5 Mayıs 2015 Salı

Ermeni (Yunan, Bulgar, Rus, Sırp, Çin, Arap) Mezalimi ve Dahili Bedhahlar...

Ermeni Mezalimi ve Dâhili Bedhahlar
Mustafa Nevruz SINACI
Yüz yıllık kuyruklu yalan, kirli iftira ve iğrenç furya!.. 24 Nisan 2015 günü de (her yıl olduğu gibi, tekrar) menfur bir kör iddia, inkâr maskesi ve timsah gözyaşları numarasıyla tam bir hayâsızlık, ahlâksızlık ve mürailikle:, “hepimiz Ermeni’yiz” ilenmeleri biçiminde, necip Türk Milletinin sinesi, memleketin Şüheda toprağının barış ikliminde “ihanet çığlıkları atıp (Tanınma, Tazminat ve Toprak) tehditleri savurarak” sökün etti!...  
Aynı gün Çanakkale’de anlamlı bir zaferin 100. yılı, ezeli baş düşman büyük Britanya İmparatorluğunun iştiraki ile anıldı. Günlerden Cuma. Bütün Cami şeriflerde üç aylar konulu hutbeler irad ediliyor; Bilumum vahşi batılı vampir, yarasa, kene ve sülük (emperyalist) illeti, İblis, Ebu Cehil, Şeytan şürekası, fetret anıtlarında kin kusar; Alçakça uydurulmuş yalanlarla kirletilmiş meydanlarda tehditler savurur, bazı haçlı Kiliseleri ve işbirlikçi Havralarda hamasi merasimler icra edilirken.; Bizim ‘merhametten maraz doğar’ kabilinden zincirleme ihanetlere maruz, kalleşlik, alçaklık, cinayet, şeamet ve plânlı soykırımlardan mağdur ülkemizde, ibadet şuuru konulu vaazlar ve Çanakkale’de tören var!..
Adama sorarlar: Senin Diyanet İşleri Başkanlığın ne iş yapar?
El İman, minel Vatan umdesi ile kaim İslâm’ın âlimleri nerde?..
Şu hale bakın…
Ne müthiş bir ironi!..
Bir yanda soykırım yalanı; Nefret, fetret, baskı, tehdit ve haçlı çığlıkları;
Diğer tarafta bedhah gafleti, Endülüs Rehaveti ya da dönme-devşirme muhabbeti!..
Hani 1937’de, malûm diyaspora menfurları İngiliz dolduruşuna gelip, ezeli ve sinsi düşmanlarının kalleş tuzaklarına düşerek, benzer söylemelere cüret etmek gafletine duçar olmuşlardı. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Reisi Mustafa Kemal ATATÜRK derhal ve en ağır surette derslerini verdi. Ki, bu dersin etkisi, ta 27 Mayıs’a değin sürdü ve bu büyük kudret karşısında korkuyla sinip, seslerini kestiler. Lâkin 27 Mayıs kalkışması ile Atatürk’ün Anayasası ilga, Cumhuriyeti imha edildi. Hak, adalet ahlâkı, demokrasi, lâiklik ve hukuk rafa kaldırıldı. Devleti isyan, ihanet, kan ve kalleşlikle ele geçiren “karşı devrimci” Cumhuriyet düşmanı halk partisi şürekâsı, ilk önce, CHP içinde yuvalanan koza, kripto, dönme-devşirme, mason ve misyoneri legalleştirip ortalığa salıverdi.
Sonra, insan hakları, adalet-hukuk, huzur ve barış mabedi Türkiye Cumhuriyeti, Sivas Kampı ile birlikte ‘Kürt Sorunu’; Akabinde, sözde hak ve özgürlük istemlerine dayalı anarşi; Paralelinde ise, gerçekte 1921 Kars Antlaşması ile halledilmiş olmasına rağmen tam bir yalan, iğrenç furya ve iftira kampanyası biçimi hortlatılan (uyandırılan) ‘Ermeni soykırımı’ rüzgârı yaratıldı!.. Yetmedi, sinsice geliştirilip, CHP’nin makûs rahminde nevzuhur “anarşi, terör ve tedhiş” sorunumuz oldu. Arkasından Asala. İhanet, şer ve şeamet (siyaset) ortamı olgunlaşıp-uygunlaşınca, dönem istihbaratı kullanılarak PKK eşkıyası teşkil ve dönme-devşirme politik ACI’lar tarafından eğitilip-donatılarak teşekkül ettirildi!.. 
Düşman tahrik ediyor; Hakaret, alçaklık ve küstahlık dinmiyor…
Türkiye aleyhine düzen kuran ve dolap çeviren hainlere “DUR” denilemiyor!..      
Bu zaman zarfında Ermenistan okullarında Türk Bayrağına sürekli hakaret ediliyor, Şanlı Bayrağımız dünyanın gözü önünde cadde, sokak ve okul meydanlarında ayaklar altına alınıyor, şerefsizce, soysuzca çiğneniyor ve 20’ye yakın İslâm ülkesinde “Ermeni soykırım” abideleri.; Utanç, yalan, iftira ve ağlama duvarları dikiliyor; Çoğu ülkede Türklere atfedilen soykırımlar yalanları ders olarak okutulmakta; Başta Ermenistan olmak üzere, Suriye, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan ve Mısır’da “Ermeni soykırımı” dâhil, Türk ve Osmanlı hakkında bin türlü hakaret, yalan-dolan, fesat-furya, iftira ve uydurma “bilgi kirliliği” tarih diye okutuluyor...
Hem de Türk hükümetlerinin gözü önünde ve Hükümetin gözünün içine baka, baka!.
            Ta ki, 16 Şubat 1976 günü Beyrut B. Elçilik Başkâtibi Oktar Cirit, kalleşçe, hunharca bir cinayete kurban gidinceye dek! Bu hain cinayetle birlikte ASALA ortaya çıktı. Bu Ermeni örgütü, Türkiye’de huzursuzluğun zirve yaptığı 1979’dan itibaren, 21 ülkenin 38 kentinde 110 saldırı gerçekleştirdi. Alçakça katliamlarda 42 Türk diplomatı ile 4 yabancı hayatını kaybetti. 15 Türk ve 66 yabancı yaralandı. 1980’de ASALA taktik değiştirerek, PKK’nın öncü kuvveti oldu. 1984’de PKK çıktı. Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA, PKK militanlarını eğitiyordu!
            NETİCE OLARAK;
Kamu Vicdanı ve Türk Milleti Soruyor:
            24 Nisan’da niçin? Camiler, Okul ve meydanlarda Ermeni, Yunan, Rus ve Sırp zulmü kınanmadı? 1976 – 1979 döneminde Ermeni ASALA örgütü tarafından kalleşçe katledilen Türk diplomatlarının öcü ve intikamları niye alınmadı? Sadece 1913 - 1923 yılları arasında Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da ‘Ermeni Soykırımına maruz kalan’ kin-kan, nefret, cinayet ve katliam kurbanı iki milyona yakın silâhsız, korumasız, mağdur, masum ve müsemma Türk-Müslüman toplu mezarlarında niçin birer anıt/abide yapılmadı?,
            Şu ana kadar resmen ve kamuoyunun gözü önünde yapılan binlerce kazıya rağmen; Bir tane dahi Ermeni toplu mezarına rastlanılmadığı, bütün dünyaya neden ve niçin hâlâ ilân edilmedi? Dünyanın Ermeni yalanlarına kanmasının sebeplerinden biri de bu değil mi?.. 
Nihayet; Türkiye Cumhuriyetinin Milli (!) Eğitim Bakanlığı, Atatürk ve Menderes döneminde müfredatlarda yer alırken.; 1963’den bu yana Ermeni, Yunan, Rus ve diğer ihanet şebekeleri tarafından Türk Milletine yapılan katliamlar, tehcirler, soykırımlar ve mezalimler “Neden ve Niçin” (Bazı AB ülkeleri, Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, İran-Irak, Suriye, Lübnan gibi memleketlerde eğitim-öğretim sisteminde ağırlıklı olarak yer alırken) Türkiye Cumhuriyetinin her derece ve düzey okulları ile Üniversitelerinde ders olarak okutulmuyor?
Oysa sadece Ermeni mezalimi değil; Rus, Sırp, Yunan, Arap, Fransız ve sair tehcir, toplu katliam ve soykırımlarının mutlaka ve daima okutularak; Türk Gençliğine “Türk, İslâm ve İnsanlık düşmanları” ile bu menfurların, meş’um mezalimleri öğretilmelidir.   
Bu korkaklık, pasiflik, çekince, sinme, göz yumma ve taviz yarışı niye?
Bu yıl (2015) itibarıyla, EGE’de işgal ettiği Türk Adası sayısı 152’yi bulan, tescilli Türk düşmanı azgın, arsız ve edepsiz palikaryanın dersi ne zaman verilecek? Bu lânetli Rum artıkları had ve hudutlarını aşarak Pontus’u ihya ve İyonya’yı inşa etmeye kalkışıyorlar. Peki, kim bildirecek bu arsız keferelere hadlerini? Düşman kuduz köpekler gibi ürer, deli domuzlar misali dünyada karanlık kâbuslar yaratır ve kendi ürettiği kâbuslar içinde ulurken;
Türk’e savunmada kalmak hiç yakışır ve yaraşır mı?    
Kaldı ki, dış politikanın esası mukabele-i bil misil; Barışın şartı harbe hazır olmaktır.
Lâkin bu milletin, elli yıldır idarecileri hakikatten gafil, sünepe dalkavuk, korkak veya “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” akidesini “sıfır sorun” ütopyası kabilinden “ver kurtul” siyaseti mi sanırlar?.. Çünkü uluslar arası siyasette, alenen düşmanlığa “misliyle mukabele etmemek” korkaklık, alçaklık ve “kendi öz milletine karşı” haksızlık, yolsuzluk ve küstahlıktır.     
            Bırakın millet, düşmanından nefret etsin!..
Mezalimi unutmasın, acıları içine atmasın, yüreğine gömmesin.
            Çünkü Türk Milletinin düşmanları çok kalleş, olabildiğince alçak, ikiyüzlü, çifte standartçı, sinsi, içten pazarlıklı, gaddar, acımasız ve haindir.
            Namerde MERT yaraşır.
Domuz kurduna BOZKURT gerektir, mankurt değil!.. 

25 Nisan 2015 Cumartesi

KİTAP: 14. Dönem Bursa Milletvekili Av. Ertuğrul MAT; "TARİHE NOT DÜŞTÜ"

Avukat Ertuğrul MAT, KİTAP ::: "Demokrasi Yolunda Karınca Misali" Cilt: I & II,
SEVGİLİ KARIM FATOŞ’A
“Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım,
sen olmasaydın ben günahta kalırdım;
sen olmasaydın ben karanlıkta
kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın
dışında kalırdım.”  derdim.
Tanıştığımız ilk günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmamıştık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip “Hakka yalnız yürünür “ dedin. Ve beni karanlıkta bıraktın. Yolun Allah’ın rahmetiyle dolsun, yardımcın hazreti Muhammedin şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun. Birbirini seven iki kişiden birinin ölmesi, önden gidip diğerini beklemesidir.
ERİŞİM, İLETİŞİM, VE "KİTAP İSTEK" BİLGİLERİ
BU KİTAP "TARİHE NOT DÜŞMEK İÇİN" YAZILMIŞTIR. BU NEDENLE ÜCRETSİZDİR
Ertuğrul MAT, Avukat - 14. Dönem Bursa Milletvekili
                 Nasuh Akar Mahallesi 1407. Sokak, Dostlar Sitesi A-Blok, No: 5/15 - Kat: 1                  06520 - Çankaya / ANKARA
TEL:  0312 28512 51  -  FAKS:  0312 286 63 25
GSM:  0 532 261 99 90  -  e.MAİL:  ertugrulmat@gmail.com
SUNUŞ
Bu kitapta, son elli yılın Bursa’sından, Bursa’nın politik yapısından, bazı Bursalı politikacı çehrelerinden kesitler bulacaksınız. Bursa’da 1962’de başlayan demokrasi yolculuğumuzun hikâyesini, tabii ki kendi görüş ve yorumlarımızla anlatmaya çalışacağız. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra 1961 de başlayan seçimlerden bugüne, demokrasiye ulaşmaya çalışıyoruz. Kâbe’ye doğru yola çıkan karınca misali, tam demokrasiye ulaşmanın kolay olmadığını bile bile bu yola çıkmış, bu yolda ölmeyi göze alınışın hikayesidir bu.
İnsanların geçmişlerine projektör tutulmasından hoşlanmadıklarını, kendimden biliyorum. Bu yüzden  geçmişteki son elli yıla tutulan projektörün aydınlattığı olayların, sadece bazı dostların veya bazı karşıtların çehresini değil; aynı zamanda,  ayna karşısında gördüğüm  çehrenin geçmişini de aydınlatıp, bana göstermesini  istedim.
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
Politika sadece partiler arası bir kavga değil, aynı zamanda parti içi bir kavgadır da. Bu yüzden değirmen  gibi dost ve dostluk öğütür. Beraber yola çıktıklarınızla, yolun sonunda, bir gün yarışmak mecburiyetinde kalır; kazanma ve daha öne geçme hırsıyla politikanın gereği gibi görünen şeyin, karakteriniz, ahlaki kurallarınız ve inançlarınız üzerinde ne kadar tahripkâr bir tesir icra ettiğini, o projektörün  aydınlattığı  sizin ve arkadaşlarınızın geçmişinde görürsünüz.
Politikada yaşadıklarımız anlatılırken bazı eski dostlara haksızlık yaptığımızı düşünmeyiniz; niyetimiz Onların veya bazı karşıtlarımızın hatıralarını zedelemek değil. Çünkü anlatılan, politikacının kirliliği değil; politikanın insan karakterleri üzerindeki tesirleridir.
Yarım asrı aşan bu süreç içinde Bursa’yı parlamentoda temsil etmek şerefine 135 milletvekili ve 8 senatör ulaşmıştır.  Lütfen bir düşününüz, kaçını hatırlıyorsunuz? Unutmayınız,  hatırlananlar, iz bırakanlardır. Bana göre, 1980 öncesinden İhsan Sabri Çağlayangil, Şeref Kayalar,  Ahmet Türkel, Mehmet Turgut, Kasım Önadım, Cemal Külahlı,  Barlas Küntay,  Sadrettin Çanga, İbrahim Öktem. 1980 sonrası dönemden ise, Turhan Tayan, Cavit Çağlar, Mehmet Gazioğlu,  Abdülkadir Çenkçiler,  Fethi Akkoç, Ertuğrul Yalçınbayır, Faruk Çelik ve Bülent Arınç iz bırakanlardandır.
Politikada, parti içi mücadele dengelerinin neticesinde, bazıları parlamentoya birkaç dönem gitmek fırsatı bulurlar. Ama renksiz oldukları için iz bırakmazlar.  Az seçilenlerden bazıları da, Kemal Paşazadenin Yavuz Sultan Selim için söylediği gibi,“ikindi güneşi gibi,  ömürleri az,  gölgeleri uzun ” olanlardır. Tarih çok seçilenleri değil, iz bırakanları yazar.
“ Ya sen? ” diyecek olursanız. Bilmiyorum...
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
Bazen kendi kendime, “ Eğer  parlamentodan ayrılmandan tam kırk sene sonra, Bursa basının Erdal Özdür,  Ahmet Emin Yılmaz, Dr. Murat Kuter gibi usta kalemleri senden  bahseden yazılar yazıyorsa   “diye düşünüyor, mutlu oluyorum . Bazen de , “ Bursa Ansiklopedisini yazmak iddiasını taşımış bir kalem, ‘Ertuğrul Mat-Avukat-Bursa Milletvekili-Emlakçı-Silahlı saldırıya uğradı-Yaralandı. 20 Ağustos 1975'te Hürses 'i yayımlamaya başladı 16 Şubat 1976'da gazetesinin adını “Milletindir Hakimiyet olarak değiştirdi’ diye yalan yanlış hatırlıyor, seni emlakçı Necati Sevinç ve çıkarmaya çalıştığı gazetelerle karıştırıyorsa;  Millet Gazetesini de, sadece Kamil Koç’un  bir gazetesi olarak yazıyor, ilk yazısı  15 Haziran 1962’ de neşredildikten sonra on seneye yakın bir zaman köşe yazısı yazmış, siyasi polemiklere imza atmış, Mehmet Ohri’den sonra yaşayan en yaşlı  basın mensubu olmana rağmen gazeteci sayılmıyorsan , ‘Mutlu olmaya hakkın yok ‘ diyor ve hayıflanıyorum. Sonra arkama dönüyor, gölgeme bakıyorum; gördüklerimi, size de bu kitapta  gösterebilirsem, Ertuğrul Mat’ın gölgesinin uzun mu, kısa mı olduğuna kendiniz karar verirsiniz. Saygılarımla., Ertuğrul MAT
Avukat Ertuğrul MAT
BURSA GÜNLERİ
Bursa’da Kendime Yeni Bir Siyaset Dünyası Kuracaktım...
Askerlikten tezkere alıp İstanbul’a döndüğümde, Yassıada davaları devam ediyordu. Siyaset arkadaşlarımın bir çoğu ya Balmumcu’ ya tıkılmış,  ya da memleketlerinde soluğu almışlardı. İstanbul’da yapayalnız kalmıştım. Oysaki siyaset yalnız yapılmazdı.
Ben de Sezar’ın, “ Roma’da üçüncü olmaktansa, Galya’da birinci olurum” sözünü hatırlamış, Bursa’ya gitmeye karar vermiştim. Orada kendime yeni bir dünya kuracak,  yeni, mücadele arkadaşları edinecektim. Bursa’da teyzemler ve dayımlardan başka kimseyi tanımıyordum. Kader bu ya, teyzemin çocukları Adalet Partisi’ni,  dayımın çocukları da CHP’ni tutuyorlardı.
Teyzemin oğlu Recep Barışıcı hayata pozitif bakar,  insana enerji verirdi. Bursa’da siyasi ve adli dünyada yer almamda çok tesiri olmuştu. Siyasetle fiilen ilgilenmezdi amma,  siyaset dışı hayata bakışımız birbirine çok benzerdi. Aşka inanır,  “ aşk için yaşanır” diyen romantiklerdendik. Bu inançlarımızla mutluluğu da yakalamıştık. . Teyzemin diğer oğlu Rüştü o günlerde İstanbul’da okuyordu. İlerde siyasetle meşgul olacak, Bursa Belediyesi ve Bursa Ticaret Odası Meclis’lerinde kendisine saygın bir yer edinecekti.
Avukat Ertuğrul MAT,
Dayımın büyük oğlu Nurettin Ağabey hem CHP içinde bir ağırlığa sahipti,  hem de CHP’yi tutan Yeni Ant Gazetesinde Bedii Faik, Doğan Nadi tarzında bir iki cümlelik küçük fıkralar yazardı. Bursa günlerimde dayızadelerimle sık sık bir araya gelir,  aile bağlarının siyaseti dışarıda bırakan gücüyle güzel anlar yaşardık.
O zamanlar Bursa’da ipek kozaları vardı. Zamanı gelince Koza Han’da kozalar sergilenir,  bir nevi koza borsası kurulurdu.
İpek böceği(tırtıl) kozasını ördükten sonra, kozayı parçalayıp dışarı çıkar. Koza parçalanınca ipek iplikleri ziyan olur. Bunun için ipek böceğinin (tırtılın) kozayı parçalamasına imkân vermeden, kozalar sıcak suya atılıp içindeki ipek böceği öldürülür. Ben de bir dut yaprağındaki tırtıl gibi, tek başıma Bursa’da siyasi kozamı örecektim. Önemli olan, politikanın kaynayan kazanında yanmadan, ördüğüm kozadan çıkıp Bursa politikasında yer almaktı.
Bu kitapta,  tek başına siyasi kozasını örmeye çalışan genç bir avukatın “ Bursa Günlerini”  okuyacaksınız.
“ Bursa’da zaman”  sadece “ Eski bir cami avlusu” nda oturmak ve “ Mermer  şadırvanda şakırdayan “  su sesini dinlemekle geçmemişti. Parti içi kavgalar,  yakanıza yapışan savcılar,  sırtınızı yere yapıştırmaya çalışan yazarlar,  en mühimi de,  dost bildiklerinizin sırtınıza sapladığı “ kara saplı bıçaklar” vardı bu zaman dilimi içinde. 
Bitmeyen bir saygı ve ve bitmeyen bir aşk!.
Erdal ABİ
erdalozdur@bursahakimiyet.com.tr
Sevgili Karım Fatoş'a
Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım, sen olmasaydın ben günahta kalırdım; sen olmasaydın ben karanlıkta kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın dışında kalırdım.
Fatoş'um;
Birbirimizi tanıdığımız günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmadık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip, "Hakka yalnız yürünür" dedin.
Yolun Allah'ın rahmeti ile dolsun, yardımcın Hazreti Muhammed'in şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun.
1962 yılı benim hayatımın en güzel hadiseleri ile doludur. 15 Haziran 1962'de Bursa Hakimiyet'te ilk köşe yazım çıkmış, 2 Aralık 1962'de Bursa'da stajımı bitirip yazıhane açmış ve avukatlığa başlamıştım.
Ve bunlardan daha da önemlisi 12 Aralık 1962'de Fatoş'la tanışmıştım.
Artık sadece gazeteye makale yazmıyor, İstanbul Laleli'deki Güneş Kız Talebe Yurdu'nda kalan Tıp Fakültesi talebesi Fatoş'a da mektuplar yazıyordum.
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
O zamanlar, şimdiki gibi cep telefonları, 'Seni seviyorum' diye atılan SMS'ler yoktu. Heyecanla beklenen postacılar vardı.. Postacının uzattığı mektup zarfını görünce yüzlerde açılan güller ve açılan mektuptaki okunan her satırın, her kelimenin, her harfin mutlu ettiği gönüller vardı.
Hala duruyor o mektuplar ama açıp tekrar okuyamıyoruz.
Çünkü hergün birbirimize söyleyecek, bugüne kadar  hiç söylemediğimiz yeni sözler buluyoruz.
Bundan da hiç usanmadık. O mektuplar bir daha açılmadan, bizimle birlikte ebediyete intikal edecek." Üstte okuduğunuz bu duyarlı satırlar doruklarda yaşanan ve bitmeyen bir sevgi ve saygının kahramanlarından olan, yıllar   öncede Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazılarıyla büyük ses getiren, 14. Dönem Adalet Partisi Bursa Milletvekili avukat Ertuğrul Mat'ın anılarını yazdığı kitabında yer alacak.. Mat'lar  yaşam ve mücadeleleriyle çevreye örnek mutlu bir çiftti.
Ertuğrul Mat, bir anı kitabı yazıyor..
Fatma MAT & Ertuğrul MAT
BASIN KARTI
Kitap bitmek üzereyken eşi vefat etti. Şimdi kitabın ilk sayfasında yer alacak üstteki bu yazı da sevgili eşi rahmetli Fatma Mat'a bir ithaf...
Ertuğrul Mat, Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından sonra yakın dostu Ahmet Cenkçiler'le satın aldığı Millet Gazetesi'nde de başyazarlık yaptı. Eşi rahmetli Fatma Mat gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü'nü üstlenmişti..
Fatma Mat, Bursa'da bir gazetenin 'ilk kadın yazı işleri müdürü' olarak sorumluluk üstlendi. Günlük gazete, Bursa'da ilk kez 6 sayfa yayınlanan etkin bir yayın organı   olmuştu.
Millet Gazetesi'nde çalıştığım dönemlerde benim de Yazı İşleri Müdürlüğümü yapan Fatma Mat son derece mütevazı yapısıyla büyük bir saygı, sevgi görürdü.
Bursa basınında 'ilk kadın yazı işleri müdürlüğü' yapan Fatma Hanım eşinin milletvekili seçilmesiyle başkente taşındı ama Bursa'da çeşitli sosyal yardım kuruluşlarında görev yaptığı arkadaşlarını unutmadı. Ertuğrul Mat'a ve tüm tanıyanlarına başsağlığı diliyorum.  Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun... 

25 Mart 2015 Çarşamba

PAZAR’LIK, "PROJENİN UYGARLIĞI" Ahmet GÖKSAN

PAZAR’LI

              PROJENİN UYGARLIĞI

                                              Ahmet GÖKSAN
                                     Ahmetgoksan45@gmail.com

          “Birçok köylerimiz yalnız canlarını kurtarmak ve çoluk çocuğunun kurşunlarla delik deşik edilmesini istemediklerinden köylerinden kaçmışlar, herbiri başka Türk köyüne sığınmışlardı... Türk köylüsünün bıraktığı evler yakılıyor, ağaçlar tahrip ediliyor, bahçeler tarla haline konuluyor, motorlar bombalanıyor ve maalesef Kıbrıs idarecileri seyirci kalmaktan öteye geçemiyor. Halbuki Rumlardan boşalan evlere Türkler giremez, işgal edemez diye birkaç saat içinde yeni yeni kanunlar yürürlüğe konur, ruhsatsız evlerin eşiğine adım atanlar mahkemeye verilip mahkum edilirken en büyük cinayeti işleyenler için henüz en ufak bir tedbir bile alınmış değildir.” 1958                                                                                     Dr. Fazıl KÜÇÜK
         Dünyadaki canlılar arasında en gelişmiş varlık olarak kabul edilen insanların suç işleme eğilimlerini ortalık yerlerden kaldırmak pek olası olmuyor. Yasalardaki önleyici yaptırımlara karşın insanlar yinede suç işliyorlar. Ülkelerini yöntenlerin de insan olmalarına karşın halklarını bir diğer halklara karşı kışkırtmaktan da geri durmadıklarına tarih tanıklık etmektedir. Günümüzde uygarlık projesi diyerek ortalık yerlere çıkanların bu konudaki sicillerinin parlak olmadığını da kaydetmek istiyoruz. Yaşlı Avrupa kıtasında Din ve mezhep  savaşlarının yaşandığı, bunların 30 veya 100 Yıl Savaşları diye anıldığının da unutulmaması gerekiyor. Yüce İslam dinine inananlara karşı Hıristiyanlar tarafından uzun yıllar devam eden Haçlı Seferlerini yaptıkları biliniyor. 
20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında yaşanan iki büyük paylaşım savaşı sırasında da milyonlarca insanın öldürüldüğü unutulmamıştır. Kendi ırkından olmayanlar topluca katledilmekle kalınmamış gaz odalarında acımasızca öldürülmüşlerdir. İ-kinci Paylaşım Savaşının sonlandırılmasının üzerinden 70 yıl geçti. Bu Paylaşım Savaşı sırasında kıyımdan geçirilen Yahudi ırkı, yaşananlardan gereken dersi çıkarmadığından olacak Filistinlilere karşı zaman zaman değişik yöntemlerle dünyanın gözleri önünde kıyım uyguluyorlar.
İnsanlara karşı uygulanan kıyımın hiçbir şekilde ortalık yerlerden kaldırılması veya yok sayılması olanaklı değildir. Kıyımları yargılamak için kurulan mahkemelerde kıyım yapanlar mahkum olmasalar bile insan benliğinde açılan yara hiçbir zaman kapanmıyor. Yahudi ırkına karşı yapılmış olan kıyımın 70. yılında bir araya gelenler geçmişte yaşananların bir daha yaşanmaması dileğinde bulundular. Bir yandan gereken ders çıkarılmıyor diğer yandan da kıyıma devam ediyorlar. O zaman bu söylemleri fentezi olarak mı okuyacağız?... 
Avrupa Parlamentosu, “Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasinin Durumu – AB’nin Bu Konudaki Politikası Yıllık Raporu”nu geçtiğimiz günlerde oy çokluğu ile kabul etti. Karar metninin 77. maddesinde bütün üye ülkelerden yasal olarak 1915 yılında yaşanan yer değiştirmelerin 100. yılında bu savların tanınması isteniyor. Bununla yetinmeyenlerin diğer ülkelerin de cesaretlendirilmesini ve bu çerçevede AB kurumlarının çabalarını arttırması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Yahudi ırkına karşı Nazi kamplarında uygulanan kıyıma ilişkin olarak alınmış mahkeme kararı vardır. Bu karardan sonra Almanya’nın özür dilediği biliniyor. Osmanlının son döneminde devlet otoritesinin yerlerde süründüğü günlerde yaşanan yer değiştirme konusunda her hangi bir yargı kararı yoktur. Olmayan suçun da yargısı ve mahkumiyetinin olmaması da son derece doğaldır. Böyle bir kararın olmamasına karşın Ermeniler yerlerinden edilme olayını soykırımdır diyerek dünyayı kandırmaya devam ediyorlar.  
Yıllardır AB’nin kurulmasının bir uygarlık projesi olduğunun türküsü çığırılıyordu. Bu söylemlerin cazibesine kapılan ülkeler projenin içinde yer alabilmek adına adeta yarışa giriyorlardı. İzlanda, bu yarışa 2009 yılında katılan ülkelerden biridir. Sol partinin hükümet olduğu dönemde yapılan başvuru, 2013 yılında iktidara gelen Merkez sağcı İlerlemeci Parti hükümeti üyelik isteğinden vazgeçtiğini açıkladı. Yapılan açıklamada “AB dışında kalınarak İzlanda’nın çıkarlarına daha fazla hizmet edilecektir” vurgusu paylaşılıyor. İzlanda hükümetinin uygarlık projesinden ayrılmak istemesi ile fazladan bir kaybının olmayacağı da kaydediliyor.
AB’nin kapılarında bekletilmekte olan Türkiye’nin de İzlanda gibi en azından başvurusunu askıya alması gerekiyor mu ne...
SEVGİ ile kalınız.
                                                                     27 Mart 2015  -  Ankara  - 

16 Şubat 2015 Pazartesi

Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!.., Ramazan DURMUŞ

Can Kerkük’üm balana sahip çıkamadık!
Ramazan DURMUŞ
Altunköprü Kerkük’ün buram buram Türk yöresi...  1957 yılında Şeker Ana şeker mi şeker bir yavruyu Türklük mücadelesine bağışlıyor...
Onun şeref madalyaları elbette Türkçülük, Türkmeneli ve Can Kerkük... Milli davadan asla taviz vermiyor...
1967 yılında daha 10 yaşında gök bayrağı dalgalandırıyor Türkmeneli’nde...
Haykırıyor İstiklal Marşımızı...
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
İnliyor Türkmeneli... Duygu seli kopuyor...
Sonra aynı yıllarda dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in karşılanmasında söylediği “Ağam Süleyman” türküsü ile zalim Basçılarının girdabına giriyor...
Kerkük’te bitirdiği ilkokulun ardından ortaokulu Bağdat’ta tamamlıyor. Lise yılları yine Can Kerkük’te. Sonra hukuk eğitimi için Bağdat yılları...
Bir türkü ve yaşasın Türkiye... 10 yaşında bir çocuk zindanlara atılıyor... Kendisine yapılan işkenceler yetmiyormuşçasına anası da zalimlerin hışmına uğruyor. Öyle ya böyle bir Türklük aşığı bala yetiştirmek suç değil mi?
Zalimin sulmü devam ediyor... Tırnakları söküle söküle 17 yıl Saddam zulmünün abidesi Abu Garip Hapishanesinde geçen yıllar... O yıllarda yaşadığı işkenceler için kelimeler kifayetsiz Türk evladı...
Unutmadan devam edelim Süleyman Demirel’i karşıladığı gibi 1973’te dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü de karşılıyor “Korkma… Sönmez…” diyerek...
Sen misin ‘Yaşasın Türkiye’ diye haykıran 6 ay daha ve yaş 16… Bıyıkların terlediği yıllar...
Yıl 1996’ya geldiğinde bu sembol adam BM e insan hakları kuruluşlarının yanı sıra özellikle rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in çabalarıyla hürriyetine kavuşuyor...
Ama ne hürriyet! Kelle koltukta... Saddam rejiminin suikast girişimlerini büyük bir şans eseri atlatıyor. Yapılan girişimler ve BM’nin öncülüğünde Saddam’dan kurtuluyor ve ABD yılları başlıyor.
Durmuyor Sadun Köprülü... Katıldığı kurslarla kendisini geliştiriyor, geliştiriyor. Kızanları dünyaya bir bir gözlerini açıyor o yıllarda...
Ama onun tek rüyası Irak Türkmen Milli Davası ve Türkiye sevgisi... Daha fazla dayanamıyor ve koşarcasına Türkiye’ye dönüyor 2003 yılında... Milli Türkmen Cephesi temsilciliğini yapıyor bir süre sonra Türkmen Araştırmaları ve Projeleri Koordinatörlüğü... Yetmiyor Türkmeneli Kültür Sanat ve Stratejik Araştırmalar Derneği’ni (TÜRKMEN-SAD) mücadele meydanına sürüyor.
Irak Türklerini, Türk dünyasını ve millî davalarımızı konu alan, araştırmaları, şiirleri, hikâye ve romanların yanı sıra çeşitli konuları içeren makaleleri, basılı 4 kitabı ve basılmayı bekleyen ve de bana emanet ettiği 3 kitabı geride bırakıp uçmağa varıyor bir sahur sonrasında... bir ana ve 4 kızcağızı da asil Türk milletine emanet ediyor.
İşte kendi ağzından Türklük sevdalısı Sadun Köprülü...
Birlikte yaptığımız bir iftar sofrasından kalkış ve eve ulaşış... Ardından sahur ve oruca niyetlenerek uzandığı yatağından bir daha uyanamayış...
Davasından hiç dönmeyen bir yiğitti oy... Evet Sadun Köprülü ismi hep pak olarak kalacak, hatırasını aziz bileceğiz ve Türkmeneli kavgasının sahibi olacağız.
Ölümü küçücük evlatları ve kıymetli eşi için ani oldu. Türk dünyası için ani oldu. M
Ama isyanı vardı Yaradan’ına kavuşmadan önce...
Bu kadar şirin mi, tatlı mı diye soruyordu uykumuz için...
Duramıyordu! ‘Ne zaman bitecek bu uzun uykumuz’ diye haykırıyordu...
Yol gösteriyordu; çünkü başka çare yoktu...
Haykırıyordu, haykırıyordu:
“- Uyanacağız, yoksa varlığımızı bırakacağız! Sesiz kalacağız ve düşmanlar ülkemizi, toprağımız almaya devam edecekler.
O zaman ölüm bizim için hak olacak! Ölelim, ama teslim olmayalım bu acı, baskı dolu günleri görmeden, bir Türk olalım! Doğruda titreyelim, kendimize dönelim! Utkularımızı, savaşlarımızı hatırlayalım!
Evet Türk evladı yiğit bir mücadele adamının son sözleri bunlar... Vasiyet önemli, sorumluluğunuz ağır!
Sahi hala uyuyacak mısınız? Ya da cenaze namazını kıldıran hocanın çağrısından sonra ‘İyi bilirdik’ deyip geçecek miyiz?
O yüce insan; son yazısında sordu ve uçtu...
“- Irak Türklerinin acı ve çilelerine, ne zaman ses vereceksiniz?”
Onun daha yapacakları çoktu… Onun için de kol kola vermiştik Türklük sevdası uğruna... Yine düştü gönlüme bir ateş, yanıyor için için...
Bir yiğit Türk Sadun Beğimiz daha iyi ata binip de gitti... Bu mübarek Ramazan günlerinde rahatsızlığına rağmen orucuyla birlikte son nefesini verdi. Onu Ankara’ya geldiğimden beri bildiğim Karşıyaka Mezarlığının Yükseltepe ayağındaki 6. Kapıda ebedi aleme hep birlikte uğurluyoruz. Yüce Rabbim, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin uğruna Sadun Beğimize merhametiyle muamele eylesin inşallah...
Aziz Türk milletinin ve Dünya Türklüğünün başı sağ olsun... Emanetin emanetimizdir gardaş... Kavlimiz buraya kadar değildi ama Yaradan seni daha çok seviyormuş ki aldı aramızdan...
O’nu özetlediğim vasiyet gibi bir şiiriyle uğurluyorum. Mekanı Cennet olsun...
Toplar bizi,
Kayalar toplar bizi,
Biz bizden ayrılmayız,
Türk aşkı toplar bizi.
***
Kandan Kerkük,
Boyanıp kandan Kerkük,
Seni düşman alamaz,
Canlar var, kandan Kerkük.
***
Kanım Kerkük,
Coşuru kanım Kerkük,
Hiç düşünme düşmana,
Aldanım kanım, Kerkük.
***
Alanda gel,
Sözünü tut alanda, gel,
Kerkük, Türkmen hakkını,
Kan verip al, anda gel.
Evet; Türklük aşkı toplasın bizi... Artık yeteeeeeerrrrrrrrrrr!
Güle güle yürekli gardaşım... Bir yaprağın altında bir gün buluşacağız diyordun ya inşallah gardaşım inşallah...

28 Ocak 2015 Çarşamba

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan

49. Sanat Yılında Mustafa Ceylan
Araştırmacı, Şair, Yazar Mustafa Ceylan

26 Ocak 2015 tarihinde ANSAN etkinliklerinde yer alan bir sanatçının 49. Sanat Yılını kutladık. Sanatçı dostumuz Mustafa Ceylan’ın doğum günü de 25 Ocak; yaş günüyle birlikte iki kutlama yaptık.
Henüz 62 yaşında bir insanın 49. Sanat yılının kutlaması sanata çok erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Öyle de olmuş. İlk şiirini ortaokulda öğretmenleri bir kutu mürekkep, bir kalem ile ödüllendirmiş. İlk şiiri yine o yıllarda Adalet Gazetesi’nde yayınlanmış. O gün bu gün şiir yazıyor.
Mustafa Ceylan’ın beslendiği, etkilendiği iki kişi vardır. Birisi sazsız ozan olarak bilinen destancı Ahmet Ramiz Ceylandır. Amca Ceylan Peygamberler tarihini, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Köroğlu gibi ozanların şiirlerini hatmetmiş ve çevredeki olayları destansı dille anlatan bir şairdir. Mustafa Ceylan onun yanında ondan tarihi öyküleri, ünlü ozanların eserlerini dinleyerek geçirir çocukluğunu ve amcasının yazdığı destansı şiirleri yazarak çoğaltmakla görevlidir. Anne tarafındansa anneanne Miyase neşe dolu, şen şakrak biridir ve düğünlerde türküler söylemesi, cenazelerde ağıt yakmasıyla bilinir; işte bu iki kişi Ceylan’nın gelecekte iyi bir şair olmasını sağlayacak alt yapıyı atarlar. (G. Onay)
Mustafa Ceylan 50 yakın eser vermiş. Bunların yaklaşık 10 tanesi kendi çalışması: şiir roman, öykü, araştırma gibi. Gülce Edebiyat sitesinde görebileceğiniz efsaneleri,  destanları ve yüzlerce şiirini okuyabilirsiniz. Onlar kitaba dönüştürmesini beklediğimi söylemek isterim.  Asıl kitapları başkalarının yazdıklarıyla ilgili inceleme, araştırma yazılarından oluşuyor. Yani başka sanat ve kültür adamlarını söz yerindeyse kolundan tutup yükseltip, sanatseverlere tanıtmış. O sanatçının ne yaptığını, sanatın neresinde olduğunu tahlillerle ortaya koymuş.
İnanırım ki bazı insanlar dünyaya gelirken belli misyonlarla gelir. Bu yönde görevleri vardır. Bunlardan biri de Prof. Dr. İsa Kayacan  idi ve 150 kitapla bu görevini tamamlayıp hayata gözlerini yumdu. Kim çıkardığı bir yapıtını eline ulaştırırsa, onu okur, o kitap ve yazarı hakkında yazdığı yazıları Edirne’den Kars’a kadar aynı yazıyı en az üç- beş gazetede yayınlar, bu gazeteleri dosyalar ve yazarın adresine gönderirdi. Bunu ülkemizde başka yapan yoktu. Mustafa Ceylan’da İsa Kayacan gibi hep başkalarını yazdı, başkalarına çalıştı. Bazen der ki: “dönüp baktığımda kendim için bir şey yapmamışım,” der, doğrudur. Yayınladığı kitaplarda kendine ait bir öz yaşam öyküsünü bile koymaz. Ama yazdığı sanatçının kaşıklığına kadar her şeyini yazar.
Ona âcizane sunduğum kitapları onca işinin arasında birkaç gecede okumuş, bir dergi sayısının yarısı kadarında beni işlemiş, bu yazılarını da Karatay Medrese ’si dergisinde yayınlamıştı. Üstüne bir de yaptığı sunduğu bu Karatay Medrese ‘si Edebiyat Günlerinde konuk sanatçı olarak ağırlamıştı çok teşekkür ederim.
O bir mühendistir. Bu eğitimi ona sanat alanında da disiplin, iyi bir organizasyoncu, sanat ve kültüre karşı objektif bir yaklaşım kazandırmış.  Mustafa Ceylan 17 yaşında 12 Mart’ta Ülkü Ocakları başkanı olarak ceza evine girmiş. 12 Eylül ‘de de yine ceza evine girer. Ancak 12 Mart’ta ceza evinde solcuların bulunduğu koğuşa verirler Mustafa Ceylan’ı. O koğuşta Toplum Kitabevinin sahibi öykü eleştirmeni öykücü Remzi İnanç vardır. Bilinçli olarak koğuşlarına konan bu genç ülkücüye deyim yerindeyse ezmek, değiştirmek yerine insanı davranmışlar. Ve bu gün Remzi İnanç öl dese onun için ölecek kadar derin insani bağlar oluşmuş aralarında. Düşünce ve sanat olarak da birbirlerini anlama noktasında bir anlayışa ulaşmışlar.
Bunu ele aldığı, hakkında yazı yazdığı şairler yelpazesinde de görebiliriz. Hatta son kitabı” Öldürülen 101 şair” kitabındaki şairlerde görebiliriz. Bu kitabıyla bedel ödenmeden, muhalif olunmadan şair olunamayacağını derisi yüzülen Nesimi’den, darağacında asılan Pir Sultan’a kadar anlattığı şairlerle göstermiştir.
Onun ikinci bir oğlu diyebileceğimiz Vatandaş Osman diye bilinen hiciv ustası şair Harun Yiğit’ten söz edelim. İşçi olarak gittiği Almanya’dan dönüşünde Remzi İnanç’a der ki: “Ben Antalya’ya gidiyorum kimi tanıyorsun, görüşebileceğim, der. Remzi İnanç, bu sosyalist şairi Mustafa Ceylan’a gitmesini söylemiş. Ceylan da bu isteği bir vasiyet gibi kabul edip Harun Yiğit’e bir çalışma odası verip birlikte birçok projede çalışmışlardır. Birçok programı birlikte hazırlayıp sunmuştur. Harun da bir evlattan çok daha fazlasını ona yapmaktadır. İkisini bu anlamda kıskandığım olmuştur.
Şimdi elinin altında beş ayrı projesi olduğunu bunlarla ilgili gece gündüz çalıştığını biliyorum. Mustafa Ceylan ve Harun Yiğit’e sağlık ve başarı dilerim. İyi ki varlar.

3 Ocak 2015 Cumartesi

ZALİMLER, ÇOCUKLUK CENNETİMİZİ HARABEYE VE HAYATIMIZI DA CEHENNEME ÇEVİRDİLER

ZALİMLER, ÇOCUKLUK CENNETİMİZİ HARABEYE VE HAYATIMIZI DA CEHENNEME ÇEVİRDİLER
10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük'ün Amerika ve Peşmerge İşgalinden Önceki Durumu.
10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük'ün Amerikan Askerleri Desteğindeki Peşmergeler Tarafından İşgal ve İstilasından Sonraki (Şimdiki) Durumu. Bu Sürede 700 Bin Kürt Sahte Belgelerle Kerkük’e İthal Edilip yerleştirildi. Hani Kerkük Türkiye'nin milli meselesi ve kırmızı çizgisiydi! 
Türkmen şehri Kerkük düz bir ovada kurulmuştur. MÖ. 3. yüzyılda yapılan kale bir tepenin üzerinde yer alır ve Kerkük’ün her tarafına kuş bakışı bakan bir konuma sahiptir. Kerkük’ün ortasından Hasa Su çayı geçer. Hasa Su çayı Kerkük’ü Eski yaka ve Korya yaka olmak üzere iki yakaya ayırır. Kale ile beraber şehir üç kısma bölünür. Kale şehrin ilk yerleşim yeridir. Çevresine hâkim surları ve dar sokakları vardı. Kalenin içindeki kesim Hamam, Ağalık, Meydan ve Zindan adlı dört mahalleden oluşmaktaydı. Şehrin kale dışına taşması muhtemelen nüfusun da baskısıyla 17. yüzyılda olmuştur. Eski yaka (Karşıyaka) kesiminde kale çevresinde zaman içerisinde ortaya çıkan İmam Kasım, Çay, Çukur, Musalla, Bulak, Avcı, Piryadi ve Ahi Hüseyin, adlarında mahalleler bulunuyordu. Korya yakasında ise Sarıkâhya, Begler, Mahatta (İstasyon), Şaturlu, Hasa, Elmas, Yeni Kerkük (Arafa) adlı mahalleler vardı. Kürtlerin yoğun yasadığı Şorca mahallesi de geçen yüz yılın kırkları ve ellilerinde yoktu. Kerkük’te sonradan ihdas edilen ‘’iskan (Azadi)’’ ile ‘’Rahimava’’ Kürt mahalleleri de yoktu. Bunlar sonradan Süleymaniye ve Erbil yolu istikametinden göç alarak kurulmuştu.
Kerkük’te, kale dışında İmam Kasım’ın küçük bir yerleşme çekirdeği olarak varlığını biliyoruz. Ayrıca kalenin yarım mil ötesinde ve Hasa Su çayının diğer tarafında Korya’nın, tıpkı Tisin köyü gibi küçük bir yerleşme olduğu tarihi belgelerle saptanmıştır. Daha sonraki tarihlerde bu iki yerleşme de Kerkük kentinin yerleşme dokusu ile bütünleşmişlerdir. Korya yakasında çokça resmi devlet binaları bulunuyor. Nitekim valilik, kışla, belediye binası, nüfus dairesi, tapu dairesi, adliye, kamu yapıları Korya yakasında inşa edilmişlerdir.
Türkmen Diyarı Kerkük’ten 70’lerden Bir Görüntü
Büyük Pazar, Korya Pazarı, Kayseri Çarşısı Kerkük’ün Türkmen kimliğinin en yoğun şekilde hissedildiği yerlerin başında geliyor. Aslında Kayseri ’Kapalı Çarşı’ anlamında kullanılıyor. Geçmişten bu yana alışılagelmiş şekilde, Anadolu’nun ortasında yer alan ve ticaretiyle ünlü Kayseri’nin adı verilmiş ’Kapalı Çarşı’lara. Bu çarşılardaki dükkân mülkiyetlerinin hemen hemen tamamı Türkmenlere ait.
Kerkük’ün ilk yerleşme merkezinin çekirdeği olan kale, bu yüzden en eski mimarlık ve kentsel dokunun da merkezi idi. Kerkük kalesi 4 mahalle, 743 geleneksel ev ve onlarca tarihi eserden oluşuyordu. Kerkük Kalesi’nde oturanların hemen hemen tamamı Türkmen’lerdi. 1995 yılında Saddam Hüseyin'in talimatıyla kale sakinleri zorla boşaltılır ve 1997'den itibaren 2003'e kadar yüzlerce geleneksel tarihi Türk evi ve eseri buldozerlerle yerle bir edilir. Türkmenlere ait ne varsa, evleri, tarihi eserleri, hatta mezar taşları bile yok edilir. Amaç Kerkük’ün Türkmen kimliği ve izlerini silmekti.
Kerkük Kalesi Yıkılmadan Önceki Durumu
Kerkük Kalesi Yıkıldıktan Sonraki Durumu

Yıktılar kalamızı (Kalemizi) Sürdüler balamızı Daha can boğazdayken Çektiler salamızı
Kalede Yıkılan Türk Tarihi Evleri

Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii Minaresi, 16 gözlü Taşköprü gibi 60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkün. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok. Diğer taraftan edebiyat ve kültür alanında da Türkmen ağırlığını görmek mümkün. Kerkük’teki sanatçıların çoğunluğu da yine Türkmenlerden. Kerkük Türküleri tüm dünyada hangi dille icra ediliyor? Türkçe.
Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?
Kerkük Kalesi ve Şehitler Köprüsü Yıkılmadan Önceki Hali

Kerkük'ün ahalisinin büyük çoğunluğu Türk'tü. Ne Arap ne de Kürt'e rastlamazdınız. Şehirde herkes Türkçe konuşur. Biraz farklı bir lehçeyle, ama her şeyiyle Türkçe, etraf hep Türklerle dolu, evde, sokakta, pazarda, çarşıda, camide, parkta, sinemada, lokantada….. Türkler sadece okulda bir miktar Arapça öğreniyorlardı. Hatta Arap öğretmenler eğitim verebilmek için Türkçe öğrenmek zorunda idiler.
Araş­tır­ma­cı ya­zar Sa­ti Al-His­ri “Irak’ta Ha­tı­ra­la­rım” ad­lı ese­rin­de 1921 yı­lın­da, o dönemin Eği­tim Ba­kan­lı­ğı baş mü­şa­vi­ri gö­re­vin­de bu­lu­nan İn­gi­liz yüz­ba­şı N.Va­rel ile olan ih­ti­la­fı ve çar­pış­ma­sı­nı, Eği­tim Mü­dü­rü mu­avin­li­ği gö­re­vi­ni red­det­ti­ği­ni açık­lar­ken, Va­rel’in ken­di­si­ne: “Ker­kük’e git, ora­da Eği­tim Mü­dür­lü­ğü gö­re­vi­ni sa­na ve­re­lim, ora­da Türk­çe konuşulur, sen de Türk­çe bi­li­yor­sun”, de­di­ği­ni ha­tır­la­tı­yor. Va­rel bu öne­ri­si­ni Kra­li­yet Sa­ra­yı Baş­ka­nı Rüs­tem Hay­dar’a da tek­rar­la­mış ve Al-His­ri’den Türk­çe ko­nu­şu­lan Ker­kük’te ya­rar­lı ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ti. (Sati Al-Hisri, Irak’ta  Hatıralarım 1. Cilt, 1927, s.140, 141, 142.)
Türkmen şehri Kerkük, tarihin her döneminde önemini korudu. Kültür varlığı, sanat, müzik, spor ve çevresinin mimarisi ile de dikkat çekici bir şehir. Kerkük, geleneksel yapı ve tarihe tanıklık eden kitabeleri ile de göz alıcı bir hazine.
Kerkük’ün Futbol Karması Hemen Hemen Tamamı Türklerden Oluşuyor

Kerkük’ü karanlığa boğan onun kalesi, Gök Kümbeti, Dakuk Ulu Camii Minaresi, Sultan Saki Yatırı, Nakışlı Minaresi, Kerkük (Aziziye) Kışlası, Danyal Peygamber Türbesi ve Minaresi ya da kurumuş Hasa Su çayı değil, toprağın altında yatan karanlık, yani petroldür. Türkmen şehri Kerkük'ü gezerken insanı karşılayan perişan manzara, bu şehirde yaşayan sade insanların, toprağın altındaki dev zenginlik kaynağının sıkıntısından başka bir yanını görmediğini ispatlıyor. Başkaları için “petrol cenneti” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.
Selçuklular Döneminde Yapılan Gök Kümbet

Çocukken yaşadıklarını hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü hafızanın en temiz en güçlü olduğu zamanlardır çocukluk. Çocukluk cennetimiz Kerkük, nasıl bir "yitik cennet"e dönüştüğünü görüyoruz. Bu da bize derin bir acı ve keder veriyor. Zalimler, çocukluk cennetimizi harabeye ve hayatımızı da cehenneme çevirdiler. Kerkük giderek solan, el değiştiren, artık tutunamayan bir kent. Ötesi, halen, belleğimizdeki yaşayan, kanayan haliyle çocukluk cennetimiz.
Türkmen Şehri Kerkük’ten Bir Görüntü

Bugün Yerimizi yurdumuzu ve haklarımızı silah zoru ile gasp edenler, bizleri baskı ve zulüm altında tutanlar, ezmeye çalışanlar ve hürriyetimizi elimizden alanlar bilsinler ki haklarımızı mutlaka geri alacağız. Biz başaramazsak, çocuklarımız başaracak, çocuklarımız başaramazsa torunlarımız başaracaktır. Çünkü çocuklarımızı ve torunlarımızı da bu yönde eğitiyor ve yetiştiriyoruz. Dünya nice hükümdarlar, krallar, paşalar, tiranlar, firavunlar, despotlar, eli kanlı katiller gördü. Bu dünya kimseye kalmadı, bugünkü zalimlere mi kalacak? Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmaz, zulüm payidar olamaz çünkü eden bulur.
Ali Kerküklü
Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)