21 Ağustos 2013 Çarşamba

KONUK YAZAR:
KİLİMİN DESENİ
                                                                                 Nadir ŞENER HATUNOĞLU
                                                                                  (Matematikçi - Bilim Uzmanı) 
Nadir Şener HATUNOĞLU
Matematikçi-Bilim Uzmanı
Omurgamdan yatağa çakıldım. Yardımcım Sultan  hanım, yemeği önüme koydu. Elim kaşığa gitti; fakat gözüm kilimin nakşına takılıp kaldı:
            - Öğretmenim, yine nerelere gittin öyle?!
            - Çizmelerin mahmuz şakırtısı…
            - Hangi çizmeler? Ne şakırtısı?
15 Mayıs 1919. Düşman askerleri İzmir’de. Caddede sıraya dizilmişler. Komutanlar bakımlı atların üstünde.  Hepsinin  formaları pırıl-pırıl: “Rap rap rap!” yeri-göğü inletiyorlar.  Bu sırada, yüreği göğsünü ‘gümbür-gümbür’ döven bir yiğit EFE, tabancasını çekerek, en öndeki sancaktarın alnının ortasına  iz bırakıyor…
            İstanbul daha hüzünlü… Ortak düşman komutanlar, pırıl-pırıl çizmeleriyle, vatanın bağrında tepiniyorlardı. Yurtseverler ve komutanlar toplanıp karar verdiler:  
             “Ya istiklâl ya ölüm! ”
             “Yedi başlı azgın dev çöktü üstüne Türk’ün,
            “Tutuştu alev-alev yüreği Atatürk’ün.
            “İstanbul’dan Samsun’a çıktı yola seherden,
            “Yükseldi güneş gibi göğün bittiği yerden.
19 Mayıs 1919 Samsun; giderek Erzurum. Rütbesini söküp atmış, artık sıradan bir yurttaş olmuştur Gazi Mustafa Kemal. Peki niçin Erzurum?! Erzurum Dadaş’ı vatanın bağrında tepinen düşman çizmelerinin acısına dayanamamış, yeniden bağımsız bir TÜRK DEVLETİ kurma girişiminde bulunmuştur.
En azından şu sıralar, acil giderler için ‘bin ‘ adet altın gerekmektedir. Halk yoksul kalmış  Erzurum Kongresi’nin baş aktörlerinden emekli Binbaşı Süleyman Hatunoğlu, endişeyi dağıtıyor:
            -Ben savaştan savaşa koşmaktan, evlenmeye fırsat bulamadım. Çoluk-çocuğum yok. Birikmiş (dokuz yüz) altınım var. Bunları devletime veriyorum. İleride düze çıktığımızda, geri verilse de olur verilmese de… (T.S.K. arşivinden. N.Ş.H.)
            Savaş; ama asker, çarık-çorap, nafaka, gömlek, ceket, silâh yok… İnönü kırsalında kazanılan zaferi, günümüz koşullarında değerlendiren genç subaylar, küçümseye-bilirler. Bu zafer, yırtılan Türk aort damarına atılan dikiş olmuştur. Bu nedenle de Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; General İsmet İNÖNÜ’YE çektiği telgrafta, şunu söylüyor:
            -Sen orada, TÜRK’ÜN makûs talihini yendin!
             ***
KONUK YAZAR:
Adım Salih, 13 yaşındayım
                                                                                                          Osman BAŞ
Osman BAŞ
            1999 yılı Aralık ayının son günleri, akşamı mevsim normallerinin üzerinde seyreden soğuk bir gece yarısı sonrasında Ankara Zekai Tahir Burak Doğumevinde dünyaya gelmişim.
            Babam sabaha kadar uyumamış ve annemi ve beni de görememiş.
            Ameliyat ve servis bölümleri arasında kendi ifadesiyle “iki ileri bir geri” olta atıp durmuş.
            Aralıklarla servisteki görevlilere gidiyor “ ne olur bana yardımcı olunda oğlumu ve hanımımı göreyim “ diyormuş. Ama nafile kimse yardımcı olmuyor, “ Daha hazır değil” diyorlarmış.
            “Biliyor musun oğlum, o gece sabah oldu ya, gerisi gam değil. Sesini bir duysam, ağladığını, annenin gülümsediğini görsem telaş etmeyeceğim. “
            “Hamamönü’nde İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in bir dönem yaşadığı evinin de bunduğu yerdeki Camiiden okunan sabah ezanının harika bir esintisi ve duygusu ile inanılmaz huzur ve rahatlatan imamın sesiyle kendimi camii de buldum.” O geceye ne zaman hatırlasa hatta anlatmaya kalksa babam duygulanıyor.     Babama o sabah ne dua ettin diye defalarca sordum. Her defasında gülümsedi. “ şükür ettim.” dedi. “ sağlık ve mutluluk “ diledim dediğinde kucağına atlayıp öptüğüm anlar çok olmuştur.
            Artık 13 yaşlı bir genç oluyorum. Annem; “Her gün değişiyorsun. Boy atıyor, toy salıyor, sakal uzatıyor, gül açıyorsun.” Diyor.       
            Biliyorum değişiyorum.
            Annemin bu söylemleri beni mutlu ediyor. Babam çaktırmadan bıyık altından gülümsüyor, göz ucunu benden hiç ayırmıyor.
            Hastaneye döndüğünde annemin odasında ikimizi bulunca babam kontrolü kaybedip, ellerini havaya kaldırarak; “ Allahuekber… Şükür Allah’ım”            diye bağırmış.
            Sonra beni kucağına alıp koklamış ve öpmüş. Anneme teşekkür etmiş.
            İlk defa baba olmanın tadını, lezzetinin verdiği duygu ile dünya hayatının her şeyi değişince babam annemi daha bir korumuş, incitmemiş, üzmemiş.
            11 yaşındaydım. Babam haber göndermiş okula, Salih hemen eve gelsin diye. Dersten aldılar beni, müdür bey saçlarımı okşadı, “izinlisin bu gün haydi eve git” dedi. Kafam karmaşıktı. Korktum. Dedem hastaydı ve onu çok seviyordum.
            Eve geldiğimde babam kapıda karşıladı. Elimi tuttu dedemim odasına götürdü. Dedemim sağ başucunda babaannem oturuyor. Elinde peçete ve yanında zemzem suyu ile dolu bardak gözlerini hiç ayırmadan dedeme bakıyor ve içinde sürekli bildiği dua ve sureleri okuyordu.
 Karşı taraflarda annemler Kur’an okuyorlar. Babam ayakucuna diz çöktü. Bana da babaannemin yanına oturmamı işaret etti.
            Odada çıt yok. Babaannem odada sinek uçurtmuyor, gül suyu ile havayı temizliyor. Tatlı bir huzur akıyor içime. Dedeme gülümsüyorum.
            Salih dedem. Bana adını veren dedem.
            “Geldin mi oğul. Gel. Gel. Gel… “ Ellerini bana uzattı. Ellerimi avuçlarının içine aldı. Diğer eli ile üzerine koydu. Babama hitaben;
            “ Siz beni mutlu ettiniz, dünya hayatımda sizden memnun kaldım.
            İnşallah Allah’da sizden ve benden razıdır.”
            Babamın gözleri dolu, babaannemin gözleri hiç hareket etmiyor, dedeme kilitli. Dedem yarı baygın gözlerler babam, babaannem ve benim üzerimde geziniyor. Gülümsemeye çalışıyor.       
            Babama hitaben; “ Hakkım sana ve ailene helaldir.” Tane tane derinden bir sesle “ sen ve dahi gelinim, torunumda bana hakkınızı helal edesiniz.”
            Babam, dedemin başucuna geldi. Ellerini avuçlarına koydu. Öptü, öptü, öptü… Sonra uzandı, iki yüzünü öptü. “ dedem babamla bir ara yüzü yüzünde kaldı. Babam ellerimi alıp dedemin elini verdi. Bende babam gibi yaptım. Ellerini öptüm. Öptüm, öptüm… Bırakmadım yüzümde tuttum. Çok sıcaktı.
            Bir ara anneme baktım, gözlerinden çeşme misali yaş akıyor ama dedeme göstermiyordu.
            Babaanneme bakamıyorum.
            11 yaşındayım ve yaşadıklarımın izahını yapamıyorum. Ama dedemi çok seviyorum.
            Neden sonra babam beni odadan dışarı çıkardı.
            Bu gün dahi o dakikaları hatırladığımda dedeme dayanamıyorum. Helalleşmek çok önemli ve güzel şeymiş. Babamdan çok duymuşum ki; “ dedem hepimizden razı gitmiş. Hakkını helal etmiş. Dünya hayatında çok mutlu olmuş ve emanetini çok kolay teslim etmiş.
            Dedemi çok özlüyorum.
            Her fırsatta dedemi ziyarete gidiyoruz. Ona beklediği duaları ve hatimler gönderiyoruz. Babaannem çok mutlu oluyor.
             İyi ki doğmuşum.
            Dedemin adı yaşıyor.
            Babaannem mutlu, dedeme kavuşmak için hazırlık yapıyor.
            ***
AŞK SIRRA KADEM BASTI…
             Osman BAŞ
            “Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak; bir olayı,   duygu ve düşünceyi ifade etme sanatı olarak tanımlanabilir.” denmiştir.
            Şiirin tanımı için çeşitli sanat anlayışlarına göre farklı yaklaşımlar yapılmış, hatta şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür.
            Yahya Kemal Beyatlı şiiri "Bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken, Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der. Bu satırların yazarı ise; “Şiirim şairin yüreğindeki sırdır.” Diye tanımlar.
            Bu tanımları çoğaltmak mümkündür.
            Son günlerde okuduğum ve bir çok  şiirini şairinden dinlediğim bir kitabı okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
            “Aşk Sırra Kadem Bastı” Türkçe Sevdalıları Derneği Başkanı Uğur Kılıç’ın ilk şiir kitabı. 2010 yılında Kültür Ajans yayınlarından çıktı.
            Yrd. Doç. Dr. Erol Barın sunuş yazısında; “ İnsanların sevdaları için bile eline kalem almadığı bir çağda yaşıyoruz, ne hazin… Oysa bu topraklar kaç sevdanın mayasıyla yoğrulmuştur. Hislerimiz ölüyor, kalemimiz elimizden alınıyor sanki. Ancak Uğur Kılıç gibi genç şairlerin aşkın narına yandığını görmek, içimizde yepyeni umutların yeşermesine yol açmıştır.
            “Aşk Sırra Kadem Bastı” bir nevi aşka adanmış kitaptır. Şiirlerin sevda ekseninde toplanması da bunu gösteriyor. Heceyle yazılan şiirlerin yanı sıra ölçü gözetilmeden yazılan şiirlerin gönlünde iz bırakacak güçlü mısralar söylüyor şair.”
            Uğur Kılıç’ın üniversiteden hocası da olan Barın’ın şair ve kitap ile ilgili yazacak çok şeyi olduğunu biliyorum.
            “Yürekteki iki büyük sevdaya ithaf edilen şiirlerin derinliğinde yürürken duygu adına istediğin her alan ve konuyu bulmak mümkündür.
            Uğur Kılıç’ı okumak başka, dinlemek başkadır. Türkçe Sevdalıları Derneği ve Kümbet Altında Dergisi olarak Altındağ / Hamamönü Kabakçı konağında gerçekleştirilen kültür ve edebiyat programlarının mimarıdır.

            “ Gözlerinde bir tebessüm bırak gönlüme,
            Kaplasın içimi sevda ateşin…
            Yokluğun düşerken iklimlerime,
            Bitsin artık apansız çekip gidişin!”

            Aşk ışığının gizli olduğu tendeki,  sevabı ve vebali sevgiliye sunmak ne zor şeydir. Yüreğin içinde filizlenen sevdaların merkezine oturan mısraların ve devamının ömrün bir bölümünü çalmasına rıza gösterenlerin sayısı ne kadardır.
            Bir ömür boyu aranacak yar için yazılan şiirin mısralara oturup, dizeleşerek dörtlüklerle okuyucuya uzanmasına kadar, geçen vaktin ve yaşanılan duygunun izahı elbette şaire aittir.
            Şair, kitaba adını veren “Aşk Sırra Kadem Bastı” şiirinde;

            “Bir yüzü yaşam dünyanın
            Diğer bir yüzü ölüm…
            Sevda bir nefeslik durak,
            İkirciklenir yürek,
            Geç kalınmış yarınımız
            Yaşam, ölüm, aşk arası
            Yürekte sevi yarası
            Son umut kendini astı,
            Aşk sırra kadem bastı…”

             Atmış altı şiir bulunan ve yetmiş iki sayfa olan kitabı; bütün şiir yazan, okuyan ve şiir dostu olan herkese tavsiye ediyorum. Kesinlikle kendi hayatlarından kesitler bulacaklar ve birçok şiiri de birden fazla okuyarak önemli notlar alacaklardır.
            “ İyi kitabın övgüsü kendi içinde saklıdır” denmiştir.
            ***
DELİTAY UZAKLARA GİDİNCE…
Osman BAŞ
            Bahara yağmur olmuş gözyaşların kendi ıslanışına neden olan akıntılarının hesabını soracak sabâ rüzgârını arıyorum.
            Ey sabâ rüzgârı! Sen cansın, canansın. Bu gecenin sabahında yüreğimi teslim almalı ve serinliğinde güne merhaba demeliyim.
            Yâr görmüşlüğü, tutmuşluğu, gülümseyişi zamanı birleştirirken bal tadındaki muhabbete kavuşmalı ve mutlu olmalıyım. Gül aşkı ve vaktini şafağını dua ile karşılamalıyım.
            İnsan beynini yormayacak, vakte hüzün salmayacak kelimelere selam verişim sağlıklı dakikaları hissetmem ve yaşamamla aynı paralel de yürüyüşe katkı sağlamak içindir.
            Yâri terk etmiş ya da uzak diyarlarda olan bir aşığın halini normalleştirecek, derdine çare olacak ilacın halen üretilmemiş olması, çağımıza artı olmayacaktır. Çile çeken âşıkların işini düzeltecek projeler halen yoktur.
            Elem ve kederin bitmediği anlarda sözü ve tedbiri bilmek rahatlığını yaşamak güzeldir.
            Gidenlerin gelenlere denk olmadığı anlarda sürat köprüsü geçit vermez olur. O an şair olmak nicedir, bilinmezdir.
            “Söze kulak asmak, ateşe su olmaksa, ses veren her akıntının serinliğinde mutlu olmalıyım.”
            Lâ havle gülümseyişinde dua ile beslenişin ılık rüzgârıyla ufukların ötesine sefere çıkmalıyım.
            Avuçlarımda ne varsa aralıklarla yok oldular.
            Değerler, benler ve gerçekler ani çıkışlarla beni yalnızlığımla baş başa bıraktılar.
            Kendi hayatını istediği gibi yönetenlere gıpta ile bakıyor, imreniyor ve nedenlerine takılmadan kendim dahi tarif edemediğim bir burukluk yaşıyorum.
            Gece bitiyor, düşlerimle senli benli konuşurken. Bilgisayarın duşları arasında sabaha giden yolları bir türlü bitiremiyorum.
            Kalem dostluğunu duşlarla yakalamam mümkün olmuyor.
            Seviyesi tarifsiz yorgunluğumun korunmaya ihtiyacı var. Bozkır yalnızlığımın sızılarıyla baş başa masum ve sessiz dünyama umut olacak desteği aramalı bulmalı ve beynimi rahatlatmalıyım.
            Kapıların ne halde olduğunu unutmuşluğun ara sokaklarında gece sabahı, sabah geceyi düşlemektedir. İçeride ve dışarıda var olmak, bende buradayım diye haykırmak için doğduğum köye mi gitmek gerektir.
            Köyüm, bıraktığım günün neresindedir.
            Sormadan gelenlerin, aniden gidişlerini taşıyamıyorum.
            Ankara sonbaharı bitirmek üzeriydi. Güneş bitiyor, ılık rüzgâr gidiyor, hava üşüyor, ben titriyorken doğduğum köye doğru yola çıkıyorum.
            Günler su gibi akıp gidiyor ben babamı unutamıyorum.
            Babam hayatını hiç kimseyle paylaşmadı. Bütün hatırlatmalarıma rağmen annemi hiç anlatmadı. Sadece hakkını helal etti.
            İşte bu yüzden ben duygulara teslim olup yazıyorum.
            Yaşadığım onca ölümler, beni kendi seyrinde önce teslim aldı sonra yola saldı. İstediğini aldı, istediğini yükledi.
            Önce annem… annem… annem…
            Sonra, Delitay uzaklara gitti. Bıraktığım yerden dönmedi.
            Babam son bayramında gelininden paça çorbası istedi.
            Derin bir nefes, tartışmasız bir rahatlayışın bütün vücutla paylaşımıydı.
            Çocukluğumdan bugüne hayatımda neyim varsa paylaşmalıyım.            Şimdi, bahara yağmur olmuş gözyaşların kendi ıslanışına neden olan akıntılarının hesabını soracak saba rüzgârını arıyorum.
            Ey sabâ rüzgârı! Sen cansın, canansın. Bir gecenin sabahında yüreğimi teslim almalı ve serinliğinde güne merhaba diyecekken beni ebedi mekânıma almalısın.
            ***
DUA’YA TESLİM OLMAK…
                                                                                              Osman BAŞ
            Mübarek gün ve gecelerin değerlendirilmesi, üzerinde konuşulması, yorumlar ve yazılar yazılması bu çok önemli ve hassas alanda okuyucuyu ve dinleyiciyi tatmin eden konferanslar, paneller düzenlemek ve açıklamalar yapılmak ne kadar güzel.
            Söz söylemek; yeterli bilgi ve birikimli olmayı gerektirir. Yazmak için daha da ileri seviyede araştırmalar yapmak çok önemli bir ayrıntıdır.
            Rahmet elçisi, örnek ahlakı, El-Emîn oluşu, kendisine duyulan derin sevginin, gönüllere ilmek ilmek işlenişi, sözlere ve toplumsal bilince aktarmak amacıyla her yıl daha yüksek, istekli, heyecanlı bir şekilde dünyaya gelişlerini hatırlamak dua okumak, O’na yakın olmak için gece ile gündüzü dua ile birleştirmek ne güzel.
            Yakarış, yöneliş, arındırmak, kim bilir kendimizi denetleme, nerede olduğumuzu bilme ve bulmanın zamanla bütünleşerek, huzura giden yollarda varsa çamur, ayrık otu, dikenleri temizlemek gerekmektedir.
            Milli ve manevi değerlerimizin şükür ve dua merkezleri olan camilerimizde yapılan mevlit programlarını seviyorum. O gece ve akşamlarda evde isem ailenin iftar sofrasında olmanın tadı ve lezzetini yaşıyor kendi serinliğimdeki nefeslerimle geceye hazırlık yapıyorum.
            Akşam ve yatsı vakitlerinde dua görevlerimi ifa edip televizyonlarda, kaza namazları öncesi mevlit dinlemek beni dinlendirmekte ve duygu yüklemektedir. Eğitimli ve güzel sesler çoğu zaman damlalarla süsleniyor, yüreğim gözlerimle bütünleşiyor.
            Dünyaya gelişlerinin ilk saniyelerindeki değişimler ve belirtilerin tatlı gülümseyişiyle, okudukça rahatlıyorum. Dinlediklerimle zirveye ulaştığımda yerimden kalkıyor, diz değiştiriyor, masam da ne varsa bir yudum ya da bir lokma alıyorum.
            Bu davranışlar için beynim hiçbir talimat vermiyor. Tamamen istendik ve kendi seyrinde gayri ihtiyari vaktin zamana teslimiyetiyle anlık uzanışlar.
            Okuyorum, günlük bilgi ve birikimlerimi sürekli besliyor,           duaya teslim oluyorum.
            Geceye uzanan, karanlığı aydınlatan ne kadar güç varsa; “uzakları yakın, yakında görünen uzaklarımı avuçlarımda toplayıp, yüz sürmenin, gül suyu sunmanın, kenetlenmiş kalp ve ellerin beraber yol hazırlığında olmalarının ötesinde gönül birliği içinde gülümseyişlerini bilmek, görmek ve dahi hissetmek “ol “ emri istikametinde saniyeleri dakikalara gönderişi izlerken akşama ve sabaha merhaba demenin ne güzel bir sesleniş olduğunu muhataplarla paylaşıyorum. Olmanın bıraktığı ne varsa nefes hecelerine “devam” diyebilmek selam verip uyumak istiyorum.
            Tenim saba makamında bir şarkının kendi ekseninde döndükçe, karanlığım kendi içime saldığım aydınlığım olduğunu biliyor ve gördüğümde üşüyorum. Hissediyor, titriyor, soğuk dakikalarıma renksiz merhaba diyor, don tutmuş havaya inat, tenime dokunan sıcak, dört yanımda dönüp duruyor.
            Sessizlik içinde öğrendiklerim ve öğreneceklerim nasıl yaşamam konusunda kendi yanlışlarım ve doğrularımı karıştırmadan gül aşkıyla nefes almamı sağlıyor.
             Şükür ediyorum ki beynimi kontrol altında tutuyor, mevcut söylemlerin sağlıklı tahlilini yapıyorum. Kendimi teslim ettiğim dinimi biliyorum ve mutluyum.
            Nefsin insanı olumlu ve olumsuz nasıl teslim aldığını çok iyi bilenlerdenim.
            İnsan bir sorunla karşılaştığında, kalbinin kapılarını sürekli açık tutmalıdır.
            “ Doğru tercih” gereklidir.  Su üzerine yazı yazmak için asla bir gayretim ve talebim olmamıştır.
          İlahi esintilerin kalpleri okşadığı, asra bedel olduğu gecelerde, dualarımın makama ulaştığını bilseydim. Hayatıma olumlu yansırdı diye düşünüyorum.
         Bu günlerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmişinize, bereketi evinize, nuru ahretimize, sıcaklığı yuvamıza dolsaydı. Kalabalık ailelerin günümüze yansımış haliyle sofralarımızın dolup taştığı hane büyüğü olarak yaşamaya hazırdım.
            Felek ferman dinlemez dense de, feleğe talimat verecek makamın yetkileri benim bilinmezlerim arasındadır.
            Anlaşılan ve anlaşılmayan, istenilen ve istenmeyenler hanesinde üzerime yürüyen akıntıların ağırlığını sürekli hissediyor ve kurtulmak da istiyorum.
            Kelkit yüreklim, dalgalarla dostluğun, sulara dalışın ve akıntıya teslim oluşun manilerle beslendiği kültürün kendine has güvenliği ve huzuru vardı.
            O varsa hedefte milli ve manevi dünyamın bütün meyveleri dalları eğecek kadar dolu olur, güneş yanmışlığında kızarır ve olgunlaşmaya doğru yol alırdı.
            Fetih yüreklim. Yıldızları selamlayıp, ufukları avuçlarımızda toplarken, mavinin bütün tonlarından göz sefamıza tatlı bir sunum yapıp, tarihin derinliğinde sefere çıkmak için hazırlıkları tamam etmek gerek. Yol gitmek, yolcuya yoldaş olmak için,  ben sana teslim oluyorum.
            Teslimiyetim fetih yüreğinedir. Vaktim millet aşkımla tamamlanmış bir tas ayran serinliği güveninde hizmet aşkımla var olmaktadır.
            Her şeyi anlıyorum. Türk –İslam ikilisi adına belleğimde ne varsa, hayat damarlarımda güvenle dolaşmaktadır.
            Zaman çok kısa ise, ömür uzatmanın çabası beyhudedir.  Acele ve ecele merhaba demenin neresinde olmam gerekse oradayım.
            Ankara’ya kar yağıyor. Ara sokaklarında Dikimevi’nden Abidinpaşa’ya doğru yürüyorum. Eski mahalleme gidiyor olmam yoruyor beni. Yokuşları sevmiyorum.
            Dikmen yamaçlarında çocuklar tahta üzerinde aşağıya akmaya çalışıyorlar. Ben yürümeye…
            Akşamlarım kendi sessizliğimde yol bulmaya çalışıyor. Yıldızlar selamıma cevapsız kalırken ay pas vermiyor. Uzadıkca uzuyor geceler.
            Hasret yüreklim. Her şeyin yolunda olduğu günlere yakın olmak istiyorum. Şiirin dörtlükleri arasında sörf yapan, dalgalarıyla dans eden güfte samimiyetiyle bestekârlara merhaba diyorum. Piyanonun duşlarında kulaklarımıza akan bir şarkının ritmi kadar tanıdık, bildik olmalı her şey. Su sesi kadar udi, rüzgâr okşayışınca dokunmalı istediğince. Ah… Şu edebiyatçılar. Şairler ve bestekârların birlikteliğini bir türlü anlamazlar ve sağlıklı da anlatmazlar.
            Söz söylemek; yeterli bilgi ve birikimli olmayı gerektirir. Yazmak için daha da ileri seviyede araştırmalar yapmak çok önemli bir ayrıntıdır.
            Beklentilerin umut makamında ses verdiği anlarda tatlı bir ney sesi özlemiyle ufukların ardına otağ kurmak için hazırlık yapmak,  mükemmeli üretmek için malzemenin tam olması gerek.
            “Herkes kendi vaktinin gelmesini beklemektedir.” Denmiştir.
            Olgunlaşma vaktinden önce dönüşüm gerçekleşmezse, dolu vurur, ayaz üşütür, susuz kalıp kuruma faslı başlarsa, yaprak yığını üstünde gönül küskünü yeşermişler nemli sabahlara mecbursa, vakti beklemek nice olur.
            Doğru çözümler, kalp kapıları açık bir olgunluğun aritmetik tablolarında daha sağlıklı sonuca ulaşacaktır.
            “Doğru tercih” sağlıklı beyinlerin elinde hizmet alanında kullanıldığında toplumun, milletin ve dahi devletin yarınları bahar güzelliğinde kendinden emin olarak hasat mevsimine doğru güvenle yol alacaktır.
            Gerçekler, hayal içindeki hayaller değildir.
            Okuyorum, günlük bilgi ve birikimlerimi sürekli besliyor, dua vaktim, sana teslim oluyorum.                                                                                        
            ***
Kaybettiğimiz değerlerin unutulmaması…
                                                                                        Osman BAŞ
            Hayatımın unutulmaz anlarını yaşıyorum. Eylül 2012 de Akçağ yayınlarından çıkan ve ülke sınırları içinde ve dışında bilinen, aranılan kim bilir beklenen kitap Har-ı Bülbül ile birlikte güzel günler yaşıyorum.
            Yazılı ve görsel basın ilgi gösteriyor. Tatlı bir yorgunluk yaşıyor olmanın güzelliğini ve mutluluğumu dostlarımla da paylaşıyorum.
            İstanbul Büyükşehir Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Müdürlüğü kaybettiğimiz değerlerin unutulmaması, minnetle yad edilmesi, yaşayan değerlerimizin kıymetlerinin bilinmesi için programlarına devam etmektedir. Şubat ayı programında, vatan şairi ve yazar Orhan Şaik Gökyay tanıtılıyor. Birçok eseri bulunan çınarımızı; yakınları, şair, yazarlar ve sevenleri çeşitli yönleriyle tanıtıyoruz.
            Program iki saat sürüyor.  Programı edebiyat dünyamızın yakından tanıdığı, bu tür programları televizyon ve salonlarda yıllardır başarıyla yapan Fazlı Karaman beyi tebrik ediyorum. 27 Şubat 2013 çarşamba günü akşamı 19.30 da Güngören Erdem Beyazıt Kültür Merkezi’nde önce; Boğaziçi Üniversitesinden öğrencisi Prof.Dr. Günay Kut; hocayı anlattı. Anlatım sadeliğindeki duruluk dikkati de beraberinde getirdi. Hocanın bilmediğimiz alanlarında bilgiye ulaştırdı. Zevkle dinledik. Aysen Akdemir’in aileden olduğunu herkes bilir. Hocayla komşu olmak, kardeş aile olmak ne güzel bir kazanımdır. Aysen Akdemir anlatıyor, anlattıkça hocanın özel hayatıyla ilgili bilgilere ulaşıyoruz.
            Fazlı Karaman Bey programı sunuyor, bilgi ve birikimleri ile yaptığı hazırlığı dinleyicilerle paylaşıyor. Konuşmacılar ve hoca ile ilgili güzel değerlendirmeler ve bilgiler aktarıyor.
            Bestami Yazgan yılların derinliğinde sürekli beraber olduğumuz halen Kümbet Altında Dergisi yayın kurulu üyesi ve yazarıdır. Çağın Yunus’u, Karacaoğlan’ı bir derviş yürek, gönül dostu. “Bu Vatan Kimin” şiirini kıta kıta açıklıyor. Açıklama sürdükçe duygu alıyor ve salona veriyor, alkışla da destekleniyor.
            16 Temmuz 1902’de İnebolu’da doğan ve 2 Aralık 1994 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yuman hoca, uzun yıllar öğretmenlik yapmış; şair, tenkit yazıları ve araştırmalarıyla dikkatleri üzerinde toplamış bir yazar ve bilim adamımızdır. Bizim nesil “ Bu Vatan Kimin” şiirini mutlaka bilir. Yeni nesilde hocayı tanımalı ve onun bıraktığı yüzde yüz yerli ve milli olan sevdaları bünyesinde toplamalıdır.
            Hani; “her taşı yakut olan bu vatan” diyordu ya… İşte bizim nesil, bu toprağın her zerresinin yakut değerinde, hatta ondan da üstün olduğu inancını yüreklerinde duyabilmiş ise, bunu önce ona, sonrada onun gibi duyup düşünenlere borçludur. O duyurdu, onlar öğretti bunu bize. Bizde bizden sonraki nesillere aktarmak ve sevdirmekle sorumluyuz.
            2012 yılı Orhan Şaik Gökyay Şiir ödülünü Akçağ yayınlarından çıkan Har-ı Bülbül adlı şiir kitabımla almam nedeniyle duygularımı ve genel bilgilerimi aktarıyorum.
            İlk ezberlediğim şiirlerden biri olan “ Bu Vatan Kimin” şiiri anılarımı hatırlatıyor, Har-ı Bülbül şiirimi okuyan Fazlı Karaman beyi selamlıyor, Türkçe Sevdalıları Başkanı Uğur Kılıç’ın şahsında Türk gençliğine ithaf ettiğim “Delitay” şiirimi okuyorum.
            Son günlerde içerimde sesli sessiz bir akıntı bu şiirin besteleneceğini söylüyor.
            ***
ŞİİRE TESLİM OLUNCA…
                                                                                                           Osman BAŞ
            Bilinir ki insanın bir tarafı hep çocuk kalır. Yaşı ne olursa olsun, çocuklarla konuşurken, izlerken çocuklaşır. Bazen de özler çocukluğu, çocukça davranır. Yılların derinliğinde kim bilir ne gizemler gizlidir. Çoğu kez yaşayamayacağını bildiği halde özlemini çeker. Yutkunur... Nefes alır... Bir yudum serinliğinde kendi sessizliğini yaşar.
       Sonra şiirler okunur, dosta dair… Kendi derinliğinde ah çeker. “Harika” diye mırıldanır… Kimse duymasın ister. “Yüreğinize sağlık, çok güzeldi.” Alevinde yanar yürekler, kelimelerin tarif edemediği duygular yaşanır.
            Yüreklerin şiire teslim olduğu dakikalarda mevsimli mevsimsiz sevgiye dönüşen yeşil, baharca duygularla nefes alımlık zaman dilimi aralığında teslimiyeti yaşamaktadır.
            Bir akşam mevsim üşür… Düne dair yaşanmamış hasrete bürünür dakikalar… Otogarda hasreti yaşar. Ayrılığa meydan okumak ister. Beklenmeyen saatlere teslim olduğu anları yeniden yaşamamak adına yürür, düşünür,  yutkunur ve oturur.
            Sözlerin düğüm düğüm olduğu, durduğu, yoğun bakıma alındığı, serum verildiği, iğne takviyesi yapıldığı ateş hattına doludizgin at sürdüğü, yay gerip ok attığı hedefe ulaşmışlığı görmeden oturuş. Sormadan oturuş… Ufuklara akmadan duymadan, dolmadan oturuş…            Hasretle beklemenin bitmeyen dakikalarının hesabını doksan yaşında köy bilgesi Hüseyin Dedeye vermek, paylaşmak, dizlerinin dibinde, nasihatlerini almak ister.
            Şiir dünyasını karartan ve aydınlatan ya da ikisini karıştırıp koşar adımlarla yürüyen kaç Ferhat kaldı, kaç Şirin kaldı delice sevecek. Önce dağları delecek… Sevdiğine azık getirecek… Etrafında pervane olacak, saygıyı ve sevgiyi daima destur edinecek, yaşanan her şeyi kabullenip hiç şikâyet etmeyecek kaç Züleyha kaldı.
            Vakti esir almış bir akşamın şarkılara vurgun dakikalarında sessizce şiire akıyorum. Aylar var ki şiir yazmayan ben, dörtlüklerle sırdaş oluyorum. Yağmur sonrası serinliği yaşayan şehrin geceye eyvallah,  sessizce o notaya ulaşıyorum. Haydi, şiirler oku can dost... Dizeler dörtlüklerle süslensin de dostlara sesinden ulaşsın...
            Yemyeşil çimenler üzerine uzanıp mevsimin güzelliklerini saniye saniye yaşarken, sahili akşama ekleyip duyguların doruğuna ulaşmak ve el sallamak alabildiğine, adı ne olursa olsun mutluluğu yakalamak.
            Şiirler yazmak, unutulmayan şarkılar söylemek. İki kişilik…
            Yamaçlarda turnalarla sırdaş olmak bahar özlemiyle… Sitemi, hasreti bağrına basıp yaşlı gözlerle şiire akan ne varsa yüreğinde toplamak.
       Kaç bahar geçer, güz ekler üstüne de ne hasret biter, ne hüzün yaşanır, sevgiyi mevsime karıp aşka doğru yol alır.
        Gönül defterine yazılanlar unutulmayanlardır. Hayat boyu devam eden koşu… Hep önümüzde olmaya devam edecektir.
            Aydınlanmayan hayal dünyasının gri bulutlarını dağıtmaya gücüm yetmiyor.
            Tane tane yıldızlar, tutam tutam bulutlar… Ay’la, güneş arasına sıkışmış bozkırın yalnız adamına ateş olmuş gül aşkı, can aşkı, huzur aşkı...
            Şiire akıyorum. Toprağa su gibi, toprağa fidan gibi, toprağa yatar gibi, toprağı okşar gibi şiire akıyorum…
            Geceler, şairlerin dostudur, yüreğidir, sessizliğidir, kalemidir, leylaklara uzanıştır, kuş oluştur, şahin oluştur, turna oluştur.
            Aşk ateşinin taht kurduğu gönüllerde mevsimin önemi yoktur. Dört mevsimi birbirine karıp, yârin gözleriyle yol gitmenin tatlı yorgunluğunu avuçlarına alıp muhabbet edişin güzelliği ancak duygu seli ile yaşanır.
             Şimdi yarım kalmış kelimelerin dökülüşünü izliyorum.
             Ben seni nasıl okumam...
            Şimdi saatin kaç oluşunun takıntısına gerek kalmamıştır. Vaktin önemi yoktur. Gece ötesini bildin mi… Gecenin sonunu aldın mı yüreğine… Gerisi duaya akış, secdeye kapanış, yalvarıştır.
        Derinden derine akan seher yelinin, zülfün tellerine attığı düğümlerin bir ötesi gonca
gül dür.
        Uyumayacağım bu gece, Söz adına, aşk adına, gönlümün derinliğindekini yapacağım.
            Vakit gözyaşına teslime hazırlanıyor,  rüzgâr, kışla bahar arası varlığını hissettiriyor.
Artık vakte teslimim…
            Ben ki şiirin esiriyim…
            Ben ki gül aşkıyla duadayım.
            ***
HACI FERHAT MİRZA VE KELAMLAR
                                                           Osman BAŞ
Leylalar ve Aslılar su testisiyle yar yolunu beklemek için ayrıldıkları evlerine halen dönmediler. Yüreğiyle konuşan herkes biliyor ki âşıklar çeşme başını terk ettikleri andan itibaren hasret oturur, güneş yakar, su serinletmez, rüzgâr üflemez olmuştur da yanık nağmeler türkü olup asırlardır söylenmeye devam etmektedir.
Aşka hasretin karışması, müdahale etmesi, bilinen ve bilinmeyen ne varsa avuçlarında bir nefes üfleyişiyle salıverdiğinde vuslat umudunu yitiren gönüllerin hali nice olur bilinmez.
Mecnun ve Ferhat tanış olsalardı Yusuf’u ziyarete giderler miydi? Bilmem ama bir çay faslında bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatacakları çok şey olurdu.
Dilimin ucuna kadar yakınlaşıp tam dışarı çıkmaya hazırlanırken söylenmeyip küstürdüğüm kelimeler bilirim. Uzun süre yerinde hiç hareket etmeden dururlar.
Kelebekler omuzlarıma konardı eskiden, ben ellerime alıp severek besmeleyle gökyüzüne salardım.
Yediveren bereketli günlerin en tatlısının sabahıyla sabâsını bütünleştirip üçler, yediler, kırklar aşkıyla huzuru omuzlarına almış ecdadın dünyalık güzelliklerinde yol yürüme vaktidir.
Aşkın gözyaşıyla toprağı selamlayanlardan biri de benim.
Şiir, sadece şiirdir beni anlayan ve anlatan… Dostluğum sınırsızdır.
Kelamlar söylemek için ne kadar bilgi ve birikim gerekse hepsi bende mevcuttur.
Âşık olmakla sevmek arasındaki farkı sormuşlar?
Cevaplamış Şems;“Senin baktığına… Herkes bakar, ama senin onda görebildiğini herkes göremez. Herkes âşık olabilir; ama hiç kimse senin gibi sevemez.
Tek fark sensin; “Seni özel kılan; sevdiğin değil; sevgin.”demiştir.
Sade kelimelerden cümle oluşması ne kadar zordur bilirim.
“Neden yakın kalpler uzaklarda oturur.” Bu cümlenin derinliğinde kapanmayan gözlerimin şafağı dua vaktinde karşıladığını bilirim.
            Anlayanı yoksa susmak farzdır. Hani “hiçbir kalbe kapısı kırılarak girilmez.” denmiştir de nasıl girileceği konusunda ortak bir çözüm de bulunamamıştır.
Kim için ağlıyorsam, gözlerimin hali ve rengi nasıl olursa olsun damlalar aynı renkte akmaktadır.
Aralıklarla “Kelamlar” başlıklı yazılara zaman ayırıyor, okuyor fırsat bulursam, zaman problemim kendi sessizliğimde düşünüyor, tahlil yapıyor ve almam gerekeni alıyor yoluma devam ediyorum.
Hani, bir düşünceyi en kısa, en öz şekilde anlatan bir veya birkaç cümleden oluşan güzel, hatta bilge söz, sözler. Eskilerin deyimiyle kelam-ı kibar.
Kimin söylediği, yazdığı belli olan sözler.  Tabii çok zor olan bir alandır. Bir söze benim demek için sizden önce söylenenlerin tamamını bilmeniz gerektir. Haberim yoktu, taradım bulamadım, deme keyfiyetiniz yoktur. 
Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademisi Ankara Başkanı Prof.Dr. Hayrettin İVGİN’in sunumuyla Hacı Ferhat MİRZA imzalı Kelamlar “özdeyişler” kitabını okuyorum.
Sunumun son paragrafında:” Bu 1602 kelâmın içinden, en karşıt görüşte olan insanın bile kendine uyan en az on tane özdeyiş bulduğunu kabul edelim. Bu on sayısı az mıdır?
Hayır, az değildir. Bir söze kulak vermek bile çok anlamlıdır. Bu kitabı okuyunuz, göreceksiniz kendinize ait çok kelâm bulacaksınız.” Bu takdimin güven ve etkisiyle Kelâmlar’ı okuyorum. 
Hacı Ferhat MİRZA Beyle henüz tanışmıyoruz.
Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatında doğrudan doğruya vecize türünde yazan ilk sanatçı, yazar Cenap Şahabettin olarak aklımda kaldı.  “Tiryaki Sözleri” adı ile yayınlanan kitabını yıllar önce incelemiştim.  Sayın İVGİN’i haklı çıkaracak sayıda özdeyiş yakaladım diyebilirim.
“Din hem iman, hem de ruhun gıdasıdır.”
“Toprağın değerini, onu ürün haline getiren bilir.”
Yeterli diye düşünüyor, yazan, düşünen ve üreten insanları seviyorum.
Hacı Ferhat MİRZA’yı da tebrik ediyor, “Kelamlar” kitabını Türkiye Türkçesine çeviren dostlarım Elçin İSGENDERZADE, Oktay HACIMUSALI’ya teşekkür ediyorum.
Türk Edebiyatına çok önemli eserler kazandıran Kültür Ajansa başarılarının çok uzun soluklu olmasını ve büyümesini diliyorum.
“Benim arzum yazarın bir kitapta anlattığı şeyi, bir kaç cümlede anlatmaktır.” denmiştir. 

24 Haziran 2013 Pazartesi

Türk Dünyasını Işıklandıranlar:

Türk Dünyasını Işıklandıranlar: Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid Azerbaycan’da buluştu
Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı 
            Evet, onlar Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid güzel bir bahar günü Azerbaycan’ın çiçekler, güller, yeşillikler içinde üzdüğü bir günde Bakı’da “buluştular”.  
O dehalar 1906–1909 yıllarında güzel İstanbul’da görüşmüştüler, o zamanlar M.Akif Ersoy İstanbul Üniversitesinde öğrencilere edebiyat ilminin sırlarını öğretirdi, Hüseyin Cavid de o Üniversitede azat müdavim olmuş, hayranlıkla Mehmet Akif’in edebiyat ilmi hakkında konuşmalarını dinlemişti. M.Akif’in zengin ilmi konuşmaları Cavid’i etkilemiş ve Akif’in başyazarı olduğu  “Sırat-ı Müstakim” dergisinde üç şiiri yayımlanmıştır.
Bir birine derin sevgisi, saygıcı olan bu insanların ruhunun Bakıda buluşması sadece Türkiye ve Azerbaycan devletlerinin bilim insanlarını değil, bütün Türk dünyasını sevindirmişti ve ona göre de bilginler bu buluşmaya tanıklık etmek için Türk dünyasının bilim insanları Bakı’ya akın etti.
Bu iki kutsal ruhun buluşması Bakı’da oldu. Bakı’da faaliyet gösteren dünyanın tanınmış bilim, eğitim merkezlerinden olan Kafkas Üniversitesi bu kutsal ruhların buluşması için Uluslar arası konferans düzenledi. Desek ki, Üniversite konferansa dört dörtlük hazırlanmıştı, hiç de yanlışlık yapmayız. Her iki şairin adına laik güzel bir program neşir edilmişti. Bundan ayrıca konuşacağız. Afişler, şairlerin hayat ve yaratıcılığını aks ettiren sergiler, Türkiye’de Cavit hakkında, Azerbaycan’da M.Akif hakkında basılmış eserler, şairlerin hayat ve yaratıcılığını gösteren sinevizyonlar, belgeseller, Cavit müzesinin emektaşlarının yayımladığı kitaplar, M.Akif Ersoy adını taşıyan Fikir ve Sanat Vakfının hazırladığı eserler konfransda misafirlerin dikkatine sunuldu.
            Konferansın ilk günü Azerbaycan’ın ünlü insanlarının uyuduğu Fahri Hıyaban ziyaret olundu. Önce Azerbaycan’ın ulu önderi H.Aliyev’in ve onun hayat arkadaşı tanınmış oftomolog, Ord.Prof.Dr.Zarifa Aliyevan’ın  mezarlarına taze çiçekler konuldu, dualar okundu. Sonra Karabağ, 20 Ocak, Hocalı şehitlerinin ve 1918 yılında Nuru Paşanın ordusu ile gönüllü Azerbaycan’a gelen Ermenilerle savaşta şehit olan Anadolu Türklerinin simvolik mezarları ziyaret edildi,  dualar okundu, mezarlara çiçekler konuldu.
            Kafkas Üniversitesinde misafirleri orada çalışan öğretim üyeleri, öğrenciler karşıladı. Konferans için basılmış program görülmeğe değerdi. Programın ilk sayfasında M.Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid’in resimleri yer almıştır.
Bizi en fazla duygulandıran M.Akif Ersoy’u anlatan yazının Azerbaycan Türkçesiyle, Hüseyin Cavid’i anlatan yazının Azerbaycan Türkçesiyle olması idi. Bir zamanlar onlar bunu çok istemiştiler, ama görmek nasip olmamıştı. H.Cavid’in Sibirya’ya sürgün edilmesi de bu arzulara göre olmuştu. Bu gün onlar bunu göremediler, ama ruhları gördü ve sevindi. Söz, sanat, fikir dünyamızın ölmez kahramanları olan bu iki şairin hayat ve yaratıcılığı programın içerinde konferansa gelenlere takdim edilmişti. Sonra Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın İstiklal Marşlarının metinleri verilmiştir.
Sözlerini M.Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı Azerbaycan Türkçesiyle, sözlerini A.Cavad’ın yazdığı Azerbaycan’ın Ulusal Marşı Türkiye Türkçeciye verilmiştir. Uluslar arası bu konferans Azerbaycan Cumhuriyetinin Bağımsızlığının 22. yılına, lider H.Aliyev’in 90. yaş gününe, Doğunun ilk Cumhuriyeti Can Azerbaycan’ın 95.Yıldönümüne saygıyla ithaf olunmuştur. Programda İstiklal marşının çok dillere tercümesi yer almıştır.
Örneğin,  Azerbaycan Türkçesiyle, Arnavutça, Kürtce, Boşnakça, Özbek, Kırgız, Kazak Türkçesi,  Kazan, Kırım Tatarcası, Farsça, Arapça, Makedonca, Urduca, Rusça, Fransızca, İsveççe, İngilizce, Almanca verilmiştir. Her bir oturum Türk dünyasını aydınlatan şair, yazar, siyasi hadim, bilim insanının adı ile adlandırılmıştır. İlk oturum B.Vahabzade Birleşimi adlanırdı. Sonraki Ord.Prof.Zeki Velidi Toğan,  Ali Şir Nevai, Gabdulla Tukay, Prof.Dr.Osman Turan, Ahmet Yesevi, İsmail Gaspiralı, Kaşgarlı Mahmut, Resid İbrahim, Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov.Abay Kunanbayoğlu, M.Emin Resulzade, Sabir Mirza Ali Akber, Fuzuli, Şehriyar, Prof.Dr.Reşit Rahmeti Arat ve Ord.Prof.Mükrimin Halil Yinanç…
Her kesin ismini çektik, kiminse ruhunu incitmek istemedik. Programda bu insanların resimleri de yer almıştır. Onların her biri Türk Milletinin övünç yeridir, onuru, kururudur. Onlar gerçekten de Türk dünyasını aydınlatan insanlardır.
Konferansa dünyasını her yerinden –Türkiye, Azerbaycan,  Mısır, Rusya, Saraybosna, Makedonya, Gürcistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, KKTC, Türkmenistan, Tataristan, Kırım, Sırbıstan vs. gelmişti.
            Konferansın Eş Başkanı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli idi. Konferansın Yürütme Kurulunda, ilk hazırlık çalışmasında, düzenleme kurulunda, çalışma ve bilim kurulunda Türk Dünyasının çok ünlü bilim insanları, şair ve yazarlar vardı.
            Konferansın açılış toplantısında Kafkas Üniversitesinin rektörü Prof.Dr.Ahmet Saniç, Bakı Ortadoğu Diller Enstitüsü müdürü Prof.Dr.Gövher Bahşaliyeva, Türkiye Büyük Elçisi Alper Coşkun, Ağıt Eski Başkanı, Millet Vekili Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş, M.Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Başkanı M.Cemal Çiftçigüzeli, Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı, TİKA Azerbaycan Koordinatörü Ali Muslu, Dr.Seriye Gündoğdu-Azerbaycan Yunus Emre Enstitüsü müdürü, Dr.Gülbeniz Babahanlı Hüseyin Cavit Müzesi Müdürü konuşmalar yaptılar. Bütün konuşanlar aynı fikri söylediler:
-M.Akif ve Hüseyin Cavit Türk dünyasını ışıklandıran insanlardır, onlar çektikleri zorluklara bakmayarak Türk Milletinin aydınlığa kavuşmasında, kültürünün gelişmesinde, bu kültürün dünyaya tanıtılmasında canlarını bile feda etmişler. H.Cavid’in Sibirya’ya sürgün edilmesi, orada Ruslar tarafından alcığa mahkum edilmesi, soğuk barakada can vermesi, bir sözle şehit olması bunun canlı kanıtıdır. M.Akif de bir başka usulle kendini şehit etmiştir.
Soğuk kış gününde giyinmeğe paltosu olmayan, doğru-dürüst yemek bulmayan ve ağır hastalığa duçar olan M.Akif kendini vatan, millet yolunda şehit etti, çok sevdiği Çanakkale, Milli mücadele şehitlerinin ebedi uyuduğu Edirnekapı Şehitliğinde ebedi uykuya daldı.
Ama güzel bahar gününde, adına konferans düzenlendiği bir günde ruhu Edine şehitliğinde kalmadı, uçup Bakıya geldi, geçmiş öğrencisi Cavit’in ruhu ile buluştu, birlikte onlar hakkında konuşmaların yapıldığı odaları gezdiler, sonra Dağüstü parka uçtular.
Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda tatlı canlarından geçen Azerbaycan şehitlerini, Nuru Paşanın ordusunda gönüllü gelip canlarını Azerbaycan’ın azatlığı ugrunda kurban verenlerin ruhları ile buluştular, sevindiler, sonra ise birlikte Hahcıvan’a geldiler, Cavit orada mezarında uykuya daldı, M.Akif ise Edirnekapı mezarlığına doğru uçtu…
            Evet, Bakı’daki düzenlenen Türk Dünyasını ışıklandıranlar Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid’ın ölmez hatırasına hesr olunmuş konferansta konuşulan konular hem ayrıca Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid’le bağlı idi, bazı konular. M.Akif Ersoy ve H.Cavid’in eserlerinin karşılaştırılması, bazen ise M.Akif ve H.Cavid’in yaratıcılığının Türk ve Doğu dünyasının ünlü insanlarının yaratıcılığı ile karşılaştırılması idi…
Mehmet Akif’in yaratıcılığı ile ilgili konuşmalar:
Türk Dünyası Fikir ve Sanat Ustası: M.Akif Ersoy; Safahat’ta Karnavalesk Unsurlar; M.Akif İcadındaki Özellikler; Gerçek ve Hayal Arasındaki Akif’in Asim’i; M.Akif Bedir’den Çanakkale’ye; M.Akif Kimdi-Akif’i Anma ve Anlama; Safahat’ta M.Akif’in Türk Dünyası İle İlgili Değerlendirmeleri; Işıga Doğru: “Ümitsizliği Ümide, Tüknişi Varoluşa Dönüştürme Bağlamında M.Akif Ersoy”; Bir Kur’an  Şairi Olarak M.Akif Ersoy ve Meali; M.Akif’in Özlemleri; M.Akif’in Türk Dünyası ile Doğu Aydınlarından Akran ve Dostları;  M.Akif’in Sanata ve Sanatın M.Akif’e Bakışı; M.Akif Şiirleirnde Sosyal Temalar Türk Dünyasının İstiklal Mücadelesinin Simvol İsmi: M.Akif Ersoy’da Birlik Beraberlik Düşüncesi vs.
Hüseyin Cavid’le yaratıcılığındaki önemli konular, fikirler çok sayıda bilim insanı için araştırma konusu olmuştur.
En çok dikkatimizi çeken bu konular idi: H.Cavid’in ilk eserlerinde ahlaki-milli değerlerin tecessümü; H.Cavid’in leksikası:-Ortak Türkçeye doğru; H.Cavid’in eserlerinde folklor motifleri; H.Cavid’in eserlerinde Türk Milli Kimliği; H.Cavid Yaratıcılığnda “Kitabi-Dede Korkut” Leksikasının İzleri;  “H.Cavid’in “Topal Teymur” eserinde Hükümdar Adaletinin Bedii-Romantik Takdimi.;  H.Cavid ananeleri ve Çağdaş Azerbaycan Edebiyatında Milli Düşünce Problemi;  H.Cavid’in Dilinde Türkiye Türkçesi Leksikası vs.
Bazı makalelerde M.Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid eserlerindeki konular karşılaştırılmıştır. Onlara dikkat edelim:
M.Akif Ersoy ve H.Cavid Eserlerinde Optimizm; M.Akif Ersoy’un XX. Asrın başlarında Azerbaycan Şairlerine Etkisi; M.Akif Ersoy ve H.Cavid Poetik Dünyasının Milli Ruhu ve İslami Duyguları; Sanat-Edebiyat-Fikir Dünyasının İki Dehası:-M.Akif Ersoy ve H.Cavid; İki Şahsiyet: Aynı hayat Felsefesi; Türk Dünyasının Evrensel Düşünce Mimarları ve 2023;  M.Akif ve H.Cavid Yaratıcılığında Türkçülük ve Turancılık İdealarının Tasviri; H.Cavid ve M.Akif Ersoy Yaratıcılığında Batı; M.Akif ve H.Cavid Şiirinde Estetik İmge olarak “İyi “ve “Kötü”. Bir devrin iki şairi: M.Akif ve H.Cavid vs. Bazı araştırmacılar M.Akif Ersoyu başka Azerbaycan ve Türk dünyası şairleri ile kıyaslamışlar Örneğin; M.Akif Ersoy, H.Cavid, Çolpan ve Altmışıncılar; Turanın üç büyük Üstadının-Yıldızının Işık Kutluna Tapınması;  Türk Dünyasının M.Akif Ersoy, A.Cevat ve Mir Methi Etimad gibi Ünlü Edebi Şahsiyetlerinin yaratıcılığında Ortak Konu vs. Bazi konuşmacılar M.Akif Ersoy’un bir ülkenin ve bir bölenin şair ve yazarlarına etkisinden söz açmışlar: M.Akif Ersoy’un Kafkas Aydınlanması ve Kafkas Aydınları üzerinde Etkileri.
Takdim ettiğimiz konulardan belli oldu ki, Azerbaycan’da faaliyet gösteren Kafkas Üniversitesi kültür ve edebiyat tarihimizde önemli bir işe imzasını attı, Türk milleti için en değerli işler gören iki büyük dehanın, fikir ve sanat dünyasının önde gelen isimlerinden olan, sadece Türk Dünyasını değil, Batı ve Doğu dünyasını aydınlatan, insanların manevi dünyasına ışık tutan Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavid’in insanlık, aydınlık için gördükleri işleri bir daha dünyaya tanıttılar ve dediler: -Evet, onların gördükleri iş insanlığın mutluğu, özgürlüğü içindir, onlar insanların yoluna ebedi ışık saçtılar, kendilerin ışıga dönüp ebedi yaaşdılar. Ne kadar ki, yer ve gök vardır, ne kadar ki, Türk Milleti vardır, M.Akif Ersoy da, H.Cavid de vardır ve onlarla birlikte onların ölmez ideaları da vardır.
Sovyetler döneminde komünistler Azerbaycan Türklerine Mehmet Akif Ersoy’un neinki eserlerini, ismini bile yasaklamıştılar. Çünkü A.Ersoy İstiklal şairi, vatan, millet şairi idi. Rusya’nın elinin altında tuttuğu hakların ise ne devleti, ne milliyeti vardı. Onlar için vatan kendi vatanları değildi, vatan onları sömürge altında tutan Rusya idi, onlar zatlığa, özgürlüğe aç idiler, M.Akif Ersoy ise kuşların kanatıyla onlara özgürlük şerbeti gönderirdi. Alıyordular, içiyordular, ama Mehmet Akif’in adını zikir etmeğe korkuyordular.
Onlar Mehmet Akif’i bir de Hüseyin Cavid’in özgürlükten ders diyen hocası olarak seviyordular. Çünkü Mehmet Akif Hüseyin Cavd’in kalbindeki özgürlük arzusunun yeşermesinde elinden geleni yapmıştı. Konferansta konuşulan her bir makale mutlaka gelecekte Azerbaycan’da ve Türk Dünyasında bu konuda araştırma yapanlar için en degerli kaynak olacaktır. Konferansın iştirakçilere bir de önemli, değerli bir hediyesi vardı:  Dr.Seriye Gündoğdu Mehmet Akf Ersoy’un hayat ve yaratıcılığı hakkında Azerbaycan Türkçesiyle sanballı bir eser yazmıştı.
Konferanstan ayrılanlar Kafkas Üniversitesinin Rektörü Sayın Prof. Dr. Ahmet Saniç Hocamıza bu sözleri dediler:-Siz bu güzel bilim ocağında böyle toplantılarla gençlerimiz arasında yeni Mehmet Akif Ersoylar ve Hüseyin Cavidler yetiştirir, böylece Kafkas Üniversitesinin, burada bu güzel işlere emek verenleri ve kendi adınızı tarihe altın harflerle yazıyorsunuz. Bize ise şunu demek kalıyor:- Yolunuz açık olsun, bu faydalı işlerde her zaman yolunuzda yeşil ışık yansın…
            Güzel bir bahar gününde Kafkasların parlayan yıldızı Azerbaycan’da, onun başkenti güzel Bakı’da, bu ülkenin nazlı kızı Hazar’ın kıyısında Kafkas Üniversitesinde Türk Dünyasının deha şahsiyetleri M.Akif ve H.Cavid’in ölmez ruhları onlara ithaf olunmuş konferansa yad edildi. Konferansa dünyanın dört tarafından bu insanların adını, idealarını başı üstünde tutan insanlar gelmişti. Gelirken heyecanlı idiler, giderken sevinç, kuru, onur içinde gittiler, kalplerini millet, halk için canını feda etmeğe hazır olan insanların–Azerbaycan Türklerinin yaşadıgı ülkede koyup gittiler.
Giderken “elveda” demediler, yakın zamanlarda “Görüşeceğiz” dediler. Evet, Azerbaycan halkı gidenlere dünya boyda M.Akif ve Hüseyin Cavid sevgisi armağan etti.

6 Haziran 2013 Perşembe

KONUK YAZARLAR: Tamilla Abbashanlı & Müzeyyen Buttanrı

KONUK YAZARLAR: Tamilla Abbashanlı, Müzeyyen Buttanrı

KONUK YAZAR:
AZERBAYCAN SİZİ ÇOK ÖZLEMİŞ, İSA HOCAM…
Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Öğretim Üyesi
            Çok değerli İsa Hocam! Burdur’un Saz ve Söz Ustaları–2 kitabınızı elime aldım, okumaya başladım, yazı yazacaktım, ama birden dedim ki, bu günlerde Azerbaycan’da Bakı’da Kafkas Üniversitesinde düzenlenen  “Türk dünyasını Işıklandıranlar –Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit” toplantısına gedmiştim, orada her kes sizi sordu, neden onları unuttuğunuzu Bakı’ya gedmediğinizi söylediler. Ben de Size sormadan:-Mutlaka gelecektir-dedim.
            Değerli Hocam! Bakı’da nereye geddimse Siz de benimle idiniz. Her yerde sizi gördüm, sözlerinizi hatırladım. Hatırlıyor musunuz, 2003’ün güzel bir Haziran günü idi. Elçin muallim, onun güzel kızları Ayşen ve Aydan’la H.Aliyev adına Hava Limanında Sizi karşıladık. Elçin muallim Sizlere takdim etmek için kızların kucağını çiçekle doldurmuştu. Heyecanla uçaktan indiniz, karşıladık Sizi, kızlar gülleri size takdim ettiler, heyecanla aldınız, kokladınız, gözlerinizden iki damla yaş aktı çiçeklerin üzerin, dudakların titreye titreye:- Çok şükür, Allah’ım. Azerbaycan’ı görmek, onun çiçeklerini, güllerini koklamağı bana nasip ettin. Şükürler olsun… Ömür boyu bu günü bekledim, annem- babam, akrabalarım bu günü arzuladılar, hep Azerbaycan’da kan kardeşlerimiz var, onları görmek istiyoruz-dediler, arzuları yüreklerinde fani dünyaya “elveda” dediler. Şükür Allah’ım bana nasip ettin…
            Senin sözlerin hepimiz duygulandırdı, her kesin sözü boğazında düğümlendi, kaldı… Böyle hazin duygular içinde arabalara bindik. Her yanı dört gözle seyir ediyordun… Az kala Elçin Beye deyecektin ki, arabayı durdur, inim toprağı öpüyüm. Zaten Elçin Beyin evine ulaştığımızda sakin bahçenin içine gittin, çiçeklerin dibinden toprak aldın, öptün, en değerli, en kıymetli mücevher gibi yeniden yerine koydun… O zaman bir daha inandım ki, İsa Hocam Azerbaycan’ın vurgunudur, Azerbaycan fedaisi, Azerbaycan sevdalısıdır.
            Gittiğimiz günün sabahı Fahri Hıyabana gittik, oradan Azerbaycan şehitliğine, oradan Nuru Paşanın askerlerinin simvolik mezarlarını ziyaret ettik. Bir gözünüz gülüyordu, Azerbaycan’a gelmiştin, Karabag şehitleri, 20 Ocak şehitleri ve Nuru Paşanın ordusunda şehit olanları – kardeşleri kucag kucağa uyuyan gördüğün için, Azerbaycan’a geldiğin için, onların ölmez ruhunu sevindirdiğin için bir gözün gülüyordu. Fahri Hıyabanda Azerbaycan’ın ünlü insanlarının mezarlarını ziyaret ettin, heykellerinin önünde susup durdun. Dilinde bu sözler süzüldü:-gerçekten Azerbaycan’a sanata, sanatkâra değer verilir.
Azerbaycan azatlık mücahidi Ebülfez Elçi Beyin, Azerbaycan’ın tanınmış siyasi hadimi H.Aliyev’in mezarlarını ziyaret ettin, mezarların üzerin güller bıraktın…
            Azerbaycan Yazarlar Birliğindeki konuşmanızı unuta bilmiyorum Hocam… Her kes seni dinlemek yok, sözlerini su gibi içiyordular. Azerbaycan Türkiye kardeşliği hakkında ne güzel sözler söyledin. Her kes duygulandı. Televizyoncular, gazeteciler, dergilerde çalışanlar etrafınızı tuttular, sorgular, sualler… hiç bitmedi… Size fahri doktora, fahri profesör unvanı verilecekti… Ne kadar insan sizi kutlamaya geldi. Tebrik için size takdim olunan çiçekler, güller salonu gül bahçesine gönderdi… Sizin hakkınızda ne güzel konuşmalar yaptılar. “Vektör” Uluslar arası Bilim Merkezinin başkanı Prof.Dr.E.İsgenderzade, Asya Üniversitesinin rektörü Prof.Dr.C.Nagıyev, Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkan yardımcısı R.Macit, “Mehseti” dergisinin başyazarı, “Mehseti” Şairler meclisi Başkanı Doç.Dr.F.Leman, Bakı Devlet Üniversitesinin muallimi Doç.Dr.T.Abbashanlı, Nail Tan, H.İvgin, “Kitap Evi” İçtimai Birliği Başkanı Doç.Dr.S.Ahmetli, “Yada Düştü” dergisinin başyazarı N.Memmetli ve başkaları…Onlar o kadar çok ki…Konuşmayanlar üzüldüler, size yaklaşıp yürek sözlerini ilettiler…
            Sabahı gün Azerbaycan’ın eski başkenti güzel diyar Gence’ye gittik…Nizami Gencevi’nin ölmez ruhu Gence’de bizi bekliyordu..Trenden iner-inmez dünyaca ünlü, Türk dünyasının büyük şairi N.Gencevi’nin makberesini ziyaret ettik. Bakı’dan getirdiğimiz taze karanfilleri mezarın üstüne koydun ve dedin:-Ulu şair, ziyaretine geç geldik, ama onu bil ki, bir gün bile seni unutmadık, hep eserlerini okuduk, hep bura geleceğimiz günü düşünerek yaşadık. Şükürler olsun… Oradan Azerbaycan’ın en güzel gölü Gök göle gittik, Gence nehrinin kenarında yemek yedik. Oradan Karabag şehitlerinin mezarlarını ziyaret ettik. Defterin, kalemin elinden düşmedi. Hep notlar aldın, mezarların üstünü okudun, ağıtları yazdın…Sonra onları bir bir bana okudun, yine gözlerinde yaş damlaları..Üzüldün o gencecik canlara…Vatan toprağını al kanlarıyla suvaran yiğitlere üzüldün:
Azizim, soymayın,
Cellât derim soymayın,
Vatan deyip ölüyorum,
Beni mezara koymayın…

Azizim, diken oldu,
Diken de söken oldu.
Düğün elbisesi istedim,
Kefene büken oldu…
Bu ağıtlarda ne kadar derin felsefi anlam olduğu hakkında konuştun.
Gence’nin en ünlü parklarından birinde Azerbaycan’ın ünlü kadın şairi Nigar Refibeyli’nin heykeline güller koyduk, onun esrelerinden sohbet açtık. Nigar Beyin ailesinin üyeleri ilk demokratik (1918 yılında) Azerbaycan Cumhuriyeti döneminde üst düzeyde mesul işte çalışmıştır. Sen Nigar anımın “Ala gözlüm senden ayrı geceler”…şiirini ezbere söyledin. Bu şiirin sözlerine bestelenmiş şarkını da sevdiğini dile getridin…
            Çok değerli İsa Hocam… Azerbaycan’daki günler kuş gibi uçup gitti. Ayrılık demi geldi… Seni ve dostlarını Azerbaycan Hava Limanına getirdik… Yolboyu dönüp senden uzaklaşana, ama senden ayrılmak istemeyen Bakı’ya bakıyordun. Bunu sadece ben his ediyordum, çünkü biliyordum ki, Bakı’nı çok seviyorsun, ondan ayrılmak istemiyorsun. Ona göre sakince kulağına fısıldadım:-üzülme, Hocam, inşallah, yine geleceksin. Ne Bakı sana doydu, ne sen ona… Şimdi yeniden size diyorum:-Değerli İsa Hocam! Bakı, Bakı’daki kardeşleriniz, dostlarınız sizi çok özlemiş. Zamanınız olduğu zaman kısa bir kaçamak yapın Bakı’ya… Dostlarınız intizarda koymayın. Sizi seven Bakı’yı, sizi özlemiş Hazar’ı bir de ziyaret edin…Ben bu defa korkumdan Hazar’ın kıyısına gedmedim, çünkü Hazar Sizi getirmeği benden rica etmişti, ben ise sizsiz gedmiştim, mahcup idim hazar’ın yanında.. Hazar hep rüzgârlarını gönderdi yanıma, hep kulağıma: -Hazar İsa Beyi bekliyor –dediler. Ben bunu size iletiri, haberiniz olsun. Hazar’ı, Azerbaycan’ı üzmeyin..Azerbaycan sizi bekliyor, İsa Hocam…
            ***
KONUK YAZAR:
Prof. Dr. Tamilla Aliyeva Abbashanlı başardıklarıyla Türk Dünyasına güzel bir örnek
Prof. Dr. Müzeyyen BUTTANRI
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
2013 yılının Mart ayında, senelerce hasretle beklediği Profesör unvanı Osmangazi Üniversitesinden aldı. Heyecandan, sevinçten gözyaşlarıma hâkim olamadı. Bir zamanlar Türkiye’ye çalışmaya gideceğini, vatandaş olacağını ve orada Profesör unvanı alacağını düşünemezdi bile. Ama hayatta her zaman mucizeler oluyor. Bu defa da mucize onun kapısını çaldı. Ne güzeldir mucizelerle karşılaşmak. Profesör unvanını aldığı gün, birden bire dönüp geri baktı, bugüne kadar yaşadığı hayat bir sinema şeridi gibi gözlerim önünde serilmeye başladı. O şeritten ona 2 yaşında küçük bir kız gülümsüyordu. Ne kadar gülümsese de o küçücük yavrunun gözünde büyük keder vardı. Çünkü o kız annesinin nereye gittiğini bilmiyordu. Annesi ise onun gezdiği toprağın altında derin uykuya dalmıştı. Baba da ortalıkta yoktu, ailesinin yerle yeksan olduğunu gördükten sonra başını alıp Rusya’ya gitmişti. Bu dertler çocuğa azmış gibi bir de onun için kavgalar ediliyordu. Annesinin ailesiyle babasının ailesi bu çocuğu sahiplenmek için kavga yapıyorlardı. Babaannesi ve amcası defalarca sokakta arkadaşlarıyla oynayan çocuğu alıp kaçırmıştı…
Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Çocuk okula başladı. 4. sınıfa kadar dersleri hiç iyi değildi. Ne olduysa 5. sınıfta oldu. Birden bire okul birincisi oldu ve bu şevkle öğretim hayatı sonuna kadar böyle devam etti. 17 yaşında son sınıftaydı. Aylardan Şubat idi. Her taraf bembeyaz karla örtülmüştü. Neredeyse okula gitmek imkânsızdı. Ama o bir gün bile okuldan kalmamıştı. O gün de okuldaydı ki dersler henüz bitmeden onu eve getirdiler. Herkes onlarda idi. Kadınlar ağlaşıyordu. Şaşırıp kalmıştı. Bir kadın ağlayarak “Ah, yazık kız, baban da gitti, yetim kaldın…” Bir an dünya onun başına yıkıldı. “Şimdi bana yetim mi diyecekler? Hayır!” Uzaktaydı babası. Yardım etmiyordu, arayıp sormuyordu ama hayatta idi, o zaman yetim değildi, şimdi ise…
O sene üniversite sınavını kazanamadı. Ama okuyacak, hayatını kurtaracaktı. Yoksa hayat acımasızdı ve ayakları üstünde durması gerekirdi. İkinci sene kazandı üniversiteyi. İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon Bölümü’nde okuyordu. Kendi yağıyla kavruldu, Radyo ve televizyon için programlar hazırlıyor, iyi para alıyordu, aynı zamanda onu büyüten, ona annelik yapan teyzesine de para gönderiyordu.
Beş sene süren öğrencilik yılları kuş gibi uçup gitti. Son sınıfta nişanlandı, üniversite biter bitmez de evlilik… Bir seneden sonra ilk bebek… Bir taraftan iş arıyor, bir taraftan da radyo ve televizyonda yine program yapıyor, para kazanıyordu. Bir gün yolda Dekanına rastladı. Dekanın ilk sözü “Çalışıyor musun?” oldu. “Hayır, iş bulamadım.” deyince, “Bir elemanımız doğum iznindedir, bir yıl sonra gelecek. İstersen onun yerinde çalış.” dedi. Buna çok sevindi. Bir yıl çalıştı ama işin sahibi bir yıl sonra gelince yine işsiz kaldı. Ama bu sefer de Filoloji Fakültesi’ne geçti. 1987’ye kadar orada çalıştı. 1987 yılında “Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya Edebiyatları” (10.01.05) ve “Azerbaycan Edebiyatı” (10.01.03) branşları üzerine “Azerbaycan -Amerika Edebi İlişkileri” konusunda hazırladığı doktorasını 1992’de savundu. Doktorasını savunurken Azerbaycan’da Amerikan edebiyatı üzerine çalışan profesör olmadığı için Jüriye Gürcistan Cumhuriyeti’nden iki profesör davet edildi: Maya Natadze, Davit Laşkaradze.
Doktorasını savunduktan sonra yardımcı doçent kadrosuna atandı, 1996 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ve Atatürk Kültür Merkezi’nin düzenlediği uluslararası bilgi şölenine katıldı. Türkiye’yi, Karadeniz sahillerini çok merak ediyordu. Bu yüzden Ankara’ya uçak biletini Trabzon üzerinden aldı. Karadeniz’in çılgın dalgalarını seyrede seyrede Ankara’ya geldi. Sabah saat 10.00’da bilgi şöleni başlamıştı ama içi içine sığmıyor, hayal bile edemediği bir konumda şölene davet ediliyordu. Çok konuşkan, sıcakkanlı idi. Herkes ile tanışıyor, kendisini onlara tanıtıyordu. Kültür Bakanı Oktay Agâh Bey ile tanıştı, onunla resim çektirdi. Sempozyumda sunacağı bildiri, Amerika Kızılderililerinin eski Türkler olduğu konusundaydı. Heyecanlı, sempatik Azeri lehçesiyle yaptığı konuşma sonunda ilgi gördü. Hatta birkaç üniversitenin yöneticilerinden “Bizimle çalışmaz mısınız?” diye teklif bile almıştı. Bunu hiç düşünmemişti ama “Neden olmasın!” diye aklının bir köşesine de kaydetmeyi unutmadı.
Azerbaycan’a döndü ama içi içine sığmıyor, bu konuyu düşünmeden edemiyordu. Sonunda Türkiye’de çalışmasının çocuklarının eğitim masraflarını hafifleteceğini, ailesinin daha iyi şartlarda yaşaması gerektiğini düşününce kararını verdi. Konuyu ailesine açtı. Konuşuldu, tartışıldı. Bakü Üniversitesi’ndeki yerini de kaybetmek istemiyordu. Gerekli bilgileri aldı ve müracaat başvurusunu Türkiye’deki iki üniversiteye yaptı: Zonguldak ve Osmangazi Üniversitesi. Her gün buralardan bir haber gelmesini bekliyor, günlerin, ayların nasıl geçtiğini bilmiyordu. Nihayet Osmangazi’den haber geldi. Çalışmalarını göndermesini istiyorlardı. Uçuyordu mutluluktan. Hazırlıklarını yapıp dosyasını gönderdi. Nihayet beklediği o güzel haber, 1998 yılının Aralık ayında geldi ve 21 Aralıkta, Osmangazi Üniversitesinde yeni açılmış Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde işe başladı.
2002’nin Eylülünde Azerbaycan’a geri döndü. 4 senedir Karabağ’da askerlik yapan oğlu dönmüştü askerden. Onu evlendirdi. Dört ay sonra da küçük oğlu dünya evine girdi. Türkiye’de kazandıkları yetmediyse de biraz da ata yadigârı bir şeyler satılmış, iki çocuğunu da sahiplerine teslim etmişti. Beyi alışmıştı yalnız kalmaya. Çünkü onun geçimini de temin işini üzerine almıştı. Ancak duramıyordu artık Azerbaycan’da. Tekrar Türkiye’ye dönmek istiyor, sık sık “İki devlet tek millet!..” dediği, Azerbaycan’dan sonra ikinci vatan bildiği Türkiye’nin özlemiyle yanıyordu.
İki sene Azerbaycan’da kaldı ama bir an bile Bakü’den sonra ikinci şehri olarak bildiği Eskişehir’i, OĞÜ’yü unutamadı. Hep rüyalarında çalıştığı bölüme geliyor, gözyaşı içinde uyanıyordu. Türkiye’nin karasevdalısı olmuştu. Eskişehir’deki dostlarına mektuplar yazıyor, mailler gönderiyor, hasret cümleleri yazılarından taşıp dökülüyordu. Bir gün hasretini sayfalara döküp Eskişehir’deki “Sakarya” gazetesine gönderdi. Orada yazıyı okuyanlar ona mektuplar yazmaya başladılar.
Yeniden OGÜ’ de işe başlamak istiyordu. Bazı olumsuzluklar olmuş ise de pes etmiyordu. Sonunda hayallerine 2004 Temmuzunda kavuştu. Böylece Eskişehir hasreti de bitmiş oldu. 2009 Ocağına kadar yine Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çalışmasını sürdürdü. Bu tarihten sonra Azerbaycan’a kesin bir dönüş yaptı. Bakü Üniversitesi onu geri çağırıyordu. Birkaç ay sakince idare ettiyse de baharla birlikte yeniden Eskişehir sevdası düştü gönlüne. Leylaklar açmıştı. Onları seyrettikçe kafası karışıyor, Necla Özdemir Salonu’nun yanındaki bahçedeki leylakları hatırlıyordu. Sevdası yeniden depreşmişti. Bakü’de duramıyor, gündüzleri geçiyorsa da geceleri Eskişehir sokaklarında, üniversite bahçelerinde dolaşıyordu. “Ben onlarsız kalamam!..” dedi ve atladığı gibi uçağa yeniden Eskişehir’e geldi. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yönetim değişmiş, yeni yönetim: “Size ihtiyacımız yok.” demişti. Büyük hayal kırıklığına uğradı. Bu çılgınca aşkının karşılığı, “Size ihtiyaç yok!” idi. Şehirde pek çok dostu vardı. Herkes onun için bir şeyler yapmak istiyor, onun yeniden Eskişehir’de çalışması için teşebbüse geçiyordu. Müracaatını “Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü”ne yaptı. Sonunda kabul edildiği haberini aldı. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi. 1 Ekimde Bakü-Ankara uçağına atladığı gibi Ankara’ya indi. Anadolu toprağına bastığı gibi toprağı kokladı, öptü, başının üzerine koydu. Eskişehir’e gelmek üzere otobüse bindiğinde içi içine sığmıyor, yol bitmek bilmiyordu. Şehrin girişinde gözyaşları Nisan yağmuruna döndü, ağladı, ağladı…
Sağ olsun senelerce evlerinde tuz-ekmek paylaştığı dostları onu otogarda karşıladılar. Onu kendisi için hazırladıkları eve getirdiler. İlk işi balkona çıkıp Eskişehir’e seslenmek oldu: “Canım Eskişehir’im, ikinci vatanım benim!.. Canım sana feda!.. Çok özledim seni! Artık burada mesken salacağım; sensiz kalamıyorum!..” Bir daha ayrılmayacağına dair içinden yeminler etmişti. Öyle de oldu. 2012’de Türk vatandaşlığına geçti. Bütün diplomalarını YÖK’e onaylatıp Türkiye’den denkliklerini aldı.
Ne zaman Azerbaycan’a gitse, oradaki üniversite arkadaşları, biraz da kıskançlıkla “Gittin Türkiye’ye, oralarda para kazandın ama profesör olamadın.” dedikçe, içi yanıyordu. “Acaba burada nasıl Profesör olabilirim?” diye soruşturmaya başladı. Aslında Türk vatandaşlığına geçince yabancılar kadrosunda çalıştığı için ona yeni bir kadro gerekti. “Bu üniversite bana yeni bir kadro verir mi?” diye düşünürken cesaretini toplayıp 2012’nin Aralık ayında rektörünün yanına gitti. Olmaz denirse başka bir üniversiteye gidecekti ama gönlü buradan ayrılmak istemiyordu. Nelerle mücadele etmişti. Adeta kaderini zorla değiştirmek için onunla baş başa mücadele etmiş, pek çok badireler atlatmıştı. Ömrü iş bulmak, çalışmak, para kazanıp ailesine doğru dürüst bir hayat sunmak için geçmişti. Bu arada onur mücadelesi de veriyordu. Rektörle konuşması çok iyi geçmişti. Büyük minnet duyuyordu ona. On küsur yıldır bu üniversitede çalışıyor, on beş senedir doçent kadrosunda bulunuyordu. Yere göğe sığamıyordu. Kimseye bir şey söylemese de her akademik kadroda bulunan kişi gibi onun da son hedefi Profesör olmaktı. Sevinçten ne yapacağını bilmiyor, dosyalarını hazırlamak için büyük bir heyecan duyuyor, kimden yardım alacağını bilemiyordu. Dostları da o günlerde yurt dışındaydılar. Kadro ilânını 18 Aralık 2013’te gazetede görünce sevinçten bayılacak gibi oldu. Bazı olumsuzluklar yaşadıysa da sonunda dosyalar Rektörlüğe, oradan jürilere gitmişti. İnanamıyordu hâlâ olanlara. Bütün hayatı, dostları, dost bildikleri, gerçek dostlar, sevenleri ve sevmeyenleri birer birer gözünden geçiyor, jürilerden raporlar gelinceye kadar gecesi gündüzü birbirine karışıyordu. Rüyada gibiydi. Herkes ile iyi geçinirdi, herkese dostça davranıyordu ama ne olmuştu bu insanlara. Onun profesör olması niye bazılarına iyi gelmiyordu. Aslında o herkesin güzel anlarını paylaşmıştı dostça. Demek ki insanın altmış yaşında da öğrenecekleri vardı. Bu durumu Azerbaycan’daki arkadaşlarının onu eleştiren sözlerine de bir yanıt olacaktı. Yine de doğrunun yardımcısı Allah’tı. Gerçek dostlar, hak bilir yöneticiler vardı.
Mart ayının 6’sında Üniversite Yönetim Kurulu ona Profesör unvanı verdi, 13 Martta Mardin’e Nevruz paneline katılacağı için cübbe giyme töreni 20 Mart’a ertelendi. 20 Mart onun hayat defterine altın harflerle yazıldı. Dünyaca ünlü sanatçı, Türk halkının çok sevdiği insan Zeynep Hanlarova bir şarkısında: “Dünyanın hoşbahtı benim dünyada” diyor. O gün var gücüyle bütün Anadolu’ya, oradan Azerbaycan’a, Eskişehir’e, ESOGÜ’ deki herkese, bütün insanlara, “Ben emeğimin karşılığını aldım, Profesör oldum.” demek istiyordu ve yaptı da. Herkese “Uçmağa kanadım yok!” diyordu.
Evet, üç ülkeden üç diploma almıştı, üçünü de alnının akıyla aldı. Hiç kimsesi yoktu, orta yerde onun bunun elinde büyümüş, sonunda bütün arzularına kavuşmuştu. Doktora diplomasını Moskova’dan, Doçentlik diplomasını özgürlüğünü henüz kazanmış özgür ülkesi Azerbaycan “Ali Attestasiya Komisyonu”ndan, Profesörlük diplomasını 13 yaşından beri görmek istediği, sadece rüyalarında gördüğü, hayallerinde gezip-dolandığı güzel Anadolu’dan, Türkiye’den ve 1998’den beri ona kucak açan, dertlerine sevinip kederine ağlayan canı kadar sevdiği Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden aldı. O hep şu sözleri fırsat buldukça tekrarlıyor: “Üçüncü diplomam en aziz diplomam. Seni seviyorum üniversitem! Sana çok borçluyum ESOGÜ! Sana minnettarım…”
Prof. Dr. Tamilla ALİYEVA, ilginç yaşamında başardıklarını, Türk dünyasına güzel bir örnek olarak sunuyor, yeni unvanının sağlıklı ve uzun bir yaşamda hayrını görmeni diliyoruz.