21 Ekim 2015 Çarşamba

VEFATININ 1. YILDÖNÜMÜNDE “ANADOLU BASINI’NIN ULU ÇINARI” PROF. DR. İSA KAYACAN, ANKARA’DA ANILDI.

VEFATININ 1. YIL DÖNÜMÜNDE “ANADOLU BASINI’NIN ULU ÇINARI” PROF. DR. İSA KAYACAN, ANKARA’DA "ÖZGÜN BİR PROGRAM VE ÖNEMLİ BİR PANEL İLE" ANILDI.
(Çankaya Gazetesi, Kültür-Sanat-Ankara: 19 Ekim 2015)
Vefatının 1. Yıl dönümünde Anadolu Basınının İmparatoru Prof. Dr. İsa Kayacan Ankara’da Anıldı
Dr. Şemsettin Küzeci
Kerkük Kültür Derneği başta olmak üzere Ankara’da faaliyet gösteren birçok Sivil toplum kuruluşu Vefatının 1. Yıldönümünde Anadolu Basınının İmparatoru Prof. Dr. İsa Kayacan’ı Ankara’da Andılar. 17 Ekim 2015 tarihinde Ankara Türk- İş Konferans Salonunda gerçekleşen anama toplantısı Eğitimci Yazar Arzu Kök’ün sunumuyla başladı. Saygı duruşu ve istiklal marşının okunmasından sonra Kerkük Kültür Derneği Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci açılış konuşması yaptı.
Protokol Konuşmaları
Protokol konuşmalarında Devlet e. Bakanı Hasan İkinci ve Orman e. Bakanı Halit Dağlı İsa Kayacan’ın verimli çalışmalını dile getirdiler. Devlete sadık bir birey olarak nasıl hizmet ettiğine vurgu yaptılar. İsa Kayacan’ın torunu Nazlı Aykut duygusal bir konuşma yaparak dedesi İsa Kayacan’ı gözyaşları içinde anlattı. Türkmeneli Kültür Merkezi Başkanı Dr. Mustafa Ziya, İsa Kayacan’ın başta Türk dünyası olmak üzere Irak Türkmenlerine yapmış olduğu hizmetlerinden söz etti. Ardından da Merkez adına Kayacan’ın Kızı Gül Kayacan Hanımefendiye bir Anı Plaketi takdim etti. RTÜK Daire Başkanı Yusuf Turan Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin ve Yardımcısı Savaş Kıratlı’nın selamlarını ileterek, Kayacan’ın anısına bir çelenk gönderildiğini söyledi. Turan; İsa Kayacan’ı güzel bir şekilde anlatarak BYEGM indeki çakışmalarından bahsetti.
İsa Kayacan Paneli
Prof. Dr. İsa Kayacan’ının her yönüyle anlatmak amacıyla bir Panel düzenlendi. Pakel’i Dr. Şemsettin Küzeci yönetti. Konuşmacılar ise. Anayasa Mahkemesi e. Başkanı Yakta Güngör Özden, Araştırmacı- Yazar Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrettinoğlu, Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Tamille Abbasova, Gazeteci Yazar Abdullah Satıoğlu ve Şair Yazar Mustafa Ceylan İsa Kayacan’ı her yönüyle anlattılar.
Kayacan Ailesine Ödül
İsa Kayacan’ın ailesine Türkiye Gazeteciler Federasyonu tarafından bir hizmet ödülü takdim edildi. Ödülü Genel Başkan Yılmaz Karaca’nın Danışmanı Ahmet Kanbur takdim etti. Ekinci bir ödül ise İsa Kayacan2ın torunu Nazlı Aykut’a verildi. Ödül Kerkük Kültür Derneği Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci tarafından takdim edildi.
İsa Kayacan Anı Defteri
Kayacan’ın anma toplantısının birinci bölümü sonrası Kayaca Çay ve ikram molası esnasında için Anı Defteri açıldı. Katılımcılar Kayacan hakkında duygu ve düşüncelerini anı defterine yazdılar. Birbirinden anlamı sözlerle ifade edilen Kayacan dostları tarafından gümüllerde yaşayacaktır.
Şair ve Yazarlar Vicdanında İsa Kayacan
Bu oturumda Kayacan hakkında şairler ve yazarlar; Azerbaycan’dan Tamilla Abbasova, KKTC’den Ahmet Köksal, Kerkük’ten Mustafa Ziya, Şemsettin Küzeci, Söke’den Abdülkadir Güler, Samsun’dan Rıfat Kaya, Eskişehir’den Rabia Barış, Antalya’dan Mustafa Ceylan ve Ankara’dan İsmail Kara, Mustafa Nevruz Sınacı, Aysel Al, Durak Turan, İlhami Nalbantoğşu, Murat Duman ve Lider Anaç Kayacan hakkında anılarını ve insanlığını, şairliğini, yazarlığını ve adam gibi adam olduğunu söylediler.
Aşrı Şerif ve Dua
Kayacan’ın vefatının 1. Yıldönümü anısına Kayacan için aşrı şerif ve dualar okutuldu. Ardından da Kapanış konuşmasını Dr. Şemsettin Küzeci yaparak, Kayacan’ın kızı Gül ve Filiz Kayacan Torunu Nazlı ile anma toplantısı hazırlık komitesi İsmail Kara, Mustafa Nevruz Sınacı, İlhami Nalbantoğlu, Murat Duman ve Arzu Kök’ü sahabeye çağırılarak katılımcılara teşekkür edildi.
www.kerkukgazetesi.com
18 Ekim 2015 - Ankara

BİR KÜLTÜR SEVDALISI.., İlhami NALBANTOĞLU - Ahlat Kültür Sanat ve çevre Vakfı Başkanı

BİR KÜLTÜR SEVDALISI
Prof. Dr. İsa KAYACAN
İlhami NALBANTOĞLU
Ahlat Kültür Sanat ve çevre Vakfı Başkanı
Posta kutusundan aldığım mektuplar arasında yerel bir gazete de vardı.  Beklemediğim bu durumla ilk kez karşılaştığım için, görevliler yanlışlıkla koymuş olabilirler diye düşündüm. Üstünde benim adımın yazılı olduğunu görünce dikkatle bakıp inceledim, bu bir Burdur Gazetesiydi. Aceleyle açıp sayfalarını karıştırmaya başlayınca benim adıma yazılmış bir makale olduğunu gördüm. Yazarının ismi Prof. Dr. İsa KAYACAN’dı, bir de siyah-beyaz fotoğrafı vardı. Tanımıyordum, ancak etiketi ve benim hakkımda yazdıkları oldukça etkileyiciydi. Bir bilim insanın yazdığı övgü dolu sözler kimi etkilemez ki, hoşuma gitmişti.
İlk işim bilgisayar arama motorlarında bu ismi aramak oldu
Ofisime döndüğümde ilk işim bilgisayar arama motorlarında bu ismi aramak oldu, resimlerinden simasının yabancı olmadığını gördüm. Belirli sanat ve kültür ortamlarında karşılaşmış olmalıyız diye düşündüm. Aradan birkaç gün geçmişti ki bir gazete daha düştü posta kutuma, bu bir Kahramanmaraş gazetesiydi, aynı yazı burada da vardı. Birkaç gün sonra bir Şanlıurfa gazetesi, ardından Van gazetesi, daha sonra Gaziantep gazetesi, hepsinde aynı yazı yayımlanmıştı, iyice şaşırmıştım.
Yazarın isminden başka bir iletişim bilgisine sahip değildim. Ankara’da yaşadığını bildiğim için, eline geçer mi geçmez mi kaygısıyla bu yerel gazeteler aracılığıyla teşekkür mektubu yazmak yerine kendisini bizzat görmenin, ziyaret edip teşekkür etmenin daha doğru olacağını düşünüyordum.
“Afedersiniz, siz İsa Kayacan Hoca mısınız?”
Bir gün akşam saatlerinde yorgun bir halde çıkıp asansörün düğmesine bastım, üst katlardan gelen asansör katta durdu, kapıyı açtım ince yapılı bir bey vardı.  İyi akşamlar diyerek adımımı içeri attım. Siması yabancı gelmiyordu, hafızamı zorladım evet tanıyordum ama tanışmıyordum. Emin olmak için; “Afedersiniz, siz İsa Kayacan Hoca mısınız?” diye sordum. Evet, yanıtını alınca kendimi tanıttım, dilimin döndüğünce hakkımda yazdığı ve birçok gazetede yayınlattığı yazılar için teşekkür ettim. Çok sakin ve mütevazı bir biçimde beni dinledi. Konuşmamız asansörün çıkış katına gelmesine kadar sürdü, esenlikler dileyerek ayrıldık.
Bu kısa konuşmada bir iletişim bilgisi almak mümkün olmadı. Sadece 4. kattaki arkadaşının bürosuna geldiğini, zaman zaman buraya uğradığını söyledi. Bu kadarı da benim için yeterliydi, ben de hiç olmazsa zaman zaman bu büroya uğrayıp bilgi alabilecek ya da mesaj bırakabilecektim.
Yeni yayınlarımız çıktıkça ben her seferinde İsa Hoca’ya verilmek üzere bir adedini bu büroya bırakıyordum, o da her aldığı kitap için bir yazı yazıyor ve çeşitli yerel gazetelerde yayınlattıktan sonra bir adedini benim posta kutuma gönderiyordu.
İkinci karşılaşmamız bir hastane koridorunda oldu. Gene kısa, gene esenlik ve sağlık dilekleriyle noktalandı. Ama İsa Hoca’nın benim hakkımda yazdığı ve çeşitli yerel gazetelerde yayımlanan güzel, anlamlı, onore edici, cesaretlendirici makaleleri posta kutuma düşmeyi sürdürüyordu.
Son yayımlanan kitabımızın arka sayfasına İsa Hoca’nın övgü dolu satırlarından bir bölüm koymuş, altına da adını yazmıştım. Bu kez gidip bizzat kendisine takdim edip, teşekkür etmek istedim ve arkadaşının bürosunun kapısını tıklattım. Hocanın uğrayıp uğramadığını sordum, kendisine bu kitabı vermek istediğimi söyledim. Arkadaşı, yanıt vermek yerine benim oturmamı işaret etti suskun kaldı. Ayrıcalıklı bir durumun olduğunu hissettim, oturup sessizce bekledim, çok geçmeden arkadaşı:
“Sizin haberiniz yok anlaşılan, Hocayı geçtiğimiz ay kaybettik.”
Derin bir teessür içinde dilim damağıma yapıştı, gözlerim doldu, nutkum tutuldu, bana bunca övgüler düzen bu değerli insana karşı borçlu kalmış, borcumu ödeyecek fırsatı kaçırmıştım. Aradan bir süre geçti, Hoca için bir “Anma Günü” yapılacağı haberini aldım, belki bir katkım olur diye sevindim.
Prof. Dr. İSA KAYACAN'I ANMA PROGRAMI VE PANEL
17 Ekim 2015 günü Ankara’da TÜRK-İŞ toplantı Salonunda İsa Hocayı anma toplantısı yapıldı. Kalabalık bir izleyici kitlesi vardı. Hocamız her yönü ile belleklere bir kez daha kazınmış oldu. Ben bu etkinliğin “Organizasyon Komitesi”nde yer almakla, İsa Hoca’ya duyduğum saygı ve minneti bir kez daha tüm içtenliğimle yüreğimde hissettim.

13 Ekim 2015 Salı

O HER ZAMAN GÖNLÜMÜZDE. İSA KAYACAN İÇİN.... Ünal Şöhret DİRLİK

DEEEĞERLİ ARKADAŞIMIN ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE BULUNMAK İSTERDİM. EŞİM KISA BİR ZAMAN ÖNCE FELÇ GEÇİRDİ
O, 
HER ZAMAN
GÖNLÜMÜZDE.,
İSA KAYACAN İÇİN....
*
İsa Kayacan bir ulu çınardı
Dalları göklere değer
Hep kuşlar ona konardı
Yurdun dört bucağında dostları vardı
İsa Kayacan onları mutlaka arardı.
Alçak gönüllüydü
Sevgi dolu bir kalbi vardı
“Burdur’da   bir  evin damı çökse
O gönülden ağlardı.
Adı üstünde İsa bir kaya bir candı.
Burdur sevgisini yüreğinde taşıyor
İsa Kayacan gönüllerde yaşıyor.

Bir parkta, bir meydanda onun heykelinin dikilmesini diliyorum.
Sevgilerle.
Ünal Şöhret Dirlik
FETHİYE & MUĞLA

KAYACAN'I ANMAYA ANKARA GİDİYORUM… Abdülkadir GÜLER (Söke Ekspres Gazetesi)

KAYACAN'I ANMAYA ANKARA GİDİYORUM…

Abdülkadir GÜLER
Abdülkadir GÜLER
(Söke Ekspres Gazetesi-12/10/2015) Anadolu Basınının fahri hemşehrisi Prof. Dr. İsa Kayacan (10.09.1943) Burdur doğumlu idi. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi  Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Uzun yıllar birçok Bakanın Kültür ve Danışmanı ve Basın Müşaviri olarak görev yaptı.  Görevi sırasında Sanat, edebiyatla ilgilendi. Çalışkan ve üretken bir gazeteci idi. Gazetelerde çeşitli  makaleler, denemeler, Şiirler, öyküler, roman, Tiyatro, Tarih, röportaj, gezi, araştırma ve inceleme, gibi konularda 135 esere imza attı. Anadolu’nun 60 ili ve 400 ilçesinde yayımlanan birçok yayın organı ve dergilerde yazılarıyla katkıda bulundu. Basında 25 Yılın Şeref ödülünü aldı, Anadolu’nun Fahri hemşerisi seçildi. Eserleriyle ilgili yüzlerce plâket ve onur belgesi aldı. Burdur’da ve Tefenni’de adı caddelere ve sokaklara verildi. Azerbaycan Bakü Üniversitesi tarafından İsa Kaylacan’a Türk kültürüne vermiş olduğu hizmetlerden dolayı iki kez doktorluk ve bir kez Profesörlük unvanları verildi. Prof. Dr. İsa Kayacan geçen yıl 15 Ekim 2014 Ankara’da vefat etti. Vefatının birinci yılında Prof. Dr. İsa Kayacan’ı Anma, Eğitim, Bilim ve Kültür Etkinliği adı altında 17 Ekim 2015 günü Ankara’da TÜRKİŞ KONFEDERASYONU Konferans salonunda anılacaktır. Bu anma etkinliğinde İsa Kayacan’ın  gazeteci arkadaşları, şairler, yazarlar akademisyenler ve sevenleriyle birlikte geniş kapsamda bir anma töreni yapılacaktır. Bu anma  törenine ben de davet edildim…
İsa KAYACAN, benim 45 yıllık yazar ve gazeteci arkadaşımdır. Onun vefatının  birince yıldönümünde  severleriyle birlikte  olmayı beni mutlu edecektir. Söke’den Ankara’ya gitmek benim için bir vefa borcudur…


***
Not: Cumartesi günü Ankara Tren Garı önünde patlama meydana geldi. Bu menfur saldırıda çok sayıda vatandaşımız öldü ve  yaralandı.  Bu menfur saldırıyı kınıyor, ölenlere Allah'tan rahmet, yaralananlara da acil şifalar diliyorum…

3 Ekim 2015 Cumartesi

GERÇEK BİR KALEM USTADINA MEKTUP; Murat DUMAN

06 ARALIK 2014 TARİHİNDE YEDİGÜN GAZATESİ DUMANLI BELDE KÖŞEMDE YAYINLANAN KÖŞE  YAZIMDIR .....
GERÇEK BİR KALEM ÜSTADINA MEKTUP
        Murat DUMAN
2004 yılı sonlarıydı. İsa Kayacan Hoca’m bana “İşte Hayatım” adlı kitabını imzalayıp verdi. Huyunu bildiğim için kitabı hemen okumaya başladım. Okumasam, “Kitabı okudun mu?” sorusunu sorarak beni hesaba çekeceğini çok iyi biliyordum.
Kitap, yaklaşık 700 sayfaydı. Saygıdeğer Hocam, çok titiz bir insandı. Yaptığı işi gerçekten önemser, aldığı görevi harfiyen yerine getirir, yerine getirmeyenlere de kızardı.
Kitabı okurken “Selam Olsun” adlı, sekizlik hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirine rastladım ve ilk karşılaşmamızda kendisine, “Bu şiirin bir hikâyesi var mı?” diye sordum. “Murat Bey, hangisini hatırlayayım? Hatıraları olan şiirlerimi not alırım. Onlara bir bakayım.” dedi. Doğru ya nereden hatırlayacaktı. 36.500 makalesi ve 131 adet basılmış kitabı olan bir üstadın anında bir şiirinin hikâyesini hatırlaması ne mümkün!
Bir gün öğle yemeğinde kıymalı melemen yapmıştım. Yemeğe bekliyordum değerli Hocamı. Yemek yerken, “Hatırladın mı şiirin hikâyesini?” diye sorunca, “Evet.” dedi ve cebinden bir kâğıt çıkartarak okudu.
Bir Bakan’ın basın danışmanıyken makam arabasıyla ve birkaç görevli arkadaşıyla birlikte Adana’ya giderler. Valiliğe girip görevleri gereği yardım alacaklar, sonra da Bakan Bey’i karşılayacaklardır. Hocamız, Vali Bey’le konuyu bizzat konuşur. Vali Bey, ya konuyu anlamaz ya da umursamaz bir tavır sergiler. Aradan bir saat zaman geçer. Hocanın canı sıkılır ve oturduğu yerden bu şiiri kaleme alır, Vali’ye uzatıp, “Siz gerçekten çok çalışkan bir valisiniz bu başarınızı Bakan Bey’e anlatacağım!” der. Şiiri okuyan Vali, derhâl istenilen işlerin yapılması için talimatlar verir. Böylece alınan görev eksiksiz olarak yerine getirilmiş olur.
Hocamız, Vali Bey’in umursamaz davranışını tabiî ki Bakan Bey’e anlatmaz.
Sohbetin sıcaklığı içinde, “Hayırdır, bu şiir neden dikkatini çekti?” diye bir soru yönelti. “Müsaade et de o da ben kalsın!” deyince bir tebessüm belirdi yüzünde.
Zaman içinde şiiri sert sözlerden arındırıp kendine okudum. “İzniniz olursa bu şiiri bestelemek istiyorum.” diyerek olurunu aldım. Şiirin üç dörtlüğünü bir aya yakın çalışarak uşak makamında besteleyip bir arkadaşın saz eşliğinde kayıt yaptım ve Hocama dinlettim. Çok memnun oldu ve bana dönüp, “Sende anlayamadığım bir şey var. Bu ne hamaratlılık yahu! On parmağında on hüner var. İş adamı olduğunu, şair olduğunu, güzel sesinle şarkı ve türkü söylediğini, Belde gazetesinde ‘Dumanlı Belde’ adlı köşende yazılar yazdığını, altı yıldır müzik eğitimi aldığını biliyordum da beste yapacağın aklımın ucundan geçmezdi! Vallahi beni şaşırtıyorsun, pes doğrusu Murat Bey!” diyerek beni onure etti.
İnkâra asla gerek yok. Onun hakkını asla ödeyemem. Beni âdeta bir gergef gibi işledi yaklaşık dokuz sene.
Hocamı 1999 yılında tanımıştım. İlk seneler pek samimiyetimiz olmamıştı. Eşi Hakk’ın rahmetine kavuştuktan sonra cennet mekân Ahmet Tufan Şentürk Hocamın evinde karşılaşınca samimiyetimiz iyice pekişti. Tufan Hoca vefat edince her alanda bana kol kanat geren, ilmî yönden desteğini esirgemeyen İsa Hocam elimden tuttu. O yıllarda kendisi Belde gazetesinde köşe yazıyordu. Onun taassubuyla arada bir misafir yazar olarak ben de makale yazıyordum aynı gazeteye. İlerleyen yıllarda Belde gazetesinin sahibi Alaattin Kaya Bey’in nazik davetini kırmayarak “Dumanlı Belde” adını taşıyan köşemde yazılar yazmaya başladım. Yazılarım okudukça beğeni kazanmaya başladı. Dağdaki bir ağaçtan güzel bir mobilya yapmanın mutluğunu yaşıyordu hocam sanki. Kendimi övmek istemiyorum ama ilk yazamaya başladığımda yazılarımın beğenileceğinden adım gibi emindim, çünkü makale konusunda beni İsa Hocam yetiştirmişti. Çıkan her yazımı keserek bir A/4 kâğıdına yapıştırıp bana getiriyordu değerli Hocam. Bir gün bana, “Yaşadığım müddetçe bu görevi ben yapacağım. Sonunda da yazıların bir kitabı dolduracak kadar çoğaldığı zaman vakit geçirmeden kitaplaştıracağız.” dedi.
Hocamla her gün olmasa bile haftanın en az dört günü beraberdik. Çünkü gazetede çıkan köşe yazılarını almaya gelirdi Rüzgârlı Sokak’a. Haksız ve riyakâr insanlara çok kızar, “hormonlu” yakıştırması yapardı onlara.
Edebiyat camiasında öyle dengesiz, öyle olgunlaşmamış, sözüm ona insan müsvetteleri var ki, Hocamızın edebiyata verdiği katkılardan dolayı Türki Cumhuriyetlerden alnının akıyla aldığı fahri doktor (Prof. Dr.) unvanı çekemeyenler, çeşitli yalakalıklarla bin bir takla atarak müsteşar olmuş, öğrencilerine tezler yazdırarak, tezler çalarak akademik payeler edinmiş hormonlu proflara çok kızardı.
Bir gün İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Merkez Birliği)’nin düzenlediği bir Beypazarı etkinliğinde katılıp gruplar hâlinde okullara dağıtıldık. Edebiyat hakkında bilgilerimizi sunacaktık. Her okul misafir olarak gelecek şairlerin, yazarların biyografisini bir slayt şeklinde göstererek memnuniyet ifadesi sergiliyorlardı. İsa Hocamız, önceleri benim iyi ahbabım olan dengesiz bir ozanla başka bir okula misafir olurlar. Okuldaki slayt gösterisinde Hocama ayrılan kısım biraz fazla sürmüş ki, normaldir. O dengesiz ozan ise ayağa kalkarak, “Neden İsa Bey’in slayt gösterisi uzun da benim gösterim kısa?” diye talebelerin önünde okulun hocalarına tepki göstermiş. O sırada görevli hoca, “İsa Hocayı tanırız. Ömrünü edebiyat ve edebiyatçılara vakfetmiştir. Onun içindir ki, slayt gösterisinin uzaması son derece normal!” diyerek malum şahsı susturmuş.
Beypazarı programın ertesi günü İsa Hocam bana gelerek durumu anlattı. Çok üzüldü ve bana senden bir ricada bulunacağım dedi bende buyur hocam dedim şu sözleri bana ait olan selam olsun şiirim sen besteledin ve o maalüm ozana sazını çaldırdın vidoda besteye ortak ettin lütfen onun adını sil onu böyle layık olmadığı bir eserde görmek istmiyorum ve mümkünse onu buradan uzaklaştır kendin ozan saniyor dedi  O malum ozanı takibe aldım. En ufak hatasını bulup mekânımdan def edecektim. Öyle de oldu. Affedilmez bir hata yaptı, ben de hem yanımdan hem de mekânımdan uzaklaştırdım.
İsa Hocam, Türkiye genelinde tanınan ve tanınmayan birçok şairin eserlerini köşesine taşıyarak onların tanınması için elinden gelen ne varsa ortaya koymuştur. Bu konularda da sıkıntılar yaşayan değerli Hocam, “Önce yanıma geliyorlar, İsa Hocam diyerek yere göğe sığdıramıyorlar, tanıtım yazıları yayımlanınca semtime dahi yaklaşmıyorlar.” diye dertlenirdi.
Hocamla bir defasında arabamla Antalya’ya, Mustafa Ceylan Bey’in bir etkinliğine gitmiştik. Ben Antalya’da bir müddet kalacağım için Hocamı otobüs terminaline bıraktım. Çantası yerinden kalkmıyordu. “Bu nedir?” diye sordum. “Sorma, birçok şair kitap getirdi, ben de geri çevirmedim. Gazete köşemde bu kitaplar hakkında yazılar yazacağım.” dedi. İşte böyle bir edebiyat âşığı idi İsa Hoca.
Şiirlerinde gerçekçiliği çok sever, âdeta bir fotoğraf makinesi gibi gördüklerini kaleme alırdı. Camiamızda şiir kalitesi çok zayıf şairler vardı. Onlara, şiirde kaliteyi korumak için toplantılarda, “Şiirimizi biraz dinlendirelim.” diyerek telkinlerde bulunurdu.
Yine bir gün öğle yemeğinde köfte yiyorduk. Hocamda bazı değişiklikler görüyordum. “Rahatsız mısın, günden güne zayıflıyorsun?” diye sordum. “Murat Bey, sorma! Bu şeker illeti bana huzur vermiyor.” dedi. Ama gördüğüm sıkıntı şeker sıkıntısına benzemiyordu. Bir de duydum ki, hastaneye yatmış, ameliyat olacak. Hemen ziyaretine gidip moral vermeye çalıştım. Birçok tahlillerden sonra zor bir ameliyat geçirdi. Başında kızları Gül ve Filiz vardı. Ailesinin onu yalnız bırakmaması çok hoşuma gitti. Ziyaretimde, “Seni çok seviyorum. Yanıma sen gelip de dertleştiğim zaman içimdeki karanlıklardan aydınlığa çıkıyorum.” diyordu. Başarılı bir ameliyattan sonra tekrar aramıza döndü. Rüzgârlı Sokak’a gelip yeni çıkan gazeteleri alıyor, yanıma uğrayıp insanların vefasızlığından dert yanıyor, üzülüyordu. Çünkü hastalandığında çok az sayıda insan arayıp hastaneye gelmişlerdi. Kedisine telkinde bulunup rahatlatmaya çalıştım. “Duymamışlar veya rahatsız etmek istemişlerdir.” dediğimde bana kızarak, “Yahu, insan dostlarını yanında görmek ister. Bu kadar vefasız insanlara ben neden hizmet ettim?” diyerek hayıflandı ve ardından, “Sen o kadar vefalı bir dostumsun ki, bunu sözle tarif edemem.” diye ekledi. “Ben hiçbir şey yapmadım.” dediğimde ise, “Yok canım, eline neşteri alıp ameliyata girmediğin kaldı. Hep yanımdaydın. İşini gücünü bıraktın benim için.” diyerek sevgisini sunuyordu.
Aradan çok zaman geçmedi. Görüşmelerimiz aralıksız devam ediyordu. Ancak, ameliyattan kalkmış olsa da eski düzeni yoktu Hocamın. Yemiyor, içmiyor, daha doğrusu midesi hiçbir şeyi kabul etmiyordu. “Üzülme, gazeteleri ben getireyim. Yeter ki sen yorulma.” dediğimde, “Senin bilmediğin bir şey var Murat Bey! Gazetelere gelmekle kendimi yeniliyorum.” diyordu.
İşim gereği bir seyahate çıkmıştım. Duydum ki, Hocamız, Rüzgârlı’daki Devlet Hastanesine yatırılmış. Ziyaretine gittiğimde artık her şeyin bittiğini hissediyor ve üzülüyordum. O ise hâlâ iş konuşuyor, “Kadınlar Destanı adlı kitabım geldi mi sana?” diye soruyordu. “Geldi.” dedim. “O kitaba yaptığın besteyi notasıyla beraber koydum.” dedi tatlı bir gülümsemeyle. “Hastaneden çıkınca beraber bakarız.” dedim. Beni bırak şimdi gidince hemen oku dedi.ve kitabi okudum ...
Hocamın, Anna adında iyi bir bakıcısı vardı ve kendisine çok iyi bakıyordu. Kızları Gül ve Filiz Hanım da sırayla gelip bakıcı Anna Hanım’ı dinlendiriyorlardı. Ama gün geçtikçe ümitlerin tükendiğini görebiliyordum. Zorluklar içindeydi. Konuşamıyor, canını Azrail’e vermemek için mücadele ediyordu. Doktoru gelip, “Çok sürmez, bir ya da iki saat sonra Hakk’ın rahmetine kavuşur, hazırlıklı olun, diğer kızını da çağırın.” dedi ve bana dönerek, “Sen neyi oluyorsun?” diye sordu. “Hocamdır.” dedim. “İsterseniz siz dışarı çıkın. Belki duyduklarınıza, göreceklerinize dayanamazsınız.” dedi ve beni dışarı çıkardı. Her şeyin sonunun gelindiğini bizzat gözlerimle gördüm. Aradan yarım saate yakın bir zaman geçti. Artık (Prof. Dr.) İsa Kayacan Hocam yaşamıyordu.
Saygıdeğer Hocamla çeyrek asırlık beraberliğimizin anlatılacak çok yönü var, ama şimdilik bu kadarını dile getirdim. Aziz hatıralarıyla kalan ömrümü tamamlayıp bir gün ben de onun yanına gideceğimi biliyor, bu bilinçle hayatımı sürdürmeye çalışıyorum saygılarımla.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun İsa Hocamın.                                           

BU ODUN BU PİLAVI PİŞİRMEZ... Murat DUMAN

BU ODUN BU PİLAVI PİŞİRMEZ... 
                                                                                                                   Murat DUMAN
Siz tüm gücünüzle yeteneğinizi kullanıp bir konuyu detaylarıyla, artı ve eksileriyle anlatırsınız, açıklarsınız. Karşınızdaki veya karşınızdakiler dinler görünür, dinlemezse anlar görünür anlamazsa aynı nokta etrafında dönüp durursa şaşırır, harcadığınız zaman ve emeğinizi acır, üzüntü duyarsınız. Yanı anlatmak kadar, anlamakta önemlidir.
Bir zat-ı muhteremle beraber Kütahya da bir dinletiye katılmıştım. Dinletide çok güzel yöre türküleri seslendirildi. Şiirler okundu, harika konuşmalar yapıldı. Belediye destekli bu dinleti yi düzenleyen Mehmet Uygun Bey Efendi idi ve bizleri çok güzel ağırladı.
            Dumlupınar Üniversitesi yurdunda kalıyorduk. Son gecemizdi, dinletiden döndük, kendi aramızda ve orada bulunan sayıları Yaklaşık 100 kız ve erkekten oluşan öğrencilerle sohbet yapıyorduk. Derken saat gece O 2, sularına gelmişti.
            Tam kalkmak üzereyken, bir hanım efendi ve benim yol arkadaşım olan zat-ı muhteremle bana doğru geliyorlardı. Hanım efendi” Murat bey sizinle biraz konuşabiliriyim” dedi. Ben de tabii ki dedim bir köşeye oturduk. Az sonra o zat-ı muhteremde arkamızdan geldi.
           Ben, hanım efendiyi başka bir ilde güzel bir etkinlikten tanıyordum.
           Meğer o saygı değer zatla aralarında geçmişten kalan bir evlilik meselesi varmış. Konu açıldı enine boyuna konuşuldu. Anlatıldığına göre, sözler verilip takılar alınmış. Hanım efendi bir olumsuz sözden alınıp her şeyi yıkmış tarumar eylemiş. O zat-ı muhteremde bu olaylar geliştikten sonra sevdiği kadını kaybetmenin ezikliği ile ver yansın etmiş. 
            Her ikisi de o meşhur gururlarının yükü altında kalmış ve çıkamıyorlar. İkisini de önce birlikte sonra hanım efendiyi dört saat süreyle ayrı dinledim. Her ikisinde de sarsılmayan bir sevgi vardı. O zat-ı muhterem geçmişte yaptığı hataların yenilgisini beyan edip, özür diledi. Ancak hanım efendi gururundan kurtulamıyor dönüp, dönüp aynı konuları dile getiriyordu.
            Derken ben araya gidim. Dedim ki; bu konulara bir on beş gün ara verin düşünüp hep beraber karar verelim. Bir hafta gibi zaman geçti, Hanım efendiyi aradım ve konuşulması gereken ne konu varsa kendisine izahta bulundum.
            Sonunda, hanım efendinin mutlaka bir psikolojik destek alması gerektiğini anladım. Çünkü bu evlilik gerçekleşse bile, evliliğin çok uzun ömürlü olmayacağını anlamıştım. O zat-ı muhterem yapılan hataların bir daha tekrarlanmayacağına dair hem söz verdi hem de özür diledi. Bir daha bu gibi konulara en asgari şekilde riayet edip dikkatli olacağına dair sözde vermesine rağmen, hanım efendi hala geçmişteki; gururunu yıpratan bir tek cümleyi durmadan tekrarlayıp, hala sevdiğini söylemesine rağmen, sorunları aşılmaz hale getiriyordu.
            Geriye dönüş olsa bile, bu odunun bu pilavı pişirmeyeceğini anladım. Burada yıllardır söylenen, yaşanan ve yazılan aşkın büyüklüğünü ve hiçbir sınır tanımayışını bir kez daha gördüm ve uzun, uzun düşündüm ve İki güzel gönlün yeterince bu aşkın güllerini soldurmamak için gayret göstermediklerine inanıyorum. Oysa benim bütün gayretim her ikisi de hazanında olan dostlarımın, yaşanacak ne kadar ömür varsa, bu mutluluk mutlaka yaşanmalıydı. Hanım efendi kardeşim ve zat_ı muhterem yol arkadaşım; AŞKIN her şeyden daha üstünde olduğu gerçeğini kabul edip sayabilseydi onların mutluluğu karşısında ben onlardan daha çok mutlu olacak onların beraberlikleri karşısında gururlanacaktım hayırlısı olması dileklerimi belirtiyor her iki dostuma saygılarımı sunuyorum. 

YOLUN AÇIK OLSUN

Kapattım sayfayı bir daha açmam,               
Yolun açık olsun git güle güle,                             
Çorak topraklara sevgimi saçmam,                  
Yolun açık olsun git güle güle…

Sevda pınarından taşsaydın keşke,                      
Gurur cephesinden düşseydin keşke,                  
Kin ile nefreti aşsaydın keşke,                                        
Kolun açık olsun git güle güle… 

Nefret ile gurur düşmandır cana,             
Güvensizlik düşmüş aklı mekâna,                    
Sevgi emek ister inanın bana,                            
Salın açık olsun git güle güle…

Daldaki meyveler olsun bir hele
Yapraklar dayanmaz savrulur yele
Ömür hazan olmuş düşersin dile,
Elin açık olsun git güle güle...

Bir kez nefsi yenip yere çalsaydın,
Yaşanan hayattan ibret alsaydın,
Bin kere düşünüp kıymet bilseydin,
Gülün açık olsun git güle güle....

Muradın sözleri hiç kâr etmedi
Aklın cenahından güman gitmedi
Sevgi hâkim olup ceylan gütmedi,
Selin açık olsun git güle güle.....
                                    20.08.2007 - ANKARA                                                                                          

29 Temmuz 2015 Çarşamba

AHLAT GAZETESİ & İLHAMİ NALBATOĞLU

Prof. Dr. İSA KAYACAN ANILIYOR…
Eğitim, kültür ve bilim dünyamızda derin izler bırakan, geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılıp ebedi âleme intikal eden Prof. Dr. İsa Kayacan’ı anmak için bir organizasyon gerçekleştiriliyor. (En geç 2015 yılı Ekim ayı içinde) Dostları, öğrencileri ve kültür dünyasının seçkin isimleri bir araya gelerek önümüzdeki dönemde Ankara’da bu organizasyonu gerçekleştirecekler. (AHLAT GAZETESİ, “ANALİZ”; Sayfa: 4, Sayı: 177, Ağustos-2015 “UYGAR MIYIZ?, Prof. Dr. Doğan KUBAN” & İlhami NALBANTOĞLU)
(*) Fotoğraf: Ahlat Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü

Ayrıntılı Bilgi İçin:
Dr. Şemsettin KÜZECİ ve/veya Karozan İsmail KARA aranabilir. 

5 Mayıs 2015 Salı

Ermeni (Yunan, Bulgar, Rus, Sırp, Çin, Arap) Mezalimi ve Dahili Bedhahlar...

Ermeni Mezalimi ve Dâhili Bedhahlar
Mustafa Nevruz SINACI
Yüz yıllık kuyruklu yalan, kirli iftira ve iğrenç furya!.. 24 Nisan 2015 günü de (her yıl olduğu gibi, tekrar) menfur bir kör iddia, inkâr maskesi ve timsah gözyaşları numarasıyla tam bir hayâsızlık, ahlâksızlık ve mürailikle:, “hepimiz Ermeni’yiz” ilenmeleri biçiminde, necip Türk Milletinin sinesi, memleketin Şüheda toprağının barış ikliminde “ihanet çığlıkları atıp (Tanınma, Tazminat ve Toprak) tehditleri savurarak” sökün etti!...  
Aynı gün Çanakkale’de anlamlı bir zaferin 100. yılı, ezeli baş düşman büyük Britanya İmparatorluğunun iştiraki ile anıldı. Günlerden Cuma. Bütün Cami şeriflerde üç aylar konulu hutbeler irad ediliyor; Bilumum vahşi batılı vampir, yarasa, kene ve sülük (emperyalist) illeti, İblis, Ebu Cehil, Şeytan şürekası, fetret anıtlarında kin kusar; Alçakça uydurulmuş yalanlarla kirletilmiş meydanlarda tehditler savurur, bazı haçlı Kiliseleri ve işbirlikçi Havralarda hamasi merasimler icra edilirken.; Bizim ‘merhametten maraz doğar’ kabilinden zincirleme ihanetlere maruz, kalleşlik, alçaklık, cinayet, şeamet ve plânlı soykırımlardan mağdur ülkemizde, ibadet şuuru konulu vaazlar ve Çanakkale’de tören var!..
Adama sorarlar: Senin Diyanet İşleri Başkanlığın ne iş yapar?
El İman, minel Vatan umdesi ile kaim İslâm’ın âlimleri nerde?..
Şu hale bakın…
Ne müthiş bir ironi!..
Bir yanda soykırım yalanı; Nefret, fetret, baskı, tehdit ve haçlı çığlıkları;
Diğer tarafta bedhah gafleti, Endülüs Rehaveti ya da dönme-devşirme muhabbeti!..
Hani 1937’de, malûm diyaspora menfurları İngiliz dolduruşuna gelip, ezeli ve sinsi düşmanlarının kalleş tuzaklarına düşerek, benzer söylemelere cüret etmek gafletine duçar olmuşlardı. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Reisi Mustafa Kemal ATATÜRK derhal ve en ağır surette derslerini verdi. Ki, bu dersin etkisi, ta 27 Mayıs’a değin sürdü ve bu büyük kudret karşısında korkuyla sinip, seslerini kestiler. Lâkin 27 Mayıs kalkışması ile Atatürk’ün Anayasası ilga, Cumhuriyeti imha edildi. Hak, adalet ahlâkı, demokrasi, lâiklik ve hukuk rafa kaldırıldı. Devleti isyan, ihanet, kan ve kalleşlikle ele geçiren “karşı devrimci” Cumhuriyet düşmanı halk partisi şürekâsı, ilk önce, CHP içinde yuvalanan koza, kripto, dönme-devşirme, mason ve misyoneri legalleştirip ortalığa salıverdi.
Sonra, insan hakları, adalet-hukuk, huzur ve barış mabedi Türkiye Cumhuriyeti, Sivas Kampı ile birlikte ‘Kürt Sorunu’; Akabinde, sözde hak ve özgürlük istemlerine dayalı anarşi; Paralelinde ise, gerçekte 1921 Kars Antlaşması ile halledilmiş olmasına rağmen tam bir yalan, iğrenç furya ve iftira kampanyası biçimi hortlatılan (uyandırılan) ‘Ermeni soykırımı’ rüzgârı yaratıldı!.. Yetmedi, sinsice geliştirilip, CHP’nin makûs rahminde nevzuhur “anarşi, terör ve tedhiş” sorunumuz oldu. Arkasından Asala. İhanet, şer ve şeamet (siyaset) ortamı olgunlaşıp-uygunlaşınca, dönem istihbaratı kullanılarak PKK eşkıyası teşkil ve dönme-devşirme politik ACI’lar tarafından eğitilip-donatılarak teşekkül ettirildi!.. 
Düşman tahrik ediyor; Hakaret, alçaklık ve küstahlık dinmiyor…
Türkiye aleyhine düzen kuran ve dolap çeviren hainlere “DUR” denilemiyor!..      
Bu zaman zarfında Ermenistan okullarında Türk Bayrağına sürekli hakaret ediliyor, Şanlı Bayrağımız dünyanın gözü önünde cadde, sokak ve okul meydanlarında ayaklar altına alınıyor, şerefsizce, soysuzca çiğneniyor ve 20’ye yakın İslâm ülkesinde “Ermeni soykırım” abideleri.; Utanç, yalan, iftira ve ağlama duvarları dikiliyor; Çoğu ülkede Türklere atfedilen soykırımlar yalanları ders olarak okutulmakta; Başta Ermenistan olmak üzere, Suriye, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan ve Mısır’da “Ermeni soykırımı” dâhil, Türk ve Osmanlı hakkında bin türlü hakaret, yalan-dolan, fesat-furya, iftira ve uydurma “bilgi kirliliği” tarih diye okutuluyor...
Hem de Türk hükümetlerinin gözü önünde ve Hükümetin gözünün içine baka, baka!.
            Ta ki, 16 Şubat 1976 günü Beyrut B. Elçilik Başkâtibi Oktar Cirit, kalleşçe, hunharca bir cinayete kurban gidinceye dek! Bu hain cinayetle birlikte ASALA ortaya çıktı. Bu Ermeni örgütü, Türkiye’de huzursuzluğun zirve yaptığı 1979’dan itibaren, 21 ülkenin 38 kentinde 110 saldırı gerçekleştirdi. Alçakça katliamlarda 42 Türk diplomatı ile 4 yabancı hayatını kaybetti. 15 Türk ve 66 yabancı yaralandı. 1980’de ASALA taktik değiştirerek, PKK’nın öncü kuvveti oldu. 1984’de PKK çıktı. Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA, PKK militanlarını eğitiyordu!
            NETİCE OLARAK;
Kamu Vicdanı ve Türk Milleti Soruyor:
            24 Nisan’da niçin? Camiler, Okul ve meydanlarda Ermeni, Yunan, Rus ve Sırp zulmü kınanmadı? 1976 – 1979 döneminde Ermeni ASALA örgütü tarafından kalleşçe katledilen Türk diplomatlarının öcü ve intikamları niye alınmadı? Sadece 1913 - 1923 yılları arasında Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da ‘Ermeni Soykırımına maruz kalan’ kin-kan, nefret, cinayet ve katliam kurbanı iki milyona yakın silâhsız, korumasız, mağdur, masum ve müsemma Türk-Müslüman toplu mezarlarında niçin birer anıt/abide yapılmadı?,
            Şu ana kadar resmen ve kamuoyunun gözü önünde yapılan binlerce kazıya rağmen; Bir tane dahi Ermeni toplu mezarına rastlanılmadığı, bütün dünyaya neden ve niçin hâlâ ilân edilmedi? Dünyanın Ermeni yalanlarına kanmasının sebeplerinden biri de bu değil mi?.. 
Nihayet; Türkiye Cumhuriyetinin Milli (!) Eğitim Bakanlığı, Atatürk ve Menderes döneminde müfredatlarda yer alırken.; 1963’den bu yana Ermeni, Yunan, Rus ve diğer ihanet şebekeleri tarafından Türk Milletine yapılan katliamlar, tehcirler, soykırımlar ve mezalimler “Neden ve Niçin” (Bazı AB ülkeleri, Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, İran-Irak, Suriye, Lübnan gibi memleketlerde eğitim-öğretim sisteminde ağırlıklı olarak yer alırken) Türkiye Cumhuriyetinin her derece ve düzey okulları ile Üniversitelerinde ders olarak okutulmuyor?
Oysa sadece Ermeni mezalimi değil; Rus, Sırp, Yunan, Arap, Fransız ve sair tehcir, toplu katliam ve soykırımlarının mutlaka ve daima okutularak; Türk Gençliğine “Türk, İslâm ve İnsanlık düşmanları” ile bu menfurların, meş’um mezalimleri öğretilmelidir.   
Bu korkaklık, pasiflik, çekince, sinme, göz yumma ve taviz yarışı niye?
Bu yıl (2015) itibarıyla, EGE’de işgal ettiği Türk Adası sayısı 152’yi bulan, tescilli Türk düşmanı azgın, arsız ve edepsiz palikaryanın dersi ne zaman verilecek? Bu lânetli Rum artıkları had ve hudutlarını aşarak Pontus’u ihya ve İyonya’yı inşa etmeye kalkışıyorlar. Peki, kim bildirecek bu arsız keferelere hadlerini? Düşman kuduz köpekler gibi ürer, deli domuzlar misali dünyada karanlık kâbuslar yaratır ve kendi ürettiği kâbuslar içinde ulurken;
Türk’e savunmada kalmak hiç yakışır ve yaraşır mı?    
Kaldı ki, dış politikanın esası mukabele-i bil misil; Barışın şartı harbe hazır olmaktır.
Lâkin bu milletin, elli yıldır idarecileri hakikatten gafil, sünepe dalkavuk, korkak veya “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” akidesini “sıfır sorun” ütopyası kabilinden “ver kurtul” siyaseti mi sanırlar?.. Çünkü uluslar arası siyasette, alenen düşmanlığa “misliyle mukabele etmemek” korkaklık, alçaklık ve “kendi öz milletine karşı” haksızlık, yolsuzluk ve küstahlıktır.     
            Bırakın millet, düşmanından nefret etsin!..
Mezalimi unutmasın, acıları içine atmasın, yüreğine gömmesin.
            Çünkü Türk Milletinin düşmanları çok kalleş, olabildiğince alçak, ikiyüzlü, çifte standartçı, sinsi, içten pazarlıklı, gaddar, acımasız ve haindir.
            Namerde MERT yaraşır.
Domuz kurduna BOZKURT gerektir, mankurt değil!.. 

25 Nisan 2015 Cumartesi

KİTAP: 14. Dönem Bursa Milletvekili Av. Ertuğrul MAT; "TARİHE NOT DÜŞTÜ"

Avukat Ertuğrul MAT, KİTAP ::: "Demokrasi Yolunda Karınca Misali" Cilt: I & II,
SEVGİLİ KARIM FATOŞ’A
“Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım,
sen olmasaydın ben günahta kalırdım;
sen olmasaydın ben karanlıkta
kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın
dışında kalırdım.”  derdim.
Tanıştığımız ilk günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmamıştık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip “Hakka yalnız yürünür “ dedin. Ve beni karanlıkta bıraktın. Yolun Allah’ın rahmetiyle dolsun, yardımcın hazreti Muhammedin şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun. Birbirini seven iki kişiden birinin ölmesi, önden gidip diğerini beklemesidir.
ERİŞİM, İLETİŞİM, VE "KİTAP İSTEK" BİLGİLERİ
BU KİTAP "TARİHE NOT DÜŞMEK İÇİN" YAZILMIŞTIR. BU NEDENLE ÜCRETSİZDİR
Ertuğrul MAT, Avukat - 14. Dönem Bursa Milletvekili
                 Nasuh Akar Mahallesi 1407. Sokak, Dostlar Sitesi A-Blok, No: 5/15 - Kat: 1                  06520 - Çankaya / ANKARA
TEL:  0312 28512 51  -  FAKS:  0312 286 63 25
GSM:  0 532 261 99 90  -  e.MAİL:  ertugrulmat@gmail.com
SUNUŞ
Bu kitapta, son elli yılın Bursa’sından, Bursa’nın politik yapısından, bazı Bursalı politikacı çehrelerinden kesitler bulacaksınız. Bursa’da 1962’de başlayan demokrasi yolculuğumuzun hikâyesini, tabii ki kendi görüş ve yorumlarımızla anlatmaya çalışacağız. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra 1961 de başlayan seçimlerden bugüne, demokrasiye ulaşmaya çalışıyoruz. Kâbe’ye doğru yola çıkan karınca misali, tam demokrasiye ulaşmanın kolay olmadığını bile bile bu yola çıkmış, bu yolda ölmeyi göze alınışın hikayesidir bu.
İnsanların geçmişlerine projektör tutulmasından hoşlanmadıklarını, kendimden biliyorum. Bu yüzden  geçmişteki son elli yıla tutulan projektörün aydınlattığı olayların, sadece bazı dostların veya bazı karşıtların çehresini değil; aynı zamanda,  ayna karşısında gördüğüm  çehrenin geçmişini de aydınlatıp, bana göstermesini  istedim.
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
Politika sadece partiler arası bir kavga değil, aynı zamanda parti içi bir kavgadır da. Bu yüzden değirmen  gibi dost ve dostluk öğütür. Beraber yola çıktıklarınızla, yolun sonunda, bir gün yarışmak mecburiyetinde kalır; kazanma ve daha öne geçme hırsıyla politikanın gereği gibi görünen şeyin, karakteriniz, ahlaki kurallarınız ve inançlarınız üzerinde ne kadar tahripkâr bir tesir icra ettiğini, o projektörün  aydınlattığı  sizin ve arkadaşlarınızın geçmişinde görürsünüz.
Politikada yaşadıklarımız anlatılırken bazı eski dostlara haksızlık yaptığımızı düşünmeyiniz; niyetimiz Onların veya bazı karşıtlarımızın hatıralarını zedelemek değil. Çünkü anlatılan, politikacının kirliliği değil; politikanın insan karakterleri üzerindeki tesirleridir.
Yarım asrı aşan bu süreç içinde Bursa’yı parlamentoda temsil etmek şerefine 135 milletvekili ve 8 senatör ulaşmıştır.  Lütfen bir düşününüz, kaçını hatırlıyorsunuz? Unutmayınız,  hatırlananlar, iz bırakanlardır. Bana göre, 1980 öncesinden İhsan Sabri Çağlayangil, Şeref Kayalar,  Ahmet Türkel, Mehmet Turgut, Kasım Önadım, Cemal Külahlı,  Barlas Küntay,  Sadrettin Çanga, İbrahim Öktem. 1980 sonrası dönemden ise, Turhan Tayan, Cavit Çağlar, Mehmet Gazioğlu,  Abdülkadir Çenkçiler,  Fethi Akkoç, Ertuğrul Yalçınbayır, Faruk Çelik ve Bülent Arınç iz bırakanlardandır.
Politikada, parti içi mücadele dengelerinin neticesinde, bazıları parlamentoya birkaç dönem gitmek fırsatı bulurlar. Ama renksiz oldukları için iz bırakmazlar.  Az seçilenlerden bazıları da, Kemal Paşazadenin Yavuz Sultan Selim için söylediği gibi,“ikindi güneşi gibi,  ömürleri az,  gölgeleri uzun ” olanlardır. Tarih çok seçilenleri değil, iz bırakanları yazar.
“ Ya sen? ” diyecek olursanız. Bilmiyorum...
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
Bazen kendi kendime, “ Eğer  parlamentodan ayrılmandan tam kırk sene sonra, Bursa basının Erdal Özdür,  Ahmet Emin Yılmaz, Dr. Murat Kuter gibi usta kalemleri senden  bahseden yazılar yazıyorsa   “diye düşünüyor, mutlu oluyorum . Bazen de , “ Bursa Ansiklopedisini yazmak iddiasını taşımış bir kalem, ‘Ertuğrul Mat-Avukat-Bursa Milletvekili-Emlakçı-Silahlı saldırıya uğradı-Yaralandı. 20 Ağustos 1975'te Hürses 'i yayımlamaya başladı 16 Şubat 1976'da gazetesinin adını “Milletindir Hakimiyet olarak değiştirdi’ diye yalan yanlış hatırlıyor, seni emlakçı Necati Sevinç ve çıkarmaya çalıştığı gazetelerle karıştırıyorsa;  Millet Gazetesini de, sadece Kamil Koç’un  bir gazetesi olarak yazıyor, ilk yazısı  15 Haziran 1962’ de neşredildikten sonra on seneye yakın bir zaman köşe yazısı yazmış, siyasi polemiklere imza atmış, Mehmet Ohri’den sonra yaşayan en yaşlı  basın mensubu olmana rağmen gazeteci sayılmıyorsan , ‘Mutlu olmaya hakkın yok ‘ diyor ve hayıflanıyorum. Sonra arkama dönüyor, gölgeme bakıyorum; gördüklerimi, size de bu kitapta  gösterebilirsem, Ertuğrul Mat’ın gölgesinin uzun mu, kısa mı olduğuna kendiniz karar verirsiniz. Saygılarımla., Ertuğrul MAT
Avukat Ertuğrul MAT
BURSA GÜNLERİ
Bursa’da Kendime Yeni Bir Siyaset Dünyası Kuracaktım...
Askerlikten tezkere alıp İstanbul’a döndüğümde, Yassıada davaları devam ediyordu. Siyaset arkadaşlarımın bir çoğu ya Balmumcu’ ya tıkılmış,  ya da memleketlerinde soluğu almışlardı. İstanbul’da yapayalnız kalmıştım. Oysaki siyaset yalnız yapılmazdı.
Ben de Sezar’ın, “ Roma’da üçüncü olmaktansa, Galya’da birinci olurum” sözünü hatırlamış, Bursa’ya gitmeye karar vermiştim. Orada kendime yeni bir dünya kuracak,  yeni, mücadele arkadaşları edinecektim. Bursa’da teyzemler ve dayımlardan başka kimseyi tanımıyordum. Kader bu ya, teyzemin çocukları Adalet Partisi’ni,  dayımın çocukları da CHP’ni tutuyorlardı.
Teyzemin oğlu Recep Barışıcı hayata pozitif bakar,  insana enerji verirdi. Bursa’da siyasi ve adli dünyada yer almamda çok tesiri olmuştu. Siyasetle fiilen ilgilenmezdi amma,  siyaset dışı hayata bakışımız birbirine çok benzerdi. Aşka inanır,  “ aşk için yaşanır” diyen romantiklerdendik. Bu inançlarımızla mutluluğu da yakalamıştık. . Teyzemin diğer oğlu Rüştü o günlerde İstanbul’da okuyordu. İlerde siyasetle meşgul olacak, Bursa Belediyesi ve Bursa Ticaret Odası Meclis’lerinde kendisine saygın bir yer edinecekti.
Avukat Ertuğrul MAT,
Dayımın büyük oğlu Nurettin Ağabey hem CHP içinde bir ağırlığa sahipti,  hem de CHP’yi tutan Yeni Ant Gazetesinde Bedii Faik, Doğan Nadi tarzında bir iki cümlelik küçük fıkralar yazardı. Bursa günlerimde dayızadelerimle sık sık bir araya gelir,  aile bağlarının siyaseti dışarıda bırakan gücüyle güzel anlar yaşardık.
O zamanlar Bursa’da ipek kozaları vardı. Zamanı gelince Koza Han’da kozalar sergilenir,  bir nevi koza borsası kurulurdu.
İpek böceği(tırtıl) kozasını ördükten sonra, kozayı parçalayıp dışarı çıkar. Koza parçalanınca ipek iplikleri ziyan olur. Bunun için ipek böceğinin (tırtılın) kozayı parçalamasına imkân vermeden, kozalar sıcak suya atılıp içindeki ipek böceği öldürülür. Ben de bir dut yaprağındaki tırtıl gibi, tek başıma Bursa’da siyasi kozamı örecektim. Önemli olan, politikanın kaynayan kazanında yanmadan, ördüğüm kozadan çıkıp Bursa politikasında yer almaktı.
Bu kitapta,  tek başına siyasi kozasını örmeye çalışan genç bir avukatın “ Bursa Günlerini”  okuyacaksınız.
“ Bursa’da zaman”  sadece “ Eski bir cami avlusu” nda oturmak ve “ Mermer  şadırvanda şakırdayan “  su sesini dinlemekle geçmemişti. Parti içi kavgalar,  yakanıza yapışan savcılar,  sırtınızı yere yapıştırmaya çalışan yazarlar,  en mühimi de,  dost bildiklerinizin sırtınıza sapladığı “ kara saplı bıçaklar” vardı bu zaman dilimi içinde. 
Bitmeyen bir saygı ve ve bitmeyen bir aşk!.
Erdal ABİ
erdalozdur@bursahakimiyet.com.tr
Sevgili Karım Fatoş'a
Sen olmasaydın ben yanlışta kalırdım, sen olmasaydın ben günahta kalırdım; sen olmasaydın ben karanlıkta kalırdım; sen olmasaydın ben hayatın dışında kalırdım.
Fatoş'um;
Birbirimizi tanıdığımız günden beri, birbirimizin elini hiç bırakmadık. Sonra sen beni incitmemeye çalışarak yavaş yavaş elini avucumun içinden çekip, "Hakka yalnız yürünür" dedin.
Yolun Allah'ın rahmeti ile dolsun, yardımcın Hazreti Muhammed'in şefaati, menzilin cennetin kapısı, kavuşmamız yakın olsun.
1962 yılı benim hayatımın en güzel hadiseleri ile doludur. 15 Haziran 1962'de Bursa Hakimiyet'te ilk köşe yazım çıkmış, 2 Aralık 1962'de Bursa'da stajımı bitirip yazıhane açmış ve avukatlığa başlamıştım.
Ve bunlardan daha da önemlisi 12 Aralık 1962'de Fatoş'la tanışmıştım.
Artık sadece gazeteye makale yazmıyor, İstanbul Laleli'deki Güneş Kız Talebe Yurdu'nda kalan Tıp Fakültesi talebesi Fatoş'a da mektuplar yazıyordum.
Avukat Ertuğrul MAT, 14. Dönem Bursa Milletvekili
O zamanlar, şimdiki gibi cep telefonları, 'Seni seviyorum' diye atılan SMS'ler yoktu. Heyecanla beklenen postacılar vardı.. Postacının uzattığı mektup zarfını görünce yüzlerde açılan güller ve açılan mektuptaki okunan her satırın, her kelimenin, her harfin mutlu ettiği gönüller vardı.
Hala duruyor o mektuplar ama açıp tekrar okuyamıyoruz.
Çünkü hergün birbirimize söyleyecek, bugüne kadar  hiç söylemediğimiz yeni sözler buluyoruz.
Bundan da hiç usanmadık. O mektuplar bir daha açılmadan, bizimle birlikte ebediyete intikal edecek." Üstte okuduğunuz bu duyarlı satırlar doruklarda yaşanan ve bitmeyen bir sevgi ve saygının kahramanlarından olan, yıllar   öncede Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazılarıyla büyük ses getiren, 14. Dönem Adalet Partisi Bursa Milletvekili avukat Ertuğrul Mat'ın anılarını yazdığı kitabında yer alacak.. Mat'lar  yaşam ve mücadeleleriyle çevreye örnek mutlu bir çiftti.
Ertuğrul Mat, bir anı kitabı yazıyor..
Fatma MAT & Ertuğrul MAT
BASIN KARTI
Kitap bitmek üzereyken eşi vefat etti. Şimdi kitabın ilk sayfasında yer alacak üstteki bu yazı da sevgili eşi rahmetli Fatma Mat'a bir ithaf...
Ertuğrul Mat, Hakimiyet Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından sonra yakın dostu Ahmet Cenkçiler'le satın aldığı Millet Gazetesi'nde de başyazarlık yaptı. Eşi rahmetli Fatma Mat gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü'nü üstlenmişti..
Fatma Mat, Bursa'da bir gazetenin 'ilk kadın yazı işleri müdürü' olarak sorumluluk üstlendi. Günlük gazete, Bursa'da ilk kez 6 sayfa yayınlanan etkin bir yayın organı   olmuştu.
Millet Gazetesi'nde çalıştığım dönemlerde benim de Yazı İşleri Müdürlüğümü yapan Fatma Mat son derece mütevazı yapısıyla büyük bir saygı, sevgi görürdü.
Bursa basınında 'ilk kadın yazı işleri müdürlüğü' yapan Fatma Hanım eşinin milletvekili seçilmesiyle başkente taşındı ama Bursa'da çeşitli sosyal yardım kuruluşlarında görev yaptığı arkadaşlarını unutmadı. Ertuğrul Mat'a ve tüm tanıyanlarına başsağlığı diliyorum.  Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun... 

25 Mart 2015 Çarşamba

PAZAR’LIK, "PROJENİN UYGARLIĞI" Ahmet GÖKSAN

PAZAR’LI

              PROJENİN UYGARLIĞI

                                              Ahmet GÖKSAN
                                     Ahmetgoksan45@gmail.com

          “Birçok köylerimiz yalnız canlarını kurtarmak ve çoluk çocuğunun kurşunlarla delik deşik edilmesini istemediklerinden köylerinden kaçmışlar, herbiri başka Türk köyüne sığınmışlardı... Türk köylüsünün bıraktığı evler yakılıyor, ağaçlar tahrip ediliyor, bahçeler tarla haline konuluyor, motorlar bombalanıyor ve maalesef Kıbrıs idarecileri seyirci kalmaktan öteye geçemiyor. Halbuki Rumlardan boşalan evlere Türkler giremez, işgal edemez diye birkaç saat içinde yeni yeni kanunlar yürürlüğe konur, ruhsatsız evlerin eşiğine adım atanlar mahkemeye verilip mahkum edilirken en büyük cinayeti işleyenler için henüz en ufak bir tedbir bile alınmış değildir.” 1958                                                                                     Dr. Fazıl KÜÇÜK
         Dünyadaki canlılar arasında en gelişmiş varlık olarak kabul edilen insanların suç işleme eğilimlerini ortalık yerlerden kaldırmak pek olası olmuyor. Yasalardaki önleyici yaptırımlara karşın insanlar yinede suç işliyorlar. Ülkelerini yöntenlerin de insan olmalarına karşın halklarını bir diğer halklara karşı kışkırtmaktan da geri durmadıklarına tarih tanıklık etmektedir. Günümüzde uygarlık projesi diyerek ortalık yerlere çıkanların bu konudaki sicillerinin parlak olmadığını da kaydetmek istiyoruz. Yaşlı Avrupa kıtasında Din ve mezhep  savaşlarının yaşandığı, bunların 30 veya 100 Yıl Savaşları diye anıldığının da unutulmaması gerekiyor. Yüce İslam dinine inananlara karşı Hıristiyanlar tarafından uzun yıllar devam eden Haçlı Seferlerini yaptıkları biliniyor. 
20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında yaşanan iki büyük paylaşım savaşı sırasında da milyonlarca insanın öldürüldüğü unutulmamıştır. Kendi ırkından olmayanlar topluca katledilmekle kalınmamış gaz odalarında acımasızca öldürülmüşlerdir. İ-kinci Paylaşım Savaşının sonlandırılmasının üzerinden 70 yıl geçti. Bu Paylaşım Savaşı sırasında kıyımdan geçirilen Yahudi ırkı, yaşananlardan gereken dersi çıkarmadığından olacak Filistinlilere karşı zaman zaman değişik yöntemlerle dünyanın gözleri önünde kıyım uyguluyorlar.
İnsanlara karşı uygulanan kıyımın hiçbir şekilde ortalık yerlerden kaldırılması veya yok sayılması olanaklı değildir. Kıyımları yargılamak için kurulan mahkemelerde kıyım yapanlar mahkum olmasalar bile insan benliğinde açılan yara hiçbir zaman kapanmıyor. Yahudi ırkına karşı yapılmış olan kıyımın 70. yılında bir araya gelenler geçmişte yaşananların bir daha yaşanmaması dileğinde bulundular. Bir yandan gereken ders çıkarılmıyor diğer yandan da kıyıma devam ediyorlar. O zaman bu söylemleri fentezi olarak mı okuyacağız?... 
Avrupa Parlamentosu, “Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasinin Durumu – AB’nin Bu Konudaki Politikası Yıllık Raporu”nu geçtiğimiz günlerde oy çokluğu ile kabul etti. Karar metninin 77. maddesinde bütün üye ülkelerden yasal olarak 1915 yılında yaşanan yer değiştirmelerin 100. yılında bu savların tanınması isteniyor. Bununla yetinmeyenlerin diğer ülkelerin de cesaretlendirilmesini ve bu çerçevede AB kurumlarının çabalarını arttırması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Yahudi ırkına karşı Nazi kamplarında uygulanan kıyıma ilişkin olarak alınmış mahkeme kararı vardır. Bu karardan sonra Almanya’nın özür dilediği biliniyor. Osmanlının son döneminde devlet otoritesinin yerlerde süründüğü günlerde yaşanan yer değiştirme konusunda her hangi bir yargı kararı yoktur. Olmayan suçun da yargısı ve mahkumiyetinin olmaması da son derece doğaldır. Böyle bir kararın olmamasına karşın Ermeniler yerlerinden edilme olayını soykırımdır diyerek dünyayı kandırmaya devam ediyorlar.  
Yıllardır AB’nin kurulmasının bir uygarlık projesi olduğunun türküsü çığırılıyordu. Bu söylemlerin cazibesine kapılan ülkeler projenin içinde yer alabilmek adına adeta yarışa giriyorlardı. İzlanda, bu yarışa 2009 yılında katılan ülkelerden biridir. Sol partinin hükümet olduğu dönemde yapılan başvuru, 2013 yılında iktidara gelen Merkez sağcı İlerlemeci Parti hükümeti üyelik isteğinden vazgeçtiğini açıkladı. Yapılan açıklamada “AB dışında kalınarak İzlanda’nın çıkarlarına daha fazla hizmet edilecektir” vurgusu paylaşılıyor. İzlanda hükümetinin uygarlık projesinden ayrılmak istemesi ile fazladan bir kaybının olmayacağı da kaydediliyor.
AB’nin kapılarında bekletilmekte olan Türkiye’nin de İzlanda gibi en azından başvurusunu askıya alması gerekiyor mu ne...
SEVGİ ile kalınız.
                                                                     27 Mart 2015  -  Ankara  -