayakkabılarını, sıcak giysilerini giymeye imkân bulamadılar. Kimi paltosuz, kimi çorapla karın üstünde ayak yalın, başı açık... Ne kadar insanı kar, buz sakat etti. Ayaklarını, ellerini don vurdu. Hocalı sakini 23 yaşlı dünya güzeli Hatice”nin ayakları kesildi, şimdi sakat arabasında geziyor. 51 Ayna Kasımova, Suna Aliyeva,62 yaşlı Samet Talıbov, 15 yaşlı Salman Kasımovun, 57 yaşlı Gülalı Mehraliyev’in, 18 yaşlı Vugar Karayevin ayaklarını şahta vurup, bunların hepisi sakattır. Ama Azerbaycan’ın çeşitli yerlerinden Ermenistan’a, Rusya”ya ve dünyaya göç eden Ermenilerin başına böyle felaket gelmeyip. Paralarını, eşyalarını alıp trenle, uçakla istedikleri yere gittiler. O gece kanicen Ermeniler Rus askerleri ile birlikte 613 insanı katliam ettiler. Onların içerirsinde 63 çocuk, 106 bayan, 70 ihtiyar nine ve dede hususi Ammansızlıkla katliam edilmişti. Bütün dünyaya yayılıp gece-gündüz “Türkler bizi soykırım etmiş” deyen Ermeniler bir gecede gözlerini kırpmadan 613 insanı katliam etmişler. Utanmadan, çekinmeden hele bu dediklerini ülkelerin parlamentolarında müzakereye çıkarır, yalanlarını işe vere bilmeyende timsah gözyaşları tükür, haray-haşire el atıyorlar. Romanya”da Azerbaycan Bayrağını tahkir ettiği üçün bir Azerbaycanlı ve Karabağlı bir asker Ermeni Askerini öldürdü. Onlar ise bunu bütün dünyaya yayıp o askere ölüm istediler. Hâlbuki ölen Ermeni”nin Babaları o Karabağlı Askerin bütün akrabalarını öldürdüler, sağ kalanları esir götürdüler,  esirlikte onlara işkence vererek öldürdüler. Ama Azerbaycan’da ermeni esiri yoktur ve olanda bele onlara işkence verilmedi. Ermeniler Hocalı şehrinden olan Nüseynova Mehribanı üç evladı ile esir aldılar. Çocuğun biri yeni doğmuştu, biri 4, biri ise 5 yaşında idi. Şimdiye kadar onlar hakkında hiçbir malumat yoktur.  34 yaşlı Aliyeva Svetlana da Ermeniler tarafından esir alınmıştır, bu güne kadar ne ölüsü, ne kaldısı bellidir.  Karabağ savaşının nasıl bir savaş olduğunu anlamayanlar tez-tez bizlere böyle soru verirler:- Karabağı kendi elinizle Ermenilere verdiniz? Bu soru bizi çok üzüyor. Kimse toprağından bir karış bele olsa kimseye vermez. Hiç unutmak lazım değil ki, Azerbaycan askeri bir avuç Ermeni ile değil, elinde son model silah olan Rus askeri ile vuruşurdu. Ermeniler defalarca Hocalı halkına haber gönderdi:- Çıkın gedin bu topraklardan. Onlar ise.- Bu bizim ata-baba toprağımızdır, hiç yana gedmeyeceğiz -dediler. Ama sözle, yalın elle, silahsız Vatan korunur”mu?! Tabii ki,  korunmaz. İnsanlar son nefeslerine kadar direndiler, kenti terk etmediler ve bir gecede 613 insan Ermeni ve Rusların kurşunlarının kurbanı oldu. O gece dünyada XX asrın en büyük faciası  - Hocalı katliamı baş verdi. Yüzlerle insanın kanı aktı. Beyaz saçlı ihtiyar annelerin beyaz saçları kana boyandı. Yiğit oğulların diri-diri başı kesildi. Dilsiz çocukların, masum yavruların bedenleri kurşunlardan deşik-deşik oldu. Pak ve çiçek kızlarımızın namusu lekelendi. Esirlikte kalanları Ermeniler aç-sussuz, soğuk yerlerde saklıyor, her gün ağır işkenceler verirdiler. Ermeniler insanların ağzındaki altın dişleri zorla çekip çıkarırdılar. Bazen bunun için çatallardan bele istifade ediyordular. Bazen esirleri yüksek binaların balkonlarından atır, ölmeyende yeniden azap verirdiler. İnsanların ellerinin üstüne çıkıyor, kemiklerin kırılmasından hususi lezzet alırdılar. Esirlerden ölen olanda onu sağ insanların arasında günlerle saklayıp sağlara azap verirdiler. Müşkünaz adlı 22 yaşlı genç kadın 2 yaşlı kızını başındaki yazma ile boğup ve sırtına bağlıyor. Çünkü aç çocuk ağlıyor ve onun sesini işiten Ermeniler onların ardınca gelerek 15 insanı da kurşunlayacaklar. Bunu gören anne çocuğunu öldürür ki,  bu günahsız insanlar hilas olsun. Ancak rehimli Allah bu günahsız çocuğun ölmesine, annenin gözyaşlarına razı olmuyor, çocuğu hayata kaytarır. Şimdi Salatın o günleri hatırlaya bilmese de hayattadır, yaşıyor. Müşkünaz hanımın ayağını don vurup, hekimler iki parmağını kesmişler.  Hocalı faciası “ adlı kitapda Hazan gül adlı bir çocuğun çok kederli bir öyküsü var. Hazan gülün ailesinde 4 kızdan sonra bir oğul dünyaya gelmişti, adını Vüsal koymuştular. Hazan gülle babasını Ermeniler esir götürdüler. Babasına söylediler: - De ki, Karabag eski Ermeni toprağıdır. O ise dedi:- Karabağ Azerbaycan toprağıdır. Babasını ağaca bağladılar, üstüne petrol döküp yandırdılar. Hazan güle ise dediler:-Git, seni öldürmüyoruz, onsuz da sen kurşunsuz da ölürsen.  Onlar bu küçük kızın kalbine ölüm dağını vurdular. Bir bacısını Hocalıdan çıkarken kurşunladılar. Sonra Annesini kurşunladılar. 8 aylık kardeşi Vüsal, bacısı Nigar ve Hazangül ninesinin ihtiyarına kaldı. Meğer dünyada böyle bir facie olur”mu? Ermeniler Mehseti Türklerini Ermeni mezarlıklarına götürür, Ermenilerin mezarı üstünde onların başını kesirdiler ve sevinçle:- Türkü Ermeni”ye kurban kestik- deyip şadlık ediyordular. Hocalıda ele aileler vardı ki, içlerinden bir insan bele sağ kalmadı. Hocalı faciesini birkaç sahi faya yerleştirmek mümkün değil. Bana öyle gelir ki, Hocalı katliamı sadece bu katliamın töredildiyi gün değil, her zaman biz Türklerin yaddaşında olsun, yaddaşımıza ebedi hasır olunsun. Dünyaya yalandan:”Türkler bizi soykırım etmişler” deye bar-bar bağıran Ermenilere onların Türklere yaptıkla arı soykırımı hatırlatmak lazımdır. Elimde bir kitap var:  “Ermeni terörü”. Kitap Azerbaycan’da Azeri Türkçesi, İngilizce, Rusca basılıp. Burada “Armenakan” (1885), “Hncak”(1887), “Daşnaksütyun”(1890) gibi Ermeni partilerinin ne kadar Türkü soykırım etmeklerinden konuşulur. Kitap Ermenilerin Anadolu bölgesinde, özellikle, Erzincan, İzmit, Sarıkamış ve s. yerlerde dinç insanların başına getirilen felaketleri aks ettiren resimlerle açılır. Bu resimlere bakmağa taş gibi yürek lazımdır, çünkü her yürek bu faciaya tab getirmez. Ammansızlıkla öldürülmüş kadın ve çocukların üst-üste dökülmüş cesetlerine bakmak mümkün değil. Erzincan’da katliam edilmiş bir Türk ailesi.  Balta ile kolları ve başları kesilmiş insanlar... Kitabın bir bölümü Ermenilerin  “Nemezis” terör harekâtından konuşulur. Yazılır ki, Armen Garonun başkanlık etdiyi  “Nemezis”in listesinde 650 kişinin ismi vardı ki, onlar Türkiye”nin ve Azerbaycan”ın en ünlü Devlet adamları idi. 3–5 kişilik terörçular arayıp o insanları bulur, öldürürdüler. Ermeniler Azerbaycan’ın Parlamentosunun başkanı Hasan Bey Agayevi, Azerbaycan Nazirler Şurasının Başkanı Nasip Bey Yusufbeylini, Azerbaycan’ın Dış İşleri Bakanı Feteli Bey Hoyskini 1920-ci yılda Tiflis şehrinde, 15 Mart 1921 Osmanlı Devletinin İç İşleri Bakanı Talat Paşanı  Berlinde,  Azerbaycan’ın İç İşleri Bakanı Behbut Bey Cavanşir’i 18 Temmuz 1921 İstanbul’da 4 Agustus 1922-ci yılda  Osmanlı Devletinin Harbi Bakanı Enver Paşanı Afganistan yakınlığında, Camal Paşanı 1922-de Tiflis şehrinde katliam etmişler. Kitapda Ermenilerin Türkiye’de, Azerbaycan’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde Türklere karşı ettikleri katliam anlatılır.
Bunları yazmakla heç de insanların içinde bir kısas tohumu cücertmek                                   istemiyoruz. Sadece gerçeği söylemekle haklı olduğumuzu dünyaya işittirmek istiyoruz. Onsuz da Türk istese de kalbinde kısas ağcı büyüte bilmeğiz. Tanrı Türkü sevgi ile yoğurarak yaratmıştır. O istese de insanlara kötü nazarla baka bilmiyor, çünkü o doğularken onun Annesi ona: -Unutma ki, bu dünyada senin bir düşmenin var, o da Ermenidir- dememiştir. Ama Ermeni anneleri – Siranuşlar, Vartanuşlar yeni doğan çocuklarını kucaklarına alırken ilk sözleri bu olur:- Unutma ki, bu dünyada senin bir düşmenin var, o da Türk dür- diyorlar. Türk Annesi yeni doğulmuş çocuğunun kulağına hep iyi şeyler söyler. Bir de bizim Nizamîmiz, Yunusumuz, Mevla nemiz, Nesimimiz, Füzuli’miz de hep insan sevgisinden yazmış, bizlere:- En Yüce varlık insandır, onu sevin – demişler. Ama kimseye düşmen kesilmesek de, düşmanımızı tanımalıyız, atasözüdür, -Canavarla dostluk et, sopayı elinden koyma. Biz de düşmene karşı ayık-sayık olmalıyız. Yeter artık: -Düşmen meni taşla, ben düşmeni aşla.  Ermeni bunu anlamadı ve bütün dünyaya bizi  “soykırım eden halk” gibi gösterdi. Hatta öz içimizden onlara destek verenler bele bulundu ve bu anda yâdıma yine bir atasözü düştü:- Allah”ım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarla kendim baş ederim. Bu gün Türk Dünyası ona “soykırım eden halk” damgası vuranlara karşı birleşmelidir. Bu gün Türk Dünyası asırlarca koynunda besleyip azizlediği yılanı tanımalıdır. Bu gün Türk Dünyası bir yumruk gibi birleşmeli,  yalnız uydurma, sözde yalancı soykırım meselesinde değil,  Türk Dünyasının refahı, gelişimi, çiçeklenmesi uğrunda her bir işte birleşmeli, bir söz demeli, bir-birini desteklemelidir.

22 Şubat 2012 Çarşamba

KONUK YAZAR:


 Türk’ün Sesi, Kardelenimiz
Prof. Dr. İsa Kayacan’a sahip çıkalım
İsmail YAĞCI
            Değerli okurlarım: Elinizde bulunan Gündem Gazetesinde son zamanlarda yazılarını gördüğümüz veya okuduğumuz bir büyük üstadı, memleketimizin onuru, gururu Prof. Dr. İsa Kayacan’ı dilim döndüğünce size tanıtmaya çalışacağım.
 KİMDİR BU İSA KAYACAN?:
 Hasan Hüseyin ve Güldali’nin çocukları olarak, 20 Eylül 1943 tarihinde Burdur'un Tefenni İlçesi'ne bağlı Ece Köyü'nde doğdu. İlk şiiri Nisan 1956’da, ilk yazısı 24 Ocak 1961’ de yayınlandı. Edebiyatın değişik dallarında 129 ayrı kitap yayınladı. 42 binin üzerinde makalesi, 3560 ayrı gazete ve dergide yer aldı. Değişik kamu kuruluşlarında basından sorumlu görevler yaptı. 11 ayrı Bakanın “Basın Danışmanı” olarak çalıştı. “Bakanlıklar arası en çalışkan ve başarılı Basın Danışmanı” seçildi. “Basında 25 yılın şeref ödülü” başta olmak üzere, onlarca ödülle 227 plâket aldı.
Defalarca yılın yazarı, yılı edebiyatçısı, yılın şairi ve yılın editörü seçildi. Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de bulunan Üniversitelerce iki ayrı “Fahri Doktora”, bir “Fahri Profesörlük” payesi alan ve “Guinness Rekorlar Kitabı” na girme çalışmalarını sürdüren Kayacan’ın; Burdur merkez ve Tefenni ilçesinde Belediye Meclislerinin kararlarıyla adı birer Cadde ve Sokağa verildi. 2006 yılında Ankara ve Burdur’da “Türk Kültür ve Basın-Yayınına 50. Hizmet Yılı” kutlanan İsa Kayacan, Anadolu’da yayınlanan yüzlerce gazetenin “yazar kadrosunda” yer almaktadır.
            İsa Kayacan her ne kadar doğum yeri Tefenni Ece Köyü olarak kayıtlara geçmişse de, O bir Gölhisarlı, Yusufçalı, Konyalı, Edirneli, Erzurumlu, Bakûlüdür.
Kısaca Türkün sesidir, soluğudur. Anadolu kültürünün misyoneridir.
Bilgi birikimini hiçbir çıkar gözetmeden paylaşan bilgindir.
            Şöyle bir çevremize bakalım. Devletin milletin parasıyla okullarda okumuş eğitim almış kişiler görürüz. Bunlar ya emekli olmuş, emeklilik maaşı alarak suya sabuna dokunmadan kahve köşelerinde oyun oynayarak zaman öldürerek toplumsal bir fayda sağlamadan kafasındaki fazla bilgi(!) birikimini, paylaşmadan uzak; çalışanları, üretenleri eleştiren; öz eleştiri yapamayan, konuştuğu zaman mangalda kül bırakmayanları, ya da birilerinin paçasına yapışarak bir şeyler kazanmak isteyen yalakaları veya kendini tabiat üstü varlık gibi gören, insanları küçümseyen psikolojik sorunları olan kişileri görürüz. İşte bu açıdan da bakınca; inşallah, İsa Kayacan gibi, birikimlerini mezarda değil burada vatandaşlarla paylaşırlar.
            Bir yurttaş olarak değerlerimizi sahip çıkmak insanlık görevidir.Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde toprak kokulu kerpiçten bir evden çıkmış, dişiyle, tırnağıyla, alın teriyle çalışmış ve bu çalışmalarıyla başarılara imza atmış ve ödüllendirilmiş,  araştırmacı, şair, yazar, gazeteci  Prof. Dr. İsa Kayacan’a sahip çıkalım.. (Gölhisar Gündem Gazetesi, Burdur, 20 Şubat 2012)

10 Aralık 2011 Cumartesi

Rukiye - Sabiha & iki makale

Cumhuriyetin, azimli, fedakâr ve aydın öğretmenlerinden:
Rukiye (İpçi) Karadadaş
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Öğretmenlik mesleği öyle bir meslek ki, herkesin yapabileceği, başarılı olabileceği bir çalışma alanı değil. Azimli, kararlı, insan ve toplum sevgisiyle dolu olanların başarılı olabileceği, örnek olabilecekleri meslek olan eğitmenlik, öğretmenlik, kaynağını Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ten alıyor.
Rukiye (İpçi) Karadadaş: Annesi Makedonya, babası İstanbul doğumlu olan Rukiye (İpçi) Karadadaş üç kız kardeşin en büyüğü olarak 19 Eylül 1925 tarihinde İzmir/ Bayraklı’da doğdu. Balıkesir Necati (Bey) Eğitim Enstitüsünden 1949 yılında mezun olduktan sonra, Burdur- Tefenni Ortaokulunun kuruluş günlerinde, 1949 yılında, Fen Bilgileri Öğretmeni olarak göreve başladı. Sırasıyla, Seferihisar Ortaokulu Malatya Lisesi, Menemen Ortaokulu, Karaburun Ortaokulu, Çamlaraltı Özel Kız Kolejinde, Kuşadasında, İzmir Bayraklı Lisesi, Bayraklı- Sıdıka Rodop Ortaokulu, Karşıyaka Lisesi gibi pek çok eğitim kurumunda, öğretmenlik, kuruculuk, yöneticilik yaptı.
“Çalıştığım her okulda, okuttuğum Fen Dersleri ile ilgili materyalli özel derslikler kurarak, ders yapmak prensibimdi” diyen, “Bunları daima kendiği sağladığım imkânlarla gerçekleştirirdim” diyen, sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler ile savaş ve bunların birey ve toplum sağlığına olan etkileri ile ilgili çalışmalarda öncülük yapan, mesleğiyle ilgili onlarca ödül alan, “Türkiye’de Yeşilaycı öğretmen” seçilen, Kardeş köy çalışmalarında başarılara imza atan, örnek gösterilen, köye doğru hizmetleriyle takdir edilen, köylere elektrik getirilmesi projelerinde önemli katkıları olan, çok yönlü kooperatifler kurarak, köylerde sütçülük ve peynircilik imalatının başlatılmasına, köylere içme suyu getirilmesinde öncülük eden, köy odalarının yapımına katkı sağlayan, Remington marka daktilo makinası bağışlatan, köy gençleri için, kitaplıklar kurup okumalarını voleybol, futbol oynamalarını sağlayan, okul öğrenci ve velileri için, Atatürk İnkılâpları ve kahramanlık konularında temsiller verilmesini sağlayan Rukiye (İpçi) Karadadaş, köy okullarının tamir edilmesinde de öncülük etti.
Öğrenci velileriyle, çevre halkına, özellikle kadınlara, parasız okuma- yazma kursları açıp yöneten, Türk Kadınlar Birliği Şubeleriyle ortak çalışmalar gerçekleştiren, Her eve bir Türk Bayrağı kampanyalarına öncülük eden, çalıştığı Ortaokul ve liselerdeki eğitim seviyesinin yükseltilmesine önemli katkılar sağlayan, Okul Aile Birliği ve Koruma Derneklerinin kuruluşlarıyla, verimli çalışmalarında imzaları bulunan, rehberlik servislerini kurup harekete geçiren, ideal eğitim çalışmaları gerçekleştiren, Atatürk ilkeleri doğrultusunda, yılmadan çalışmalarını sürdüren, 21328 sicil numaralı Fen Bilgileri Öğretmeni, onlarca teşekkür ve takdir belgelerinin sahibi olan, Rukiye (İpçi) Karadadaş, 1949- 1950 öğretim yılında göreve başladığı, Burdur- Tefenni ilçesinde kurulmakta olan Ortaokul kadrosundaki; Müdür, Mithat Erden, Niyazi Turgut, Mehmet Özeren, İngilizce öğretmeni Cemalettin Yılmaz Soytürk, gibi isimleri sıralayan, Tefenni’de 26 Kasım 1949 tarihinde göreve başladığını hatırlayan, Tefenni’den 23 Eylül 1951 tarihinde gözyaşları içinde öğrencilerinden ve okulundan ayrılan, çalıştığı kuruluşların sonuncusu olarak; “Karşıyaka Lisesi Müdür Vekilliği ve Fen Bilgileri Öğretmeni- 15 Mart 1982- 27 Aralık 1982” kaydı bulunan, geçirdiği 40 yıllık başarılı iz bırakan eğitimcilik- öğretmenlik hayatının sonunda emekli olan Rukiye (İpçi) Karadadaş İzmir’de yaşamını sürdürüyor.
GÜNÜN İKİ HABERİ:
            1. 28 Ekim 1972 tarihinde dönemin Belediye Başkanı Sabri Akay tarafından kurulup haftalık yayınlanmaya başlayan, Karabük ilinin ve İlçelerinin en eski gazetesi “Yenice”, oğul Mustafa Akay tarafından yayınlanmaya devam edilerek, 39.yayın yılına başladı.
            2.Burdur, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Yusuf Keyik: “Vergi Ödül törenlerini İl’in genel kurulu gibi ele alıyoruz” dedi.
              ***
Dr. Sabiha Nevin İslâm’dan yeni bir resim sergisi
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Bazı insanların, on parmağında yirmi hüner oluyor, olabiliyor. Gazeteci, yazar çevirmen, şair ve ressam Dr. Sabiha Nevin İslâm vermek istediğimiz örneklerden biri, önde geleni.
Sabiha hanım Antalya’da yaşıyor. Zaman zaman, Antalya dışına çıkıp, değişik etkinlikler gerçekleştiriyor.
Merkezi Ankara’da bulunan TBMM Mustafa Necati Kültür Evi’nde, 06 Aralık tarihinde açılan ve 11 Aralık 2011 tarihine kadar açık tutulan, “Yüreğimde iki sevda” konulu, Yağlıboya Resim Sergisi açıldı Dr. Sabiha Nevin İslam’ın.
29 eserin yer aldığı sergideki tablo isimlerinden bazıları; Beşkonak, Bayram namazında üç nesil, Mostar, Vranduk Boşnak kasabası, Kızım gül, Masalcı dede, Eldeki balık, Bataklığın güzeli, Mostar köprü ayağından, Mostar Köprüsü, Saraçlı yörüğü 180 yıllık heybesiyle, Ormandan köye dönmüş, Kazak şairi Abay Somali’li dede ve torunu, Pamuğun güzelliği (vd.) şeklinde sıralandı.
Dr. Sabiha Nevin İslam, Türkiye Yazarlar Birliği, İLESAM, GESAM gibi pek çok kuruluşun üyeleri arasında yer alıyor. Yurtdışına yönelik çalışmalarıyla dikkat çeken İslam, değişik zamanlarda, değişik yerlerde açtığı sergileriyle göz dolduruyor.
Sabiha hanımın, resim sergilerinin açıldığı yerlerden bazıları şöyle sıralanmakta:
-Irak- Türk Kültür Merkezi (Ankara) Kişisel yağlı boya resim sergisi. Bu sergiyi müteakip Irak’la ilgili bir yağlıboya resmi çok beğenilince, Bağdat’a davet edilmiştir.
-Side Müzesi Müdürlüğü Bahçesi’nde, Open exhibitation, kişisel yağlı boya resim sergisi (1990)
-Kaman Ceviz Şenlikleri kapsamında kültür eski Bakanlarından Gökhan Maraş’ın himayelerinde (1991)
-Azerbaycan kültür eski Bakanı Polat Bülbüloğlu’nun davetlisi olarak, Nevruz Şölenlerinde Bakü’de (1993)
-Sabiha Nevin İslam’ın portresini yaptığı merhum Ebulfeyz Elçi Bey’in resmi. Merhuma Ankara ziyaretlerinde takdim edilmiştir.
-Söke’de, Antalya’da pek çok resim sergisi.
Ayrıca; Merhum eski Başbakanlardan Adnan Menderes’in portresi (Aydın Menderes tarafından satınalınmıştır), Kültür eski Bakanlarından N.Kemal Zeybek’in Gökhan Maraş’ın, Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı merhum Aliya İzzetbegoviç’in portreleri yapılarak, kendilerine takdim edilmiştir.
Dr. Sabiha Nevin İslam, yaşlı ve bilge mahiyetteki, nurlu ve fazilet timsali dedelerin resimlerini yapmaktan derin bir memnuniyet duyduğunu ifade ediyor. Tebriklerimizi sunuyoruz efendim.
GÜNÜN SÖZLERİ:
1-     İnsanlar hatalarını mutluyken değil, mutsuzken anlar (Daniel Defoe)
2-     Doğruyu konuşmak için iki kişi ister: Doğru söyleyen, doğru dinleyen (Thoreau)
3-  Endişelerinizden kurtulmak istiyorsanız, yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin (Sokrates)
4-     Sorgulamayan bir hayat, yaşanmaya değmez (Eflatun)
5-     Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler (Albert Einstein)