13 Haziran 2015 Cumartesi
dahili ve harici bedhahlar iş başında! TC Türk ve Türkmenler üzerindeki ihanet kıskacı daralıyor.
5 Mayıs 2015 Salı
Ermeni (Yunan, Bulgar, Rus, Sırp, Çin, Arap) Mezalimi ve Dahili Bedhahlar...
Ermeni
Mezalimi ve Dâhili Bedhahlar
Mustafa
Nevruz SINACI
Yüz
yıllık kuyruklu yalan, kirli iftira ve iğrenç furya!.. 24 Nisan 2015 günü
de (her yıl olduğu gibi, tekrar) menfur bir kör iddia, inkâr maskesi ve timsah
gözyaşları numarasıyla tam bir hayâsızlık, ahlâksızlık ve mürailikle:, “hepimiz
Ermeni’yiz” ilenmeleri biçiminde, necip Türk Milletinin sinesi,
memleketin Şüheda toprağının barış ikliminde “ihanet çığlıkları atıp (Tanınma,
Tazminat ve Toprak) tehditleri savurarak” sökün etti!...
Aynı
gün Çanakkale’de anlamlı bir zaferin 100. yılı, ezeli baş düşman büyük Britanya
İmparatorluğunun iştiraki ile anıldı. Günlerden Cuma. Bütün Cami şeriflerde üç
aylar konulu hutbeler irad ediliyor; Bilumum vahşi batılı vampir, yarasa, kene
ve sülük (emperyalist) illeti, İblis, Ebu Cehil, Şeytan şürekası, fetret
anıtlarında kin kusar; Alçakça uydurulmuş yalanlarla kirletilmiş meydanlarda
tehditler savurur, bazı haçlı Kiliseleri ve işbirlikçi Havralarda hamasi
merasimler icra edilirken.; Bizim ‘merhametten maraz doğar’ kabilinden
zincirleme ihanetlere maruz, kalleşlik, alçaklık, cinayet, şeamet ve plânlı
soykırımlardan mağdur ülkemizde, ibadet şuuru konulu vaazlar ve Çanakkale’de
tören var!..
Adama
sorarlar: Senin Diyanet İşleri Başkanlığın ne iş yapar?
“El İman, minel Vatan” umdesi ile kaim
İslâm’ın âlimleri nerde?..
Şu
hale bakın…
Ne
müthiş bir ironi!..
Bir
yanda soykırım yalanı; Nefret, fetret, baskı, tehdit ve haçlı çığlıkları;
Diğer
tarafta bedhah gafleti, Endülüs Rehaveti ya da dönme-devşirme muhabbeti!..
Hani
1937’de, malûm diyaspora menfurları İngiliz dolduruşuna gelip, ezeli ve sinsi
düşmanlarının kalleş tuzaklarına düşerek, benzer söylemelere cüret etmek
gafletine duçar olmuşlardı. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Reisi Mustafa
Kemal ATATÜRK derhal ve en ağır surette derslerini verdi. Ki, bu dersin etkisi,
ta 27 Mayıs’a değin sürdü ve bu büyük kudret karşısında korkuyla sinip,
seslerini kestiler. Lâkin 27 Mayıs kalkışması ile Atatürk’ün Anayasası ilga,
Cumhuriyeti imha edildi. Hak, adalet ahlâkı, demokrasi, lâiklik ve hukuk rafa
kaldırıldı. Devleti isyan, ihanet, kan ve kalleşlikle ele geçiren “karşı devrimci” Cumhuriyet düşmanı halk
partisi şürekâsı, ilk önce, CHP içinde yuvalanan koza, kripto, dönme-devşirme,
mason ve misyoneri legalleştirip ortalığa salıverdi.
Sonra,
insan hakları, adalet-hukuk, huzur ve barış mabedi Türkiye Cumhuriyeti, Sivas
Kampı ile birlikte ‘Kürt Sorunu’;
Akabinde, sözde hak ve özgürlük istemlerine dayalı anarşi; Paralelinde ise,
gerçekte 1921 Kars Antlaşması ile halledilmiş olmasına rağmen tam bir yalan,
iğrenç furya ve iftira kampanyası biçimi hortlatılan (uyandırılan) ‘Ermeni soykırımı’ rüzgârı yaratıldı!..
Yetmedi, sinsice geliştirilip, CHP’nin makûs rahminde nevzuhur “anarşi, terör ve tedhiş” sorunumuz
oldu. Arkasından Asala. İhanet, şer ve şeamet (siyaset) ortamı
olgunlaşıp-uygunlaşınca, dönem istihbaratı kullanılarak PKK eşkıyası teşkil ve
dönme-devşirme politik ACI’lar tarafından eğitilip-donatılarak teşekkül
ettirildi!..
Düşman
tahrik ediyor; Hakaret, alçaklık ve küstahlık dinmiyor…
Türkiye
aleyhine düzen kuran ve dolap çeviren hainlere “DUR” denilemiyor!..
Bu
zaman zarfında Ermenistan okullarında Türk Bayrağına sürekli hakaret ediliyor,
Şanlı Bayrağımız dünyanın gözü önünde cadde, sokak ve okul meydanlarında
ayaklar altına alınıyor, şerefsizce, soysuzca çiğneniyor ve 20’ye yakın İslâm
ülkesinde “Ermeni soykırım” abideleri.; Utanç, yalan, iftira ve ağlama
duvarları dikiliyor; Çoğu ülkede Türklere atfedilen soykırımlar yalanları ders
olarak okutulmakta; Başta Ermenistan olmak üzere, Suriye, Rusya, Yunanistan,
Bulgaristan, İran, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan ve Mısır’da “Ermeni soykırımı”
dâhil, Türk ve Osmanlı hakkında bin türlü hakaret, yalan-dolan, fesat-furya,
iftira ve uydurma “bilgi kirliliği” tarih diye okutuluyor...
Hem
de Türk hükümetlerinin gözü önünde ve Hükümetin gözünün içine baka, baka!.
Ta ki, 16 Şubat 1976 günü Beyrut B. Elçilik Başkâtibi
Oktar Cirit, kalleşçe, hunharca bir cinayete kurban gidinceye dek! Bu hain
cinayetle birlikte ASALA ortaya çıktı. Bu Ermeni örgütü, Türkiye’de
huzursuzluğun zirve yaptığı 1979’dan itibaren, 21 ülkenin 38 kentinde 110
saldırı gerçekleştirdi. Alçakça katliamlarda 42 Türk diplomatı ile 4 yabancı
hayatını kaybetti. 15 Türk ve 66 yabancı yaralandı. 1980’de ASALA taktik
değiştirerek, PKK’nın öncü kuvveti oldu. 1984’de PKK çıktı. Bekaa ve Zeli
kamplarında ASALA, PKK militanlarını eğitiyordu!
NETİCE OLARAK;
Kamu
Vicdanı ve Türk Milleti Soruyor:
24 Nisan’da niçin? Camiler, Okul ve meydanlarda Ermeni,
Yunan, Rus ve Sırp zulmü kınanmadı? 1976 – 1979 döneminde Ermeni ASALA örgütü
tarafından kalleşçe katledilen Türk diplomatlarının öcü ve intikamları niye
alınmadı? Sadece 1913 - 1923 yılları arasında Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da
‘Ermeni Soykırımına maruz kalan’ kin-kan, nefret, cinayet ve katliam kurbanı
iki milyona yakın silâhsız, korumasız, mağdur, masum ve müsemma Türk-Müslüman
toplu mezarlarında niçin birer anıt/abide yapılmadı?,
Şu ana kadar resmen ve kamuoyunun gözü önünde yapılan
binlerce kazıya rağmen; Bir tane dahi Ermeni toplu mezarına rastlanılmadığı,
bütün dünyaya neden ve niçin hâlâ ilân edilmedi? Dünyanın Ermeni yalanlarına
kanmasının sebeplerinden biri de bu değil mi?..
Nihayet;
Türkiye Cumhuriyetinin Milli (!) Eğitim Bakanlığı, Atatürk ve Menderes
döneminde müfredatlarda yer alırken.; 1963’den bu yana Ermeni, Yunan, Rus ve
diğer ihanet şebekeleri tarafından Türk Milletine yapılan katliamlar,
tehcirler, soykırımlar ve mezalimler “Neden ve Niçin” (Bazı AB ülkeleri,
Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, İran-Irak, Suriye, Lübnan gibi
memleketlerde eğitim-öğretim sisteminde ağırlıklı olarak yer alırken) Türkiye
Cumhuriyetinin her derece ve düzey okulları ile Üniversitelerinde ders olarak
okutulmuyor?
Oysa
sadece Ermeni mezalimi değil; Rus, Sırp, Yunan, Arap, Fransız ve sair tehcir,
toplu katliam ve soykırımlarının mutlaka ve daima okutularak; Türk Gençliğine
“Türk, İslâm ve İnsanlık düşmanları” ile bu menfurların, meş’um mezalimleri
öğretilmelidir.
Bu
korkaklık, pasiflik, çekince, sinme, göz yumma ve taviz yarışı niye?
Bu
yıl (2015) itibarıyla, EGE’de işgal ettiği Türk Adası sayısı 152’yi bulan,
tescilli Türk düşmanı azgın, arsız ve edepsiz palikaryanın dersi ne zaman
verilecek? Bu lânetli Rum artıkları had ve hudutlarını aşarak Pontus’u ihya ve
İyonya’yı inşa etmeye kalkışıyorlar. Peki, kim bildirecek bu arsız keferelere
hadlerini? Düşman kuduz köpekler gibi ürer, deli domuzlar misali dünyada
karanlık kâbuslar yaratır ve kendi ürettiği kâbuslar içinde ulurken;
Türk’e
savunmada kalmak hiç yakışır ve yaraşır mı?
Kaldı
ki, dış politikanın esası mukabele-i bil misil; Barışın şartı harbe hazır
olmaktır.
Lâkin
bu milletin, elli yıldır idarecileri hakikatten gafil, sünepe dalkavuk, korkak
veya “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” akidesini “sıfır sorun” ütopyası kabilinden
“ver kurtul” siyaseti mi sanırlar?.. Çünkü uluslar arası siyasette, alenen
düşmanlığa “misliyle mukabele etmemek” korkaklık, alçaklık ve “kendi öz
milletine karşı” haksızlık, yolsuzluk ve küstahlıktır.
Bırakın millet, düşmanından nefret etsin!..
Mezalimi
unutmasın, acıları içine atmasın, yüreğine gömmesin.
Çünkü Türk Milletinin düşmanları çok kalleş,
olabildiğince alçak, ikiyüzlü, çifte standartçı, sinsi, içten pazarlıklı,
gaddar, acımasız ve haindir.
Namerde MERT yaraşır.
Domuz
kurduna BOZKURT gerektir, mankurt değil!..
25 Nisan 2015 Cumartesi
KİTAP: 14. Dönem Bursa Milletvekili Av. Ertuğrul MAT; "TARİHE NOT DÜŞTÜ"
Avukat Ertuğrul MAT, KİTAP ::: "Demokrasi Yolunda Karınca Misali" Cilt: I & II,
SEVGİLİ KARIM FATOŞ’A
“Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım,
sen olmasaydın ben günahta kalırdım;
sen olmasaydın ben karanlıkta
kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın
dışında kalırdım.” derdim.
Tanıştığımız ilk günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmamıştık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip “Hakka yalnız yürünür “ dedin. Ve beni karanlıkta bıraktın. Yolun Allah’ın rahmetiyle dolsun, yardımcın hazreti Muhammedin şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun. Birbirini seven iki kişiden birinin ölmesi, önden gidip diğerini beklemesidir.
ERİŞİM, İLETİŞİM, VE "KİTAP İSTEK" BİLGİLERİ
BU KİTAP "TARİHE NOT DÜŞMEK İÇİN" YAZILMIŞTIR. BU NEDENLE ÜCRETSİZDİR
Ertuğrul MAT, Avukat - 14. Dönem Bursa Milletvekili
Nasuh Akar Mahallesi 1407. Sokak, Dostlar Sitesi A-Blok, No: 5/15 - Kat: 1 06520 - Çankaya / ANKARA
TEL: 0312 28512 51 - FAKS: 0312 286 63 25
GSM: 0 532 261 99 90 - e.MAİL: ertugrulmat@gmail.com
SUNUŞ
Bu kitapta, son elli yılın Bursa’sından, Bursa’nın politik yapısından, bazı Bursalı politikacı çehrelerinden kesitler bulacaksınız. Bursa’da 1962’de başlayan demokrasi yolculuğumuzun hikâyesini, tabii ki kendi görüş ve yorumlarımızla anlatmaya çalışacağız. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra 1961 de başlayan seçimlerden bugüne, demokrasiye ulaşmaya çalışıyoruz. Kâbe’ye doğru yola çıkan karınca misali, tam demokrasiye ulaşmanın kolay olmadığını bile bile bu yola çıkmış, bu yolda ölmeyi göze alınışın hikayesidir bu.
İnsanların geçmişlerine projektör tutulmasından hoşlanmadıklarını, kendimden biliyorum. Bu yüzden geçmişteki son elli yıla tutulan projektörün aydınlattığı olayların, sadece bazı dostların veya bazı karşıtların çehresini değil; aynı zamanda, ayna karşısında gördüğüm çehrenin geçmişini de aydınlatıp, bana göstermesini istedim.
![]() |
| Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili |
Politika sadece partiler arası bir kavga değil, aynı zamanda parti içi bir kavgadır da. Bu yüzden değirmen gibi dost ve dostluk öğütür. Beraber yola çıktıklarınızla, yolun sonunda, bir gün yarışmak mecburiyetinde kalır; kazanma ve daha öne geçme hırsıyla politikanın gereği gibi görünen şeyin, karakteriniz, ahlaki kurallarınız ve inançlarınız üzerinde ne kadar tahripkâr bir tesir icra ettiğini, o projektörün aydınlattığı sizin ve arkadaşlarınızın geçmişinde görürsünüz.
Politikada yaşadıklarımız anlatılırken bazı eski dostlara haksızlık yaptığımızı düşünmeyiniz; niyetimiz Onların veya bazı karşıtlarımızın hatıralarını zedelemek değil. Çünkü anlatılan, politikacının kirliliği değil; politikanın insan karakterleri üzerindeki tesirleridir.
Yarım asrı aşan bu süreç içinde Bursa’yı parlamentoda temsil etmek şerefine 135 milletvekili ve 8 senatör ulaşmıştır. Lütfen bir düşününüz, kaçını hatırlıyorsunuz? Unutmayınız, hatırlananlar, iz bırakanlardır. Bana göre, 1980 öncesinden İhsan Sabri Çağlayangil, Şeref Kayalar, Ahmet Türkel, Mehmet Turgut, Kasım Önadım, Cemal Külahlı, Barlas Küntay, Sadrettin Çanga, İbrahim Öktem. 1980 sonrası dönemden ise, Turhan Tayan, Cavit Çağlar, Mehmet Gazioğlu, Abdülkadir Çenkçiler, Fethi Akkoç, Ertuğrul Yalçınbayır, Faruk Çelik ve Bülent Arınç iz bırakanlardandır.
Politikada, parti içi mücadele dengelerinin neticesinde, bazıları parlamentoya birkaç dönem gitmek fırsatı bulurlar. Ama renksiz oldukları için iz bırakmazlar. Az seçilenlerden bazıları da, Kemal Paşazadenin Yavuz Sultan Selim için söylediği gibi,“ikindi güneşi gibi, ömürleri az, gölgeleri uzun ” olanlardır. Tarih çok seçilenleri değil, iz bırakanları yazar.
“ Ya sen? ” diyecek olursanız. Bilmiyorum...
![]() |
| Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili |
Bazen kendi kendime, “ Eğer parlamentodan ayrılmandan tam kırk sene sonra, Bursa basının Erdal Özdür, Ahmet Emin Yılmaz, Dr. Murat Kuter gibi usta kalemleri senden bahseden yazılar yazıyorsa “diye düşünüyor, mutlu oluyorum . Bazen de , “ Bursa Ansiklopedisini yazmak iddiasını taşımış bir kalem, ‘Ertuğrul Mat-Avukat-Bursa Milletvekili-Emlakçı-Silahlı saldırıya uğradı-Yaralandı. 20 Ağustos 1975'te Hürses 'i yayımlamaya başladı 16 Şubat 1976'da gazetesinin adını “Milletindir Hakimiyet olarak değiştirdi’ diye yalan yanlış hatırlıyor, seni emlakçı Necati Sevinç ve çıkarmaya çalıştığı gazetelerle karıştırıyorsa; Millet Gazetesini de, sadece Kamil Koç’un bir gazetesi olarak yazıyor, ilk yazısı 15 Haziran 1962’ de neşredildikten sonra on seneye yakın bir zaman köşe yazısı yazmış, siyasi polemiklere imza atmış, Mehmet Ohri’den sonra yaşayan en yaşlı basın mensubu olmana rağmen gazeteci sayılmıyorsan , ‘Mutlu olmaya hakkın yok ‘ diyor ve hayıflanıyorum. Sonra arkama dönüyor, gölgeme bakıyorum; gördüklerimi, size de bu kitapta gösterebilirsem, Ertuğrul Mat’ın gölgesinin uzun mu, kısa mı olduğuna kendiniz karar verirsiniz. Saygılarımla., Ertuğrul MAT
![]() |
| Avukat Ertuğrul MAT |
BURSA GÜNLERİ
Bursa’da Kendime Yeni Bir Siyaset Dünyası Kuracaktım...
Askerlikten tezkere alıp İstanbul’a döndüğümde, Yassıada davaları devam ediyordu. Siyaset arkadaşlarımın bir çoğu ya Balmumcu’ ya tıkılmış, ya da memleketlerinde soluğu almışlardı. İstanbul’da yapayalnız kalmıştım. Oysaki siyaset yalnız yapılmazdı.
Ben de Sezar’ın, “ Roma’da üçüncü olmaktansa, Galya’da birinci olurum” sözünü hatırlamış, Bursa’ya gitmeye karar vermiştim. Orada kendime yeni bir dünya kuracak, yeni, mücadele arkadaşları edinecektim. Bursa’da teyzemler ve dayımlardan başka kimseyi tanımıyordum. Kader bu ya, teyzemin çocukları Adalet Partisi’ni, dayımın çocukları da CHP’ni tutuyorlardı.
Teyzemin oğlu Recep Barışıcı hayata pozitif bakar, insana enerji verirdi. Bursa’da siyasi ve adli dünyada yer almamda çok tesiri olmuştu. Siyasetle fiilen ilgilenmezdi amma, siyaset dışı hayata bakışımız birbirine çok benzerdi. Aşka inanır, “ aşk için yaşanır” diyen romantiklerdendik. Bu inançlarımızla mutluluğu da yakalamıştık. . Teyzemin diğer oğlu Rüştü o günlerde İstanbul’da okuyordu. İlerde siyasetle meşgul olacak, Bursa Belediyesi ve Bursa Ticaret Odası Meclis’lerinde kendisine saygın bir yer edinecekti.
![]() |
| Avukat Ertuğrul MAT, |
Dayımın büyük oğlu Nurettin Ağabey hem CHP içinde bir ağırlığa sahipti, hem de CHP’yi tutan Yeni Ant Gazetesinde Bedii Faik, Doğan Nadi tarzında bir iki cümlelik küçük fıkralar yazardı. Bursa günlerimde dayızadelerimle sık sık bir araya gelir, aile bağlarının siyaseti dışarıda bırakan gücüyle güzel anlar yaşardık.
O zamanlar Bursa’da ipek kozaları vardı. Zamanı gelince Koza Han’da kozalar sergilenir, bir nevi koza borsası kurulurdu.
İpek böceği(tırtıl) kozasını ördükten sonra, kozayı parçalayıp dışarı çıkar. Koza parçalanınca ipek iplikleri ziyan olur. Bunun için ipek böceğinin (tırtılın) kozayı parçalamasına imkân vermeden, kozalar sıcak suya atılıp içindeki ipek böceği öldürülür. Ben de bir dut yaprağındaki tırtıl gibi, tek başıma Bursa’da siyasi kozamı örecektim. Önemli olan, politikanın kaynayan kazanında yanmadan, ördüğüm kozadan çıkıp Bursa politikasında yer almaktı.
Bu kitapta, tek başına siyasi kozasını örmeye çalışan genç bir avukatın “ Bursa Günlerini” okuyacaksınız.
“ Bursa’da zaman” sadece “ Eski bir cami avlusu” nda oturmak ve “ Mermer şadırvanda şakırdayan “ su sesini dinlemekle geçmemişti. Parti içi kavgalar, yakanıza yapışan savcılar, sırtınızı yere yapıştırmaya çalışan yazarlar, en mühimi de, dost bildiklerinizin sırtınıza sapladığı “ kara saplı bıçaklar” vardı bu zaman dilimi içinde.
Bitmeyen bir saygı ve ve bitmeyen bir aşk!.
Erdal ABİ
erdalozdur@bursahakimiyet.com.tr
Sevgili Karım Fatoş'a
Sevgili Karım Fatoş'a
Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım, sen olmasaydın ben günahta kalırdım; sen olmasaydın ben karanlıkta kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın dışında kalırdım.
Fatoş'um;
Birbirimizi tanıdığımız günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmadık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip, "Hakka yalnız yürünür" dedin.
Yolun Allah'ın rahmeti ile dolsun, yardımcın Hazreti Muhammed'in şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun.
1962 yılı benim hayatımın en güzel hadiseleri ile doludur. 15 Haziran 1962'de Bursa Hakimiyet'te ilk köşe yazım çıkmış, 2 Aralık 1962'de Bursa'da stajımı bitirip yazıhane açmış ve avukatlığa başlamıştım.
Ve bunlardan daha da önemlisi 12 Aralık 1962'de Fatoş'la tanışmıştım.
Artık sadece gazeteye makale yazmıyor, İstanbul Laleli'deki Güneş Kız Talebe Yurdu'nda kalan Tıp Fakültesi talebesi Fatoş'a da mektuplar yazıyordum.
Birbirimizi tanıdığımız günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmadık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip, "Hakka yalnız yürünür" dedin.
Yolun Allah'ın rahmeti ile dolsun, yardımcın Hazreti Muhammed'in şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun.
1962 yılı benim hayatımın en güzel hadiseleri ile doludur. 15 Haziran 1962'de Bursa Hakimiyet'te ilk köşe yazım çıkmış, 2 Aralık 1962'de Bursa'da stajımı bitirip yazıhane açmış ve avukatlığa başlamıştım.
Ve bunlardan daha da önemlisi 12 Aralık 1962'de Fatoş'la tanışmıştım.
Artık sadece gazeteye makale yazmıyor, İstanbul Laleli'deki Güneş Kız Talebe Yurdu'nda kalan Tıp Fakültesi talebesi Fatoş'a da mektuplar yazıyordum.
![]() |
| Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili |
O zamanlar, şimdiki gibi cep telefonları, 'Seni seviyorum' diye atılan SMS'ler yoktu. Heyecanla beklenen postacılar vardı.. Postacının uzattığı mektup zarfını görünce yüzlerde açılan güller ve açılan mektuptaki okunan her satırın, her kelimenin, her harfin mutlu ettiği gönüller vardı.
Hala duruyor o mektuplar ama açıp tekrar okuyamıyoruz.
Çünkü hergün birbirimize söyleyecek, bugüne kadar hiç söylemediğimiz yeni sözler buluyoruz.
Bundan da hiç usanmadık. O mektuplar bir daha açılmadan, bizimle birlikte ebediyete intikal edecek." Üstte okuduğunuz bu duyarlı satırlar doruklarda yaşanan ve bitmeyen bir sevgi ve saygının kahramanlarından olan, yıllar öncede Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazılarıyla büyük ses getiren, 14. Dönem Adalet Partisi Bursa Milletvekili avukat Ertuğrul Mat'ın anılarını yazdığı kitabında yer alacak.. Mat'lar yaşam ve mücadeleleriyle çevreye örnek mutlu bir çiftti.
Hala duruyor o mektuplar ama açıp tekrar okuyamıyoruz.
Çünkü hergün birbirimize söyleyecek, bugüne kadar hiç söylemediğimiz yeni sözler buluyoruz.
Bundan da hiç usanmadık. O mektuplar bir daha açılmadan, bizimle birlikte ebediyete intikal edecek." Üstte okuduğunuz bu duyarlı satırlar doruklarda yaşanan ve bitmeyen bir sevgi ve saygının kahramanlarından olan, yıllar öncede Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazılarıyla büyük ses getiren, 14. Dönem Adalet Partisi Bursa Milletvekili avukat Ertuğrul Mat'ın anılarını yazdığı kitabında yer alacak.. Mat'lar yaşam ve mücadeleleriyle çevreye örnek mutlu bir çiftti.
Ertuğrul Mat, bir anı kitabı yazıyor..
![]() |
| Fatma MAT & Ertuğrul MAT |
BASIN KARTI
Kitap bitmek üzereyken eşi vefat etti. Şimdi kitabın ilk sayfasında yer alacak üstteki bu yazı da sevgili eşi rahmetli Fatma Mat'a bir ithaf...
Ertuğrul Mat, Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından sonra yakın dostu Ahmet Cenkçiler'le satın aldığı Millet Gazetesi'nde de başyazarlık yaptı. Eşi rahmetli Fatma Mat gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü'nü üstlenmişti..
Fatma Mat, Bursa'da bir gazetenin 'ilk kadın yazı işleri müdürü' olarak sorumluluk üstlendi. Günlük gazete, Bursa'da ilk kez 6 sayfa yayınlanan etkin bir yayın organı olmuştu.
Millet Gazetesi'nde çalıştığım dönemlerde benim de Yazı İşleri Müdürlüğümü yapan Fatma Mat son derece mütevazı yapısıyla büyük bir saygı, sevgi görürdü.
Bursa basınında 'ilk kadın yazı işleri müdürlüğü' yapan Fatma Hanım eşinin milletvekili seçilmesiyle başkente taşındı ama Bursa'da çeşitli sosyal yardım kuruluşlarında görev yaptığı arkadaşlarını unutmadı. Ertuğrul Mat'a ve tüm tanıyanlarına başsağlığı diliyorum. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun...
Fatma Mat, Bursa'da bir gazetenin 'ilk kadın yazı işleri müdürü' olarak sorumluluk üstlendi. Günlük gazete, Bursa'da ilk kez 6 sayfa yayınlanan etkin bir yayın organı olmuştu.
Millet Gazetesi'nde çalıştığım dönemlerde benim de Yazı İşleri Müdürlüğümü yapan Fatma Mat son derece mütevazı yapısıyla büyük bir saygı, sevgi görürdü.
Bursa basınında 'ilk kadın yazı işleri müdürlüğü' yapan Fatma Hanım eşinin milletvekili seçilmesiyle başkente taşındı ama Bursa'da çeşitli sosyal yardım kuruluşlarında görev yaptığı arkadaşlarını unutmadı. Ertuğrul Mat'a ve tüm tanıyanlarına başsağlığı diliyorum. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun...
7 Nisan 2015 Salı
25 Mart 2015 Çarşamba
PAZAR’LIK, "PROJENİN UYGARLIĞI" Ahmet GÖKSAN
PAZAR’LI
PROJENİN UYGARLIĞI
Ahmet
GÖKSAN

“Birçok köylerimiz yalnız canlarını kurtarmak ve çoluk
çocuğunun kurşunlarla delik deşik edilmesini istemediklerinden köylerinden
kaçmışlar, herbiri başka Türk köyüne sığınmışlardı... Türk köylüsünün bıraktığı
evler yakılıyor, ağaçlar tahrip ediliyor, bahçeler tarla haline konuluyor,
motorlar bombalanıyor ve maalesef Kıbrıs idarecileri seyirci kalmaktan öteye
geçemiyor. Halbuki Rumlardan boşalan evlere Türkler giremez, işgal edemez diye
birkaç saat içinde yeni yeni kanunlar yürürlüğe konur, ruhsatsız evlerin
eşiğine adım atanlar mahkemeye verilip mahkum edilirken en büyük cinayeti
işleyenler için henüz en ufak bir tedbir bile alınmış değildir.” 1958 Dr. Fazıl KÜÇÜK
Dünyadaki canlılar arasında en gelişmiş varlık olarak kabul
edilen insanların suç işleme eğilimlerini ortalık yerlerden kaldırmak pek olası
olmuyor. Yasalardaki önleyici yaptırımlara karşın insanlar yinede suç
işliyorlar. Ülkelerini yöntenlerin de insan olmalarına karşın halklarını bir
diğer halklara karşı kışkırtmaktan da geri durmadıklarına tarih tanıklık
etmektedir. Günümüzde uygarlık projesi diyerek ortalık yerlere çıkanların bu
konudaki sicillerinin parlak olmadığını da kaydetmek istiyoruz. Yaşlı Avrupa
kıtasında Din ve mezhep savaşlarının
yaşandığı, bunların 30 veya 100 Yıl Savaşları diye anıldığının da unutulmaması
gerekiyor. Yüce İslam dinine inananlara karşı Hıristiyanlar tarafından uzun
yıllar devam eden Haçlı Seferlerini yaptıkları biliniyor.
20.
Yüzyılın başlarında ve ortalarında yaşanan iki büyük paylaşım savaşı sırasında
da milyonlarca insanın öldürüldüğü unutulmamıştır. Kendi ırkından olmayanlar
topluca katledilmekle kalınmamış gaz odalarında acımasızca öldürülmüşlerdir.
İ-kinci Paylaşım Savaşının sonlandırılmasının üzerinden 70 yıl geçti. Bu
Paylaşım Savaşı sırasında kıyımdan geçirilen Yahudi ırkı, yaşananlardan gereken
dersi çıkarmadığından olacak Filistinlilere karşı zaman zaman değişik
yöntemlerle dünyanın gözleri önünde kıyım uyguluyorlar.
İnsanlara
karşı uygulanan kıyımın hiçbir şekilde ortalık yerlerden kaldırılması veya yok
sayılması olanaklı değildir. Kıyımları yargılamak için kurulan mahkemelerde
kıyım yapanlar mahkum olmasalar bile insan benliğinde açılan yara hiçbir zaman
kapanmıyor. Yahudi ırkına karşı yapılmış olan kıyımın 70. yılında bir araya
gelenler geçmişte yaşananların bir daha yaşanmaması dileğinde bulundular. Bir
yandan gereken ders çıkarılmıyor diğer yandan da kıyıma devam ediyorlar. O
zaman bu söylemleri fentezi olarak mı okuyacağız?...
Avrupa
Parlamentosu, “Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasinin Durumu – AB’nin Bu
Konudaki Politikası Yıllık Raporu”nu geçtiğimiz günlerde oy çokluğu ile kabul
etti. Karar metninin 77. maddesinde bütün üye ülkelerden yasal olarak 1915
yılında yaşanan yer değiştirmelerin 100. yılında bu savların tanınması
isteniyor. Bununla yetinmeyenlerin diğer ülkelerin de cesaretlendirilmesini ve
bu çerçevede AB kurumlarının çabalarını arttırması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Yahudi
ırkına karşı Nazi kamplarında uygulanan kıyıma ilişkin olarak alınmış mahkeme
kararı vardır. Bu karardan sonra Almanya’nın özür dilediği biliniyor.
Osmanlının son döneminde devlet otoritesinin yerlerde süründüğü günlerde yaşanan
yer değiştirme konusunda her hangi bir yargı kararı yoktur. Olmayan suçun da
yargısı ve mahkumiyetinin olmaması da son derece doğaldır. Böyle bir kararın
olmamasına karşın Ermeniler yerlerinden edilme olayını soykırımdır diyerek
dünyayı kandırmaya devam ediyorlar.
Yıllardır
AB’nin kurulmasının bir uygarlık projesi olduğunun türküsü çığırılıyordu. Bu
söylemlerin cazibesine kapılan ülkeler projenin içinde yer alabilmek adına
adeta yarışa giriyorlardı. İzlanda, bu yarışa 2009 yılında katılan ülkelerden
biridir. Sol partinin hükümet olduğu dönemde yapılan başvuru, 2013 yılında
iktidara gelen Merkez sağcı İlerlemeci Parti hükümeti üyelik isteğinden
vazgeçtiğini açıkladı. Yapılan açıklamada “AB dışında kalınarak İzlanda’nın
çıkarlarına daha fazla hizmet edilecektir” vurgusu paylaşılıyor. İzlanda
hükümetinin uygarlık projesinden ayrılmak istemesi ile fazladan bir kaybının
olmayacağı da kaydediliyor.
AB’nin
kapılarında bekletilmekte olan Türkiye’nin de İzlanda gibi en azından
başvurusunu askıya alması gerekiyor mu ne...
SEVGİ
ile kalınız.
27 Mart 2015
- Ankara -
16 Şubat 2015 Pazartesi
Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!.., Ramazan DURMUŞ
Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!
Ramazan DURMUŞ
Altunköprü Kerkük’ün buram buram Türk yöresi... 1957 yılında Şeker Ana şeker mi şeker bir
yavruyu Türklük mücadelesine bağışlıyor...
Onun şeref madalyaları elbette Türkçülük, Türkmeneli ve Can
Kerkük... Milli davadan asla taviz vermiyor...
1967 yılında daha 10 yaşında gök bayrağı dalgalandırıyor
Türkmeneli’nde...
Haykırıyor İstiklal Marşımızı...
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
İnliyor Türkmeneli... Duygu seli kopuyor...
Sonra aynı yıllarda dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in
karşılanmasında söylediği “Ağam Süleyman” türküsü ile zalim Basçılarının
girdabına giriyor...
Kerkük’te bitirdiği ilkokulun ardından ortaokulu Bağdat’ta
tamamlıyor. Lise yılları yine Can Kerkük’te. Sonra hukuk eğitimi için Bağdat
yılları...
Bir türkü ve yaşasın Türkiye... 10 yaşında bir çocuk
zindanlara atılıyor... Kendisine yapılan işkenceler yetmiyormuşçasına anası da
zalimlerin hışmına uğruyor. Öyle ya böyle bir Türklük aşığı bala yetiştirmek
suç değil mi?
Zalimin sulmü devam ediyor... Tırnakları söküle söküle 17
yıl Saddam zulmünün abidesi Abu Garip Hapishanesinde geçen yıllar... O yıllarda
yaşadığı işkenceler için kelimeler kifayetsiz Türk evladı...
Unutmadan devam edelim Süleyman Demirel’i karşıladığı gibi
1973’te dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü de karşılıyor “Korkma… Sönmez…”
diyerek...
Sen misin ‘Yaşasın Türkiye’ diye haykıran 6 ay daha ve yaş
16… Bıyıkların terlediği yıllar...
Yıl 1996’ya geldiğinde bu sembol adam BM e insan hakları
kuruluşlarının yanı sıra özellikle rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in
çabalarıyla hürriyetine kavuşuyor...
Ama ne hürriyet! Kelle koltukta... Saddam rejiminin suikast
girişimlerini büyük bir şans eseri atlatıyor. Yapılan girişimler ve BM’nin
öncülüğünde Saddam’dan kurtuluyor ve ABD yılları başlıyor.
Durmuyor Sadun Köprülü... Katıldığı kurslarla kendisini
geliştiriyor, geliştiriyor. Kızanları dünyaya bir bir gözlerini açıyor o
yıllarda...
Ama onun tek rüyası Irak Türkmen Milli Davası ve Türkiye
sevgisi... Daha fazla dayanamıyor ve koşarcasına Türkiye’ye dönüyor 2003
yılında... Milli Türkmen Cephesi temsilciliğini yapıyor bir süre sonra Türkmen
Araştırmaları ve Projeleri Koordinatörlüğü... Yetmiyor Türkmeneli Kültür Sanat
ve Stratejik Araştırmalar Derneği’ni (TÜRKMEN-SAD) mücadele meydanına sürüyor.
Irak Türklerini, Türk dünyasını ve millî davalarımızı konu
alan, araştırmaları, şiirleri, hikâye ve romanların yanı sıra çeşitli konuları
içeren makaleleri, basılı 4 kitabı ve basılmayı bekleyen ve de bana emanet
ettiği 3 kitabı geride bırakıp uçmağa varıyor bir sahur sonrasında... bir ana
ve 4 kızcağızı da asil Türk milletine emanet ediyor.
İşte kendi ağzından Türklük sevdalısı Sadun Köprülü...
Birlikte yaptığımız bir iftar sofrasından kalkış ve eve
ulaşış... Ardından sahur ve oruca niyetlenerek uzandığı yatağından bir daha
uyanamayış...
Davasından hiç dönmeyen bir yiğitti oy... Evet Sadun Köprülü
ismi hep pak olarak kalacak, hatırasını aziz bileceğiz ve Türkmeneli kavgasının
sahibi olacağız.
Ölümü küçücük evlatları ve kıymetli eşi için ani oldu. Türk
dünyası için ani oldu. M
Ama isyanı vardı Yaradan’ına kavuşmadan önce...
Bu kadar şirin mi, tatlı mı diye soruyordu uykumuz için...
Duramıyordu! ‘Ne zaman bitecek bu uzun uykumuz’ diye
haykırıyordu...
Yol gösteriyordu; çünkü başka çare yoktu...
Haykırıyordu, haykırıyordu:
“- Uyanacağız, yoksa varlığımızı bırakacağız! Sesiz
kalacağız ve düşmanlar ülkemizi, toprağımız almaya devam edecekler.
O zaman ölüm bizim için hak olacak! Ölelim, ama teslim
olmayalım bu acı, baskı dolu günleri görmeden, bir Türk olalım! Doğruda
titreyelim, kendimize dönelim! Utkularımızı, savaşlarımızı hatırlayalım!
Evet Türk evladı yiğit bir mücadele adamının son sözleri bunlar...
Vasiyet önemli, sorumluluğunuz ağır!
Sahi hala uyuyacak mısınız? Ya da cenaze namazını kıldıran
hocanın çağrısından sonra ‘İyi bilirdik’ deyip geçecek miyiz?
O yüce insan; son yazısında sordu ve uçtu...
“- Irak Türklerinin acı ve çilelerine, ne zaman ses
vereceksiniz?”
Onun daha yapacakları çoktu… Onun için de kol kola vermiştik
Türklük sevdası uğruna... Yine düştü gönlüme bir ateş, yanıyor için için...
Bir yiğit Türk Sadun Beğimiz daha iyi ata binip de gitti...
Bu mübarek Ramazan günlerinde rahatsızlığına rağmen orucuyla birlikte son
nefesini verdi. Onu Ankara’ya geldiğimden beri bildiğim Karşıyaka Mezarlığının
Yükseltepe ayağındaki 6. Kapıda ebedi aleme hep birlikte uğurluyoruz. Yüce
Rabbim, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin uğruna Sadun Beğimize
merhametiyle muamele eylesin inşallah...
Aziz Türk milletinin ve Dünya Türklüğünün başı sağ olsun...
Emanetin emanetimizdir gardaş... Kavlimiz buraya kadar değildi ama Yaradan seni
daha çok seviyormuş ki aldı aramızdan...
O’nu özetlediğim vasiyet gibi bir şiiriyle uğurluyorum.
Mekanı Cennet olsun...
Toplar bizi,
Kayalar toplar bizi,
Biz bizden ayrılmayız,
Türk aşkı toplar bizi.
***
Kandan Kerkük,
Boyanıp kandan Kerkük,
Seni düşman alamaz,
Canlar var, kandan Kerkük.
***
Kanım Kerkük,
Coşuru kanım Kerkük,
Hiç düşünme düşmana,
Aldanım kanım, Kerkük.
***
Alanda gel,
Sözünü tut alanda, gel,
Kerkük, Türkmen hakkını,
Kan verip al, anda gel.
Evet; Türklük aşkı toplasın bizi... Artık
yeteeeeeerrrrrrrrrrr!
Güle güle yürekli gardaşım... Bir yaprağın altında bir gün buluşacağız
diyordun ya inşallah gardaşım inşallah...
28 Ocak 2015 Çarşamba
49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan
49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan
Araştırmacı, Şair, Yazar Mustafa Ceylan
26 Ocak 2015 tarihinde ANSAN etkinliklerinde yer alan bir sanatçının 49. Sanat Yılını kutladık. Sanatçı dostumuz Mustafa Ceylan’ın doğum günü de 25 Ocak; yaş günüyle birlikte iki kutlama yaptık.
Henüz 62 yaşında bir insanın 49. Sanat yılının kutlaması sanata çok erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Öyle de olmuş. İlk şiirini ortaokulda öğretmenleri bir kutu mürekkep, bir kalem ile ödüllendirmiş. İlk şiiri yine o yıllarda Adalet Gazetesi’nde yayınlanmış. O gün bu gün şiir yazıyor.
Mustafa Ceylan’ın beslendiği, etkilendiği iki kişi vardır. Birisi sazsız ozan olarak bilinen destancı Ahmet Ramiz Ceylandır. Amca Ceylan Peygamberler tarihini, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Köroğlu gibi ozanların şiirlerini hatmetmiş ve çevredeki olayları destansı dille anlatan bir şairdir. Mustafa Ceylan onun yanında ondan tarihi öyküleri, ünlü ozanların eserlerini dinleyerek geçirir çocukluğunu ve amcasının yazdığı destansı şiirleri yazarak çoğaltmakla görevlidir. Anne tarafındansa anneanne Miyase neşe dolu, şen şakrak biridir ve düğünlerde türküler söylemesi, cenazelerde ağıt yakmasıyla bilinir; işte bu iki kişi Ceylan’nın gelecekte iyi bir şair olmasını sağlayacak alt yapıyı atarlar. (G. Onay)
Mustafa Ceylan 50 yakın eser vermiş. Bunların yaklaşık 10 tanesi kendi çalışması: şiir roman, öykü, araştırma gibi. Gülce Edebiyat sitesinde görebileceğiniz efsaneleri, destanları ve yüzlerce şiirini okuyabilirsiniz. Onlar kitaba dönüştürmesini beklediğimi söylemek isterim. Asıl kitapları başkalarının yazdıklarıyla ilgili inceleme, araştırma yazılarından oluşuyor. Yani başka sanat ve kültür adamlarını söz yerindeyse kolundan tutup yükseltip, sanatseverlere tanıtmış. O sanatçının ne yaptığını, sanatın neresinde olduğunu tahlillerle ortaya koymuş.
İnanırım ki bazı insanlar dünyaya gelirken belli misyonlarla gelir. Bu yönde görevleri vardır. Bunlardan biri de Prof. Dr. İsa Kayacan idi ve 150 kitapla bu görevini tamamlayıp hayata gözlerini yumdu. Kim çıkardığı bir yapıtını eline ulaştırırsa, onu okur, o kitap ve yazarı hakkında yazdığı yazıları Edirne’den Kars’a kadar aynı yazıyı en az üç- beş gazetede yayınlar, bu gazeteleri dosyalar ve yazarın adresine gönderirdi. Bunu ülkemizde başka yapan yoktu. Mustafa Ceylan’da İsa Kayacan gibi hep başkalarını yazdı, başkalarına çalıştı. Bazen der ki: “dönüp baktığımda kendim için bir şey yapmamışım,” der, doğrudur. Yayınladığı kitaplarda kendine ait bir öz yaşam öyküsünü bile koymaz. Ama yazdığı sanatçının kaşıklığına kadar her şeyini yazar.
Ona âcizane sunduğum kitapları onca işinin arasında birkaç gecede okumuş, bir dergi sayısının yarısı kadarında beni işlemiş, bu yazılarını da Karatay Medrese ’si dergisinde yayınlamıştı. Üstüne bir de yaptığı sunduğu bu Karatay Medrese ‘si Edebiyat Günlerinde konuk sanatçı olarak ağırlamıştı çok teşekkür ederim.
O bir mühendistir. Bu eğitimi ona sanat alanında da disiplin, iyi bir organizasyoncu, sanat ve kültüre karşı objektif bir yaklaşım kazandırmış. Mustafa Ceylan 17 yaşında 12 Mart’ta Ülkü Ocakları başkanı olarak ceza evine girmiş. 12 Eylül ‘de de yine ceza evine girer. Ancak 12 Mart’ta ceza evinde solcuların bulunduğu koğuşa verirler Mustafa Ceylan’ı. O koğuşta Toplum Kitabevinin sahibi öykü eleştirmeni öykücü Remzi İnanç vardır. Bilinçli olarak koğuşlarına konan bu genç ülkücüye deyim yerindeyse ezmek, değiştirmek yerine insanı davranmışlar. Ve bu gün Remzi İnanç öl dese onun için ölecek kadar derin insani bağlar oluşmuş aralarında. Düşünce ve sanat olarak da birbirlerini anlama noktasında bir anlayışa ulaşmışlar.
Bunu ele aldığı, hakkında yazı yazdığı şairler yelpazesinde de görebiliriz. Hatta son kitabı” Öldürülen 101 şair” kitabındaki şairlerde görebiliriz. Bu kitabıyla bedel ödenmeden, muhalif olunmadan şair olunamayacağını derisi yüzülen Nesimi’den, darağacında asılan Pir Sultan’a kadar anlattığı şairlerle göstermiştir.
Onun ikinci bir oğlu diyebileceğimiz Vatandaş Osman diye bilinen hiciv ustası şair Harun Yiğit’ten söz edelim. İşçi olarak gittiği Almanya’dan dönüşünde Remzi İnanç’a der ki: “Ben Antalya’ya gidiyorum kimi tanıyorsun, görüşebileceğim, der. Remzi İnanç, bu sosyalist şairi Mustafa Ceylan’a gitmesini söylemiş. Ceylan da bu isteği bir vasiyet gibi kabul edip Harun Yiğit’e bir çalışma odası verip birlikte birçok projede çalışmışlardır. Birçok programı birlikte hazırlayıp sunmuştur. Harun da bir evlattan çok daha fazlasını ona yapmaktadır. İkisini bu anlamda kıskandığım olmuştur.
Şimdi elinin altında beş ayrı projesi olduğunu bunlarla ilgili gece gündüz çalıştığını biliyorum. Mustafa Ceylan ve Harun Yiğit’e sağlık ve başarı dilerim. İyi ki varlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















